Arkadaki manzaranın sürekli değiştiği dev bir pencerenin önünde oturup kitabınızı okumak ister misiniz? Ya da yemek yemek, bir şeyler içmek? Arada dışarıya bakıp uçsuz bucaksız ovaları, otlayan hayvanları, yeşilin binbir tonunu, yanınızdan aceleyle akan nehirleri, tepesi dumanlı dağları, ağaçların üzerindeki kar kalıntılarını görmek? Ya da trenle yarışır gibi dört nala koşturan atları izlemek, size el sallayan çobanlara karşılık vermek? Cevabınız evetse dermanınız hazır: Doğu Ekspresi'ne bir bilet almak!
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Mayıs 2015
Doğu Ekspresi ile Seyahat Edeceklere Notlar
Arkadaki manzaranın sürekli değiştiği dev bir pencerenin önünde oturup kitabınızı okumak ister misiniz? Ya da yemek yemek, bir şeyler içmek? Arada dışarıya bakıp uçsuz bucaksız ovaları, otlayan hayvanları, yeşilin binbir tonunu, yanınızdan aceleyle akan nehirleri, tepesi dumanlı dağları, ağaçların üzerindeki kar kalıntılarını görmek? Ya da trenle yarışır gibi dört nala koşturan atları izlemek, size el sallayan çobanlara karşılık vermek? Cevabınız evetse dermanınız hazır: Doğu Ekspresi'ne bir bilet almak!
9 Mayıs 2015
Doğu Ekspresi ile Yolculuk
| Tabelanın fotoğrafını binerken değil de inerken çekmeyi akıl ettiğim için duraklar Kars-Ankara yönünde sıralanmış. |
Konaklamalı tren yolculuğu, aslında uzun zamandır hayalini kurduğum bir seyahatti. New York'da yaşadığımız dönemde Birleşik Devletleri trenle boydan boya geçmenin planlarını yapıyordum. O sırada şartlar izin vermedi, derken biz İstanbul'a taşındık ve tren seyahati planları rafa kalktı. Ta ki bu senenin başına kadar. Ülke içinde trenle nerelere seyahat edebileceğimizi araştırırken, TCDD'nin Ankara-Kars arasında işleyen Doğu Ekspresi'ni gördüm ve yolculuğumuzun rotası çizilmiş oldu. "Bizimle bu yola var mısınız?" diye sorduğumuz Ilgaz ve Firuze'den de olumlu yanıt alınca "kaç gün kalınmalı, nereler görülmeli, nerede konaklamalı" gibi sorulara yanıt aradığım seyahat hazırlıklarına başladım.
29 Temmuz 2010
Key West, FL

Amerikan başkanlarının Key West Truman Annex'de de Beyaz Sarayı var.
Key West'i sevdim. Hem de çok. Amerika kıtasında olup da Amerika'ya hiç benzememesinden dolayı herhalde. Küçük bir tatil kasabası burası. Farklı bir havası var. Sokaklar kaldırımda yürüyen, Vespaları ile gezen insanlarla dolu. Şehir merkezinde her yer yürüme mesafesinde. Duval St. şehrin en cıvıl cıvıl caddesi. Bir sürü restoran, cafe, bar, hediyelik eşya dükkanı, giyim dükkanı ve sanat atölyeleri toplanmış üzerinde. Key West'in Miami'den tek farkı hayat 24 saat akmıyor burada. Sabaha kadar açık barlar, restoranlar var ama bir kısmı daha saat 8 olmadan indiriveriyorlar kepenklerini. İki gece kalırız diye çıktık yola ama çok beğenince bir gece daha kalmaya karar verdik.
Denize girilecek birkaç plajı var ama biz kaldığımız iki otel sahibine de sorduk, ikisi de "biz kendimiz de buraya gidiyoruz" diyerek Fort Zachary Taylor State Park'a yönlendirdiler bizi. Parka girdikten sonra yol üçe ayrılıyor. İlk yol Fort Zachary Taylor'a, yani kaleye gidiyor. İkinci yol günbatımı izlemeye ve balık tutmaya ayrılan yere gidiyor. Üçüncü ve son yol ise plajın otoparkına gidiyor. Otoparktan plaja yürürken ormanlık bir alanın içinden geçiyorsunuz. Etrafta bir sürü piknik masası var. Denizi epey taşlı. Plajın en sağındaki koyun orada taş miktarı nispeten daha az. Deniz çok güzel. Duru, mavi, sakin bir su. Denizde, kıyıya yakın üç tane küçük kayalık var. Kayaların dibinde birbirinden güzel okyanus balıkları yaşıyor. Kayalıklardan birinde öyle güzel bir nokta bulmuştum ki, ben suyun içinde kayanın üzerinde oturuyordum, yanımdan sergeant major başta olmak üzere farklı renk ve desende balıklar geçiyordu. Tabi ki yine balık diye deli olduk ve gözümüzde gözlük birlikte kayaların etrafında tur attık.
Key West'in bir özelliği güneşin denizden batması. Mallory Square'de her günbatımı insanlar toplanıyor ve güneşin batışını bekliyor. Gerçi Mallory Sq.'in tam karşısına küçük bir ada denk geldiği için güneşin denizden batışını göremiyorsunuz. Ama gökyüzünün ve denizin büründüğü renkler harikulade. Etrafta gösteri yapan insanlar, onların çevresinde de geniş kalabalıklar oluyor. O kalabalık sonra nereye gidiyor bilmiyorum ama güneş battıktan sonra ortalık tenhalaşıyor, o insan selinin yerinde yeller esiyor, geriye oturmuş denizi izleyen tek tük birileri kalıyor.
Key West sadece denize gidelim, serilelim, güneşlenelim mekanı değil. Miami biraz öyle bir yer ama Key West'te deniz dışında ilgi çekici şeyler de var. Mesela Mallory Sq. civarındaki Key West Museum of Art and History. Biz bu müzeyi gezmeye niyetlendiğimizde sahilden akın akın insan geldiğini fark ettik. O sabah yanaşan cruise gemisiden inen insanlar sahili yalayıp yutan dalgalar misali sehrin icine akın ettiler. Bir müzeyi çok kalabalıkken gezmek pek zevk alınacak bir durum değil. Neyse ki kalabalık müzenin içine henüz akmaya başlamışken biz çıkış çizgisine varmıştık. Müzeye gelince: Eski (ve çok güzel) Key West gümrük binasında bulunan müzenin giriş katında heykeltraş Seward Johnson'ın sergisi Icons bulunuyor. Johnson ikonlaştığını düşündüğü tabloların ve fotoğrafların heykelini yapmış.


Müzenin ikinci katı daha çok Key West'in tarihini anlatmaya yönelik hazırlanmış. Key West'li sanatçı Mario Sanchez'in önce tahtayı oyup ardından boyayarak hazırladığı tabloların (wood paintings) sergilendiği bir oda var. (Mario Sanchez'in babası sigara fabrikasında tütün saran işçilere kitap ve gazete okuyarak geçimini sağlarmış. Bana epey ilginç gelmişti.)

Küba'ya yerleşmeden önce bir müddet Key West'te yaşamış Ernest Hemingway'in hayat hikayesinin anlatıldığı ve eşyalarının sergilendiği bir bölüm de var.

Johnson'ın müzenin bahçesine yerleştirilmiş pek çok heykeli de var. Müzenin girişinde devasa boyuttaki bu heykel heybetinden midir bilmiyorum ama epey etkileyici.


Heminway'in 907 Whitehead Street'teki evi görülmesi gereken bir diğer müze. Ben genişliği, bahçeye bakan/açılan ve tavandan yere kadar uzanan pencere/kapılarıyla oturma odasına vurulmuştum ki üst katı, özellikle evin üç tarafını dolaşan yeşil tahtalı balkonunu görünce iyice hayran kaldım. Bir de Hemingway'in kedilerinin soyundan geldiği iddia edilen kırk küsur kedi var bahçede.

Hemingway'in evinin tam karşısında Key West Denizfeneri var. Denizfenerinin en üst katına çıkıp Key West manzarası izlenebiliyormuş. Biz yapmadık. Açıkçası tepeden öyle ahım şahım güzel bir manzarası olan bir yer değil Key West. Dümdüz bir kasabacık. Sokaklarında dolaşmak tepeden bakmaktan çok daha keyifli olmalı.
Hemingway'in evinden birkaç sokak ötede Key West'in meşhur Southernmost Point - Continental USA - 90 Miles to Cuba yazan işareti bulunuyor. Epey kuyruk oluyor fotoğraf çektirmek için. Biz oradayken ısrarcı bir aile yok dikey çekin, hadi bir de yatay çekin, hadi bir de çocuklarımla çekin, hadi bir de kaynanam vs. ile çekin diye diye bekleyenlere kan kusturdu. Erken bir saatte gitmekte fayda var.

Key West'in gece hayatı çok canlı. Hemingway'in takıldığı Sloppy Joe's Bar her daim kalabalık. Ama bizim favorimiz Irish Kevin's Bar oldu. Hem canlı müzik var, hem çalınan şarkılar çok güzel, hem de "aman için içtikte için" diye insanı sıkıştırmıyorlar.
27 Temmuz 2010
Bahia Honda Key, FL
Bulutlara yolculuk
US1 Overseas Highway Florida adalarını birbirine bağlayan "otoban"ın adı. Otoban dediğime bakmayın, tek yön gidiş-gelişi olan bir yoldan bahsediyorum. Adaları birbirine bağlayan bir sürü köprüden geçiyorsunuz. (Overseas kısmı burası) En uzunu 7 mil uzunluğundaki Seven Mile Bridge. 1982'de inşa edilen ve yaklaşık 11 km uzunluğundaki bu köprü Knight's Key ve Little Duck Key'i birbirine bağlıyor. Yeni köprünün hemen yanında eski köprü duruyor. Bu eski köprü Henry Flagler tarafından (bu ismi Florida'da çok sık duyuyorsunuz) 1909-12 arasında yaptırılan Florida demiryolunun önemli bir parçasını oluşturuyormuş bir zamanlar. Karayolu yapılana kadar (yaklaşık 70 sene) insanların kara üzerinden tek ulaşımı tren yolu olmuş.

Köprünün bitiminde Bahia Honda Key'e geçiyorsunuz ve karşınızda Bahia Honda State Park! Burada da snorkelling turları düzenleniyor, tekneler sizi alıp mercan kayalıklarına götürüyor ama bizim tek derdimiz -bahsedildiği kadar güzel olacağını umduğumuz- denizde yüzmek, Dünya Kupası finali başlamadan da gitmekti.
2-3 saatimiz vardı, önce biraz çevreyi turladık, karnımızı doyurduk, sonra da plajın yolunu tuttuk. Bahia Honda State Park'ta 3 plaj olduğunu okumuştum ama sadece 2 tanesini görebildim. İlki US1 yoluna bakan Calusa Beach, ikincisi Atlantiğin kıyısındaki Sandspur Beach. Calusa'da biraz dolanıp, fotoğraf çektikten sonra Sandspur'un yolunu tuttuk.
Calusa
Sandspur plajına giderken
Sandspur tek kelimeyle muhteşem! Kumsalı bembeyaz, kumu yumuşacık, denizi turkuaz mavisi, sakin, gökyüzünde martılar.. O denizde ne kadar kaldığımızı hatırlamıyorum. Maske-snorkel yüzümüzde yine balık kovalıyorduk, birden yağmur başladı. Önce ne yapsak, denizde mi kalsak diye düşündük. Nasılsa yağıp geçecekti. Sonra baktık bizim kumsaldaki eşyalar ıslanma tehlikesi altında çıkmaya karar verdik. İyi de o nasıl bir yağmurdu öyle! Her damla canımı acıtıyordu. Koştura koştura çıktık (denizde ne kadar koşulabilirse tabi). Otoparkla kumsal arasında üstü kapalı, yanları açık, piknik masalarının olduğu bir yer vardı, diğer insanlar gibi onun altına sığındık. 15 dakika kadar bekledik herhalde onun altında. Sonra yağmur hafifledi, bir müddet sonra da durdu. Baktık maç saati yaklaşıyor, bize müsade deyip eşyaları arabaya taşımaya başladık. (Aslında bana kalsa maç filan izlemezdim, hatta salla gitmeyelim bile dedim ama bizim çocuk pek oralı olmadı).
Parktan çıkınca Park'taki görevlilere göre 10 dakika mesafedeki No Name Pub'ı aramaya başladık. Epey bir uğraştık bulmak için. Ara sokaklara girdik, kocaman ve güzel evlerin önünden geçtik. Big Pine Key'de aynı zamanda Deer Refuge Center bulunuyor. Her yerde aracınızı yavaş sürün işaretleri asılı. Birden karşımıza bir ceylan çıktı. Ona bakalım derken de No Name Pub'ı bulduk. Tamamen tesadüf. Burayı fellik fellik aramamızın nedeni kitapta ismi geçen tek barın burası olması ve "dünya kupası finali izlenmese bile her barda televizyon vardır" mantığıydı. Pub'ın tepesine astıkları tabelada "No Name Pub, You Found It" yazıyordu. Kendileri de farkındaydı yani ne abuk subuk bir yere dükkan açtıklarının. Barda bir adet televizyon vardı ve tabi ki finali izleyen eden yoktu. Neyse rica ettik, kanalı değiştirdiler. No Name Pub'ın bir özelliği barın tavanının ve duvarlarının 1 dolar banknotları ile kaplı olması. Kim nasıl başlatmış bu geleneği bilmiyorum ama her ziyarete gelen 1 dolar yapıştırmış duvara. 50 binle 70 bin arası banknot varmış dediklerine göre. Hepsinin de üzeri boyalı, yazılı, rengarenk. Geleneğe uyduk, biz de üzerinde isimlerimizin yazdığı bir banknot astık duvara. Bu aşağıdaki banknot Key West'teki Irish Kevin's Bar'dan birilerine ait.
Maçın iki devresine zor dayandık. Bitti bitecek derken iş uzatmalara kalınca daha fazla dayanamayıp ayrıldık ordan. Çok uzun bir yolumuz kalmamıştı ama bir an önce Key West'e varmak istiyorduk artık.
26 Temmuz 2010
Key Largo, FL

Key Largo, güneybatıya doğru kıvrılan Florida takımadalarının ilki. Miami'ye en yakın olan ada. Lonely Planet'ı hatmederken bu bölgede mercan kayalıkları bulunduğunu, John Pennekamp State Park'tan scuba diving ve snorkelling turları düzenlendiğini okumuştum. Suyun altına dalmak nefesimi tutup 10 bilemedin 15 saniye kadar denizin içinden yüzmek demek benim için. Sırtına tüp takmak, beline ağırlık bağlamak, bilmemkaç metre derinlere inmek gibi şeylerle hiç işim olmadı bugüne değin. Kitapta mercan kayalıklarını, burada yüzen okyanus balıklarını ve denizin altına yerleştirilmiş İsa heykelini snorkelle de görebileceğimizi okuyunca iştahım kabardı ve bu sualtı parkını plana dahil ettik.
John Pennekamp US1 Overseas Highway'de güney yönüne doğru giderken sol tarafta kalıyor. Ufak bir plajı var. Denizin girişi biraz taşlı. Snorkel ve maskenizle yüzmenizi tavsiye ederim çünkü denizin derinleştiği yerde batık bir gemi var. Park'ın en önemli olayı mercan kayalıklarına düzenlenen turlar. Sabah saat 9, öğlen 12 ve öğleden sonra 3 olmak üzere günde üç sefer düzenleniyor. Her tur saatinde (benim sayabildiğim) 4 tekne yolcu alıp kalkıyor. Yani turlarda yer bulamamak gibi bir durum pek söz konusu değil. Tekneler epey büyük.
Teknede 2 görevli vardı. İkisi de esprili amcalardı. Tekneye binerken herkese can yeleği dağıttılar ve yeleksiz suya giremeyeceğimizi söylediler. Bir tanesi "Aranızda iyi yüzücü olmayan var mı?" diye sordu. Kimse parmak kaldırmadı tabi. Bunun üzerine "Birazdan anlayacağız kim iyi yüzücü kim değil" dedi gülerek. Kıyıdan 5-6 mil açıldık. Akıntıya karşı yüzeceğimizi anlattılar. (Burada vurgulanması gereken bir nokta, paletler. Paletsiz o güçlü akıntıya karşı yüzmek neredeyse imkansız olurdu) Görevlilerden biri kimsenin tek başına yüzmesine izin vermeyeceklerini, herkesin eşli yüzmesi gerektiğini söyledi. Mercan kayalıklarına basmanın, dokunmanın yasak olduğunu anlattılar. (Tur bitiminde kayalıklar nedeniyle kimseye bağırmak zorunda kalmadıkları için bize teşekkür ettiler. Çok iyi bir ekipmişiz!)


Bütün bu uyarı bilgilerini dinledikten sonra maskeyi-snorkeli geçirdik kafamıza, paletleri taktık ayağımıza, kendimizi bıraktık suya. İlk başta bir tekne dolusu insanla aynı yöne aynı anda yüzmeye çalışmak hiç hoşuma gitmedi. Herkes Christ of the Abyss heykeline doğru yüzmeye başladı. Tekneden çok uzakta değildi heykel. Daha önce fotoğraflarını görmüş, sualtı videosunu izlemiştim ama kendisi ile karşılaşmak farklı bir şeymiş. Siz tam tepesinde maske ile yüzerken aşağıda kollarını yukarı doğru uzatmış, iki yana açmış bir heykel, kimin heykeli olduğu çok da önemli değil bu noktada, epey etkileyeci bir görüntü oluşturuyor. Heykelin çevresinde biraz vakit geçirdikten sonra mercan kayalıklarına doğru yüzdük bizim çocukla. Altımızdan binbir çeşit balık geçti. Hiç balık ismi bilmediğimiz için (Key West'te gördüğüm her balığın ismini bıkmadan sabırla söyleyen Amerikalı amca ile de karşılaşmamıştım henüz) suyun yüzeyinde tasvire dayalı konuşmalar oluyordu:
- Bir balık gördüm bööyle alt kısmı turuncu, üst kısmı kahverengi, sen de gördün mü?
Bu arada teknede sıkı sıkı tembihlediler heykelin ellerinden başka bir yerine dokunmayın diye. Adını anlayamadığım bir canlı sarmış üzerini. Görevli şöyle dedi hatta: "If you touch it, you'll have your own religious experience". Ben dokunmaya hiç niyetli değildim zaten ama biraz yakından bakayım diye dalacak oldum, kulaklarım basınçtan patlayacak gibi oldu. Meğerse vücuttaki basıncı eşitlemenin bir taktiği varmış. Sonradan öğrendim.
Tekneye çıkınca öğrendik ki bir kısım insan barracuda görmüş. Biz birbirimize bakıp "barracuda ne yahu" bakışı attık bunu duyunca. Sonra odaya dönünce internette baktım, öğrendim. Barracuda mercan kayalıklarında beslenen yırtıcı bir balıkmış. İnsanlara çok nadir saldırırmış ama yaralar ölümcül olmazmış. Bir daha rastlarsam tanırım ve olay mahalinden hızla kaçarım artık.
Tur 2.5 saat sürüyor gitmesi gelmesi toplam 1 saat, geri kalan 1.5 saatte de yüzüyorsunuz. O balık senin bu balık benim derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Teknede dönüş yolunda görevli amcalardan birisi kampta dalış eğitimi verdiklerini söyledi ve "Balıklarla göz göze gelmek inanın çok daha keyifli" dedi. Sonra Key West'in sığ kayalıklarında snorkel ve maskeyle yüzerken balıklarla göz göze gelince bahsettiği şeyin ne olduğunu anladım. Gözünüzün önünden süzülerek geçen bir balığı izlemek tarifi zor bir duygu. Sizi görmesine rağmen kaçmadan burnunuzun dibine kadar sokulması, sanki akvaryuma başınızı sokmuşssunuz hissiyatı... Dediğim gibi tarifi zor.. Denizin altındaki yaşam büyüleyici güzellikte. Sadece bu kadarını diyeyim.
O gece Key Largo'da kalıp (Key Largo'da hiçbir şey yok bu arada. Hayat yok. Şehir merkezi gibi birşey bile yok. Genelde her sabah tekne ile dalışa gidenler ya da bizim gibi yol üstünde bir gece konaklayanlar tercih ediyor) ertesi gün Key West'e doğru yola çıktık. Planımıza göre önce Bahia Honda State Park'a uğrayacak (LP'de çok güzel kumsalı var diye yazıyordu) ardından Dünya Kupası finalini izlemek için bir barda duracak, akşamüzeri de Key West'e varacaktık.
Not: Görsellerin hiçbiri bana ait değildir.
Not 2: Son görseldeki balıkların adı Sergeant Major. Adını öğrendiğim ilk balık türü onlar oldu.
25 Temmuz 2010
South Beach, FL
Bir haftanızı South Beach'te geçirecekseniz araba kiralamanıza hiç gerek yok, bir taksiye atlayıp otelin yolunu tutun ama bizim gibi 100 küsür mil yol yapacaksanız (gidiş dönüş 300 mil civarı) evet bir araba lazım. Miami havaalanında bütün araba kiralama şirketlerini bir araya toplamışlar. Havaalanından geçen bir shuttle'a biniyorsunuz, o sizi şirketlerin bulunduğu binaya getiriyor. Arabanızı alıp çıkıyorsunuz havaalanından. Eğer daha önce ABD'de hiç araba kullanmadıysanız, yol çıkışlarına vs. hiç aşinalığınız yoksa, ya da yanınızda GPS'i olan bir telefon -Iphone, Blackberry, vs.- bulunmuyorsa bir GPS aleti kiralamak elzem.
Bizim yanımızda hem telefon vardı, hem de havaalanından otele nasıl gideceğimize Googlemaps'ten bakmıştık. Hatta bakmakla kalmayıp çıktısını almıştık. Türkiye'de ne kadar işe yarıyor, ne kadar kullanılıyor bilmiyorum ama Googlemaps burada bizim hayatımızda önemli bir yer teşkil ediyor. Sadece şehir dışına gitmek için de değil. Manhattan'da gidilecek bir yer için bile kullanıyorum. Hangi trenle gidicem, kaçta aktarma yapıcam, vs. gibi şeyleri zırt diye görüyorum. Hayat kurtarıcı bir şey.
Biz aldık arabayı, elimizde çıktılarımız, düştük yola. Havaalanından Miami South Beach'e gitmek çok kolay, yarım saat bile sürmüyor. Miami Beach aslında ayrı bir şehir. İnce, uzun bir ada. Upuzun bir kumsalı var. En hareketli kısmı güney kısmı. Ocean Drive üzerinde sıralanmış otellerin bulunduğu kaldırım her daim kalabalık. Ocean Drive'ın bir paraleli Collins Avenue yan yana dizili sürüyle otelle dolu. Otellerin çoğu Türkiye'deki pansiyona denk gelecek kıvamdalar. Bizim kaldığımız iki otel de öyleydi. Kalite anlamında çok bir beklentimiz olmadan gittik, o yüzden sanırım fazla hayal kırıklığına uğramadık.
Lonely Planet gidilecek birkaç müze sıralamıştı ama South Beach'te sadece sahilde ve sokaklarda zaman geçirdik. Kapalı hiçbir mekana girmedik (restoranlar hariç).
South Beach'le ilgili ufak bilgiler:
* Upuzun kumsalı, bembeyaz kumu, turkuaz mavisi bir denizi var. Kum/kumsal kısmı doğal güzellik değil. Zamanında ithal ettikleri beyaz kumu yığmışlar sahile. Bir nevi bu plajı kendileri yapmışlar. İyi de etmişler aslında.
* Akşamüzeri denizin üzeri yosun doluyor. Deniz epey sığ. Bayağı bir yürümek gerekiyor ki derinleşsin.
* Eğer uykunuza kıyabilirseniz bir sabahınızı güneşin doğuşunu izlemeye ayırın derim. Biz bir inatlaşma sonucu gittik. (Bizim çocuk uykucu olduğumu bildiği için "sen kalkamazsın" diyerek damarıma bastı. Neticesinde saati kurdum ve inadımdan kalktım) Güneş denizden doğuyor. Onun süzüle süzüle denizin üzerinde yükselişini izlemek bir başka güzelmiş.
* İlk gün kendimize bir deniz şemsiyesi satın aldık. Bizi bir hafta idare edecek uyduruk bir şey. Onun altında bile oturmaya dayanamıyordum ben sıcaklık yüzünden. Nerdeyse suyun içinden hiç çıkmadım. Bir de su öyle kendinizi atınca serinleyebileceğiniz bir su değil. Ilık bir su.
* Ben yüzmekten yorulunca sırt üstü yatar, kulaklarımı suya sokar, gözlerimi gökyüzüne dikerim. Kollarımı iki yana açar, ya da bazen ellerimi başımın altında birleştirir (o zaman boynum ağrımaz) öyle yatarım. Denizi dinlerim. O kadar ilginç sesler gelir ki denizin altından. Üstteki seslerden daha güzeldir ayrıca. Bir keresinde yine böyle uzanmış denizi dinlerken üzerimden martılar uçtu. Nefis bir görüntüydü. South Beach denizi dinlemek için ideal sahillerden. Deniz -rüzgar yoksa- çok durgun olduğu için melül melül yatarken suratınızı yalayacak bir dalga çıkagelmiyor uzaklardan.
* South Beach'in Ocean Drive kadar hareketli bir sokağı daha var: Lincoln Road. Araç trafiğine kapalı bu sokak kafeler, restoranlar, dükkanlarla dolu. Burada tavsiye edeceğim bir yer Pizza Rustica. Tadı ev yapımı pizzalara benziyor. Dikdörtgen şeklinde kesilmiş geliyor pizzalar ve de fiyatlar ucuz. (Bizim çocuk olsa "fiyat-performans bakımından gayet uygun" der. Kendisi her Apple ürününü bu argümanla reddediyor zira.) Tavsiye edeceğim bir diğer yer Ghirardelli. Aslen İtalyan olan Domenico Ghirardelli'nin Peru'dan Amerika'ya taşıdığı çikolatalarının South Beach'teki adresi burası. Kafesinde oturmanıza gerek yok, külahta dondurmanızı alıp Lincoln Rd.'da turlamaya devam edebilirsiniz. Yalnız bir uyarı: Dondurmalar devasa büyüklüğünde.
* South Beach'te bir diğer hareketli yer Washington Avenue. Collins Avenue'nun paralelindeki bu caddede restoranlar, gece kulüpleri, dükkanlar vs. bulunuyor. Pizza Rustica'nın burada da bir şubesi var.
* "O kadar geldik, Küba mutfağından bir şeyler yemeden dönmek olmaz" diyorsanız iki tavsiye: Birincisi South Beach'teki David's Cafe. Collins Avenu üzerinde. İkincisi ise Miami'nin Little Havana bölgesindeki Islas Canarias.
* South Beach'te araba bir sorun çünkü park edecek yer bulmak tam bir dert. Birçok otel paralı vale servisi sunuyor. Ama onlar biraz pahalıya park ediyorlar. Hem Collins hem de Washington Avenue üzerinde otoparklar mevcut. Gidip pazarlık yaparsanız uygun bir fiyat kopartıyorsunuz.
İki gecelik South Beach konaklamasından sonra arabaya atladık ve Key Largo'nun yolunu tuttuk. Aslında yapacak hiçbir şeyin olmadığı Key Largo'da bir gece kalacak olmamızın tek bir nedeni vardı: John Pennekamp Coral Reef State Park'ta snorkel turuna katılmak!
Güneye Giderken
İki yıldır deniz tatili yapamıyorduk bu yüzden bu kış kafaya koydum, mutlaka bir deniz tatili yapacağız. Yeri önemli değil. New York'un dalgasından yüzülemeyen, soğuk, karanlık dipli korkunç denizine benzemesin de neresi olursa olsundu. Kurulmuş bir sürü hayal. Ben 2 haftalık road trip yapacağımız ve her gördüğümüz kıyıda, koyda durup denize gireceğimiz Pasifik kıyısında bir tatil hayal etmiştim en çok ama olmadı. "Nereye gitsek" sorusuna nihai bir karar vermeye çalışırken Elçümüm'ün bir telefon konuşmasında "Biz Ağustos'ta Miami'ye gidiyoruz" demesi epey etkili oldu. Geçen sene de başka arkadaşlarımız arabayla Key West'e kadar gitmişler, epey beğenerek dönmüşlerdi.
Biz de rotamızı güneye çevirdik.
İlk plan sahil kenarında bir otele gidip bir haftayı orada geçirmekti ama benim içimdeki kurtlar buna izin vermedi. Florida Keys'i de görelim dedik. Hemen bir önceki Florida gezisinden yadigar Lonely Planet kitabımı açtım ve nerelere gidilmeli, neler yapılmalı, nereler görülmeli gibi ufak bir liste, bu liste neticesinde de bir plan yaptım. İlk iki gece Miami South Beach'te kalacak, üçüncü gece Key Largo'da konaklayacak, dört ve beşinci geceler Key West'te kalacaktık. Son iki gece içinse otel ayarlamadık. Gittiğimizde karar veririz diyerek bu şarkıyla çıktık yola...
Biz de rotamızı güneye çevirdik.
İlk plan sahil kenarında bir otele gidip bir haftayı orada geçirmekti ama benim içimdeki kurtlar buna izin vermedi. Florida Keys'i de görelim dedik. Hemen bir önceki Florida gezisinden yadigar Lonely Planet kitabımı açtım ve nerelere gidilmeli, neler yapılmalı, nereler görülmeli gibi ufak bir liste, bu liste neticesinde de bir plan yaptım. İlk iki gece Miami South Beach'te kalacak, üçüncü gece Key Largo'da konaklayacak, dört ve beşinci geceler Key West'te kalacaktık. Son iki gece içinse otel ayarlamadık. Gittiğimizde karar veririz diyerek bu şarkıyla çıktık yola...
18 Mart 2010
Vegas Sen Şaka Mısın?
Las Vegas. Sin City. Disneyland for Adults.
Değişik bir şehir Las Vegas. Işıl ışıl. Uçak alçalmaya başladığında gördüğüm, kocaman bir karanlığın ortasından yayılan ışık hüzmesi. Uçaktan havaalanına geçtiğinizde karşınıza ilk slot makineleri çıkıyor. Gelenler için değil de gidenler için. Son bir kez o kolu hevesle çevirme şansı. Dünyanın başka bir havaalanında görebilir misiniz bilmem.
Uzun bir caddesi var. Adı Las Vegas Boulevard (Surprise, surprise!). Ama Strip deniyor. South-Central-North Strip diye üçe ayrılıyor. Bildiğiniz, duyduğunuz ya da bilmediğiniz ve duymadığınız bütün oteller bu caddenin üzerinde: Mandalay Bay, Luxor, Monte Carlos, New York-New York, MGM, Paris, Bellagio, Ceasars Palace, Venetian, Treasure Island, Wynn. Birinden çıkıp diğerine gidiyorsunuz. Zaten kimi otellere içerden geçiş var. Bir Casino'dan diğerine rahat rahat geçebilin diye.
Normalde bir otele girince resepsiyon çıkar ya önünüze. Burada işler biraz değişik. Casino'ya ayak basıyorsunuz ilk. O büyük salonların içinde yolunuzu kaybede kaybede buluyorsunuz otel resepsiyonunu. Otellerin içine girmek tamam da çıkması öyle büyük bir dert ki! Ceasars Palace'tan çıkmaya çalışırken sağa girdik, sola girdik, yok mümkün değil çıkışı bulamıyoruz. Ortalıkta deli tavuklar gibi dolanırken NBC'nin canlı yayınladığı bir poker turnuvasına denk geldik. Neye niyet neye kısmet. Gerçi benim pokerle hiçbir ilgi ve alakam yok ama bizim çocuğun en büyük keyiflerinden biri poker oynamak, izlemek, poker hakkında okumak olduğu ve oyuncuların çoğunu da tanıdığı için takıldık kaldık orda bir müddet. Yok bilmem kim çok ego sorunluymuş, beriki 20 yaşındayken bilmemkaçmilyondolarlık bir turnuvayı kazanmış. Amerika'da filan doğmuş olsaydı profesyonel poker oyuncusu olur, şimdi izlediği turnuvalara kendi katılırdı adım gibi eminim.
New York'ta asla ama asla sokakta içki içemezsiniz. Hemen polis bitiverir yanınızda. Yasak. Ama gelin görün ki Las Vegas'ta sokakta içki içmek serbetmiş. Bir de ortalıkta bombastik şekil ve büyüklüklerde içki bardaklarında alkol satan barlar var. İksir şişesi şeklinde olanını da gördüm, kovboy çizmesi şeklinde olanını da. Bir de plastik gitarların içini dolduruyorlar. Kenarından uzun bir pipet sarkıyor. Gitarı omzunuza asıyor, içe içe geziyorsunuz.
Eğer kumar delisi değilseniz ve saatlerinizi poker veya rulet masalarında ya da slot makinalarında harcamayacaksanız yapacağınız turist aktivitesi kısa şu: otel gezmek. Kulağa son derece saçma gelse de bu aktivite Las Vegas'ın en önemli aktivitesi. Bizim çocuğun tabiri ile "Adamlar insan gelsin diye otel yapmışlar, insanlar 'otel yaptılar' diye Vegas'a geliyor." Otellerin dışında başka hiçbir numarası yok Vegas'ın. Biz Mandalay Bay'den başlayıp Venetian'a kadar sırasıyla bütün otelleri gezdik. Bazılarının barında oturduk, bazılarının Casino'sunda 5-10 dolares kaybettik. Ama uzun uzadıya hiçbirinde kalmadık. Oteller çirkin mi? Kesinlikle değil. Çok ama çok güzeller. Hele Venetian içinin dekorasyonu ile beni benden aldı resmen. Ama nihayetinde otel işte. Doğa harikası filan değil. İnsan-mimari harikası.
Bazı highlight'ları saymak gerekirse:
1. MGM'in Casino'sunda aslanların yaşadığı bir bölme var. Otel, logosunda aslan kükreyen MGM film şirketine ait olduğu için aslan sergilemeyi uygun görmüşler herhalde.
2. New York-New York'un tepesinde bir rollercoaster var. Zevkli gözüküyor ama Cyclone'dan sonra ettiğim yemini bozmadım ve hiiiç niyetlenmedim.
3. Paris otelindeki Eiffel kulesine çıkılabiliyor. Şehri tepeden görmek isteyenler için ideal. Ben gece çıkmak istiyordum ama nalet yağmur yüzünden kapalıydı.
4. Stratosphere otelinin de tepesinde bir rollercoaster varmış. Biz son gün araba kiralamak için girdik bu otele ama neresindeydi o rollercoaster göremedim. Dünyanın en yüksek rollecoaster'ıymış denilene göre.
5. Otellerin hemen hepsinde şovlar var. 7 otelde Cirque du Soleil gösterisi var. Hepsi de birbirinden farklı. Her akşam 7 ayrı gösteri yapıyorlar kısacası. Bunun yanında sihirbazların ya da revü kızlarının gösterileri var. Biz MGM'deki Coperfield gösterisine gittik. Ceasars Palace'da da Seinfeld çıkıyordu mesela (gerçi biz oradayken gösterisi yoktu).
6. Vegas'tan yarım saat uzaklıkta Red Rock Canyon denilen bir yer var. Bizim gibi araba kiralayıp kolaylıkla gidebilirsiniz. Grand Canyon kadar olmasa da epey büyük. Araba ile takip edebileceğiniz bir rota var. Rota üzerinde belirlenmiş kimi noktalarda arabayı park edip hiking yapabiliyorsunuz. Girişte verdikleri haritada o noktadaki hiking süresi, zorluk derecesi vs. gibi bilgiler mevcut. Çok güzel bir yer, kesinlikle tavsiye ederim.
Las Vegas, kumar oynamayacaksanız eğer, tekrar tekrar gidilecek bir yer kesinlikle değil. 3 günlük seyahatler sanırım en ideali. Uzun süreli gitmenin tek faydası birkaç gününüzü ayırıp Vegas'tan 5 saat uzaklıktaki doğa harikası Grand Canyon'u görmek olabilir. Ben çok heveslenmiştim ama bizimkisi kısa süreli bir seyahatti. Grand Canyon başka bahara kaldı.

South Strip

Mandalay Bay Casino

Bellagio Casino

Red Rock Canyon

Red Rock Canyon
Değişik bir şehir Las Vegas. Işıl ışıl. Uçak alçalmaya başladığında gördüğüm, kocaman bir karanlığın ortasından yayılan ışık hüzmesi. Uçaktan havaalanına geçtiğinizde karşınıza ilk slot makineleri çıkıyor. Gelenler için değil de gidenler için. Son bir kez o kolu hevesle çevirme şansı. Dünyanın başka bir havaalanında görebilir misiniz bilmem.
Uzun bir caddesi var. Adı Las Vegas Boulevard (Surprise, surprise!). Ama Strip deniyor. South-Central-North Strip diye üçe ayrılıyor. Bildiğiniz, duyduğunuz ya da bilmediğiniz ve duymadığınız bütün oteller bu caddenin üzerinde: Mandalay Bay, Luxor, Monte Carlos, New York-New York, MGM, Paris, Bellagio, Ceasars Palace, Venetian, Treasure Island, Wynn. Birinden çıkıp diğerine gidiyorsunuz. Zaten kimi otellere içerden geçiş var. Bir Casino'dan diğerine rahat rahat geçebilin diye.
Normalde bir otele girince resepsiyon çıkar ya önünüze. Burada işler biraz değişik. Casino'ya ayak basıyorsunuz ilk. O büyük salonların içinde yolunuzu kaybede kaybede buluyorsunuz otel resepsiyonunu. Otellerin içine girmek tamam da çıkması öyle büyük bir dert ki! Ceasars Palace'tan çıkmaya çalışırken sağa girdik, sola girdik, yok mümkün değil çıkışı bulamıyoruz. Ortalıkta deli tavuklar gibi dolanırken NBC'nin canlı yayınladığı bir poker turnuvasına denk geldik. Neye niyet neye kısmet. Gerçi benim pokerle hiçbir ilgi ve alakam yok ama bizim çocuğun en büyük keyiflerinden biri poker oynamak, izlemek, poker hakkında okumak olduğu ve oyuncuların çoğunu da tanıdığı için takıldık kaldık orda bir müddet. Yok bilmem kim çok ego sorunluymuş, beriki 20 yaşındayken bilmemkaçmilyondolarlık bir turnuvayı kazanmış. Amerika'da filan doğmuş olsaydı profesyonel poker oyuncusu olur, şimdi izlediği turnuvalara kendi katılırdı adım gibi eminim.
New York'ta asla ama asla sokakta içki içemezsiniz. Hemen polis bitiverir yanınızda. Yasak. Ama gelin görün ki Las Vegas'ta sokakta içki içmek serbetmiş. Bir de ortalıkta bombastik şekil ve büyüklüklerde içki bardaklarında alkol satan barlar var. İksir şişesi şeklinde olanını da gördüm, kovboy çizmesi şeklinde olanını da. Bir de plastik gitarların içini dolduruyorlar. Kenarından uzun bir pipet sarkıyor. Gitarı omzunuza asıyor, içe içe geziyorsunuz.
Eğer kumar delisi değilseniz ve saatlerinizi poker veya rulet masalarında ya da slot makinalarında harcamayacaksanız yapacağınız turist aktivitesi kısa şu: otel gezmek. Kulağa son derece saçma gelse de bu aktivite Las Vegas'ın en önemli aktivitesi. Bizim çocuğun tabiri ile "Adamlar insan gelsin diye otel yapmışlar, insanlar 'otel yaptılar' diye Vegas'a geliyor." Otellerin dışında başka hiçbir numarası yok Vegas'ın. Biz Mandalay Bay'den başlayıp Venetian'a kadar sırasıyla bütün otelleri gezdik. Bazılarının barında oturduk, bazılarının Casino'sunda 5-10 dolares kaybettik. Ama uzun uzadıya hiçbirinde kalmadık. Oteller çirkin mi? Kesinlikle değil. Çok ama çok güzeller. Hele Venetian içinin dekorasyonu ile beni benden aldı resmen. Ama nihayetinde otel işte. Doğa harikası filan değil. İnsan-mimari harikası.
Bazı highlight'ları saymak gerekirse:
1. MGM'in Casino'sunda aslanların yaşadığı bir bölme var. Otel, logosunda aslan kükreyen MGM film şirketine ait olduğu için aslan sergilemeyi uygun görmüşler herhalde.
2. New York-New York'un tepesinde bir rollercoaster var. Zevkli gözüküyor ama Cyclone'dan sonra ettiğim yemini bozmadım ve hiiiç niyetlenmedim.
3. Paris otelindeki Eiffel kulesine çıkılabiliyor. Şehri tepeden görmek isteyenler için ideal. Ben gece çıkmak istiyordum ama nalet yağmur yüzünden kapalıydı.
4. Stratosphere otelinin de tepesinde bir rollercoaster varmış. Biz son gün araba kiralamak için girdik bu otele ama neresindeydi o rollercoaster göremedim. Dünyanın en yüksek rollecoaster'ıymış denilene göre.
5. Otellerin hemen hepsinde şovlar var. 7 otelde Cirque du Soleil gösterisi var. Hepsi de birbirinden farklı. Her akşam 7 ayrı gösteri yapıyorlar kısacası. Bunun yanında sihirbazların ya da revü kızlarının gösterileri var. Biz MGM'deki Coperfield gösterisine gittik. Ceasars Palace'da da Seinfeld çıkıyordu mesela (gerçi biz oradayken gösterisi yoktu).
6. Vegas'tan yarım saat uzaklıkta Red Rock Canyon denilen bir yer var. Bizim gibi araba kiralayıp kolaylıkla gidebilirsiniz. Grand Canyon kadar olmasa da epey büyük. Araba ile takip edebileceğiniz bir rota var. Rota üzerinde belirlenmiş kimi noktalarda arabayı park edip hiking yapabiliyorsunuz. Girişte verdikleri haritada o noktadaki hiking süresi, zorluk derecesi vs. gibi bilgiler mevcut. Çok güzel bir yer, kesinlikle tavsiye ederim.
Las Vegas, kumar oynamayacaksanız eğer, tekrar tekrar gidilecek bir yer kesinlikle değil. 3 günlük seyahatler sanırım en ideali. Uzun süreli gitmenin tek faydası birkaç gününüzü ayırıp Vegas'tan 5 saat uzaklıktaki doğa harikası Grand Canyon'u görmek olabilir. Ben çok heveslenmiştim ama bizimkisi kısa süreli bir seyahatti. Grand Canyon başka bahara kaldı.
South Strip
Mandalay Bay Casino
Bellagio Casino
Red Rock Canyon
Red Rock Canyon
3 Ekim 2009
Episode II: Boston Strikes Back
New England güneşinin sizi kandırmasına asla izin vermeyin. Hele hele okyanusa açılmaya kalkışacağınız gün asla! Boston'daki ikinci sabahımızda parıl parıl parlayan güneşi görüp attık kendimizi sokağa. İstikamet Charles nehri! Au Bon Pain'in o mis kokulu dükkanında epey vakit harcayıp, nerdeyse her reyonun önünde durup, çay mı yoksa portakal suyu mu, bagel mı yoksa croissant mı gibi envayi çeşit burjuva dertlenmelerinin ardından nehrin yolunu tuttuk (elimdeki tepside 3 adet kahve taşıdığım için ömrümün en dikkatli yolunu yürüdüm). Nehir kenarında çimenlere serilip kahvaltı eden bir biz vardık. Ne de olsa miskin bir milletin pek kıymetli üyeleriydik, popomuzu ağrıtacak şeyler yapmak bizden fersah fersah uzaktı. O yüzden çimenlere serilip midemizi şenlendirirken etrafımızda bir devinim, bir hareket içinde olan, canlılık belirtisi gösteren insanları süzüp, haklarında atıp tutmakla iştigal etmeyi tercih ettik.
Etrafımızdaki herkes (az ilerimizde güneşlenip kitabını okuyan kız hariç) hareket halindeydi. Bir grup insan nehir kenarında koşuyordu (erkeklerin çoğu üst kısmı çıplak koşuyordu. Şimdi bana ne bundan diyebilirsin sevgili okur ama bana önemli bir ayrıntı gibi geldi), diğer bir grup bebek arabası itekliyor, başka bir grup bisiklete biniyor, diğer bir grup avaz avaz bağıran bir antrenörün direktifleri doğrultusunda nehirde kürek çekiyordu.
Kahvaltının ardından gündemin ilk maddesine geçildi: Harvard Üniversitesi turu.
Harvard University
Harvard Üniversitesi 1636 yılında kurulmuş. Armasında latince bir kelime olan "VERITAS" yani "Doğruluk" yazıyor. Kocaman bir kampüsü var okulun. Binalar New England mimarisi ile uyumlu. Kırmızı tuğladan. Harvard, Columbia ve Princeton'dan sonra gördüğüm 3. Ivy League okulu. Güzel bir kampüsü, değişik bir havası var. Ama ben bu üçü arasında en çok Princeton'ı beğendim. Onun gotik tarzı binaları daha etkileyici ve daha güzel. Harvard Square'iın orada ücretsiz "Harvard Unofficial Tours" düzenleniyor. Üniversite öğrencileri gün içinde birkaç defa ana kampüsü gezdirip hikayeler, anekdotlar anlatıyorlar. Biz tur saatlerini dikkate almadan gitmiştik. Gidince fark ettik ki yeni tur başlayalı 15 dakika olmuş. Bir sonrakine de yarım saat var. Turu bir yerden yakalarız diye düşünerek kampüsün içine daldık. Gördüğümüz ilk kalabalığa ilerledik. İngilizce konuşmuyorlar! İkinci kalabalık, onlar da konuşmuyor! Üçüncü kalabalık da konuşmuyor derken İngilizce konuşan, "Hahvahd" yazılı tshirtler giyen biri kız diğeri erkek tur rehberlerini bulduk. (Harvard'ı akın akın turist geziyor. İnsanın okuluna hergün fotoğraf makineli turistlerin gelmesi nasıl bir duygu acaba diye düşündüm, sonra aklıma bizim okula akın akın gelip çimenlerde, manzarada vs. fotoğraf çektiren sınava girecek liseli gençlerin görüntüsü geldi. Tamam aynı şey sayılmaz ama yine de bir fikir veriyor insana.)
Ana kampüsteki highlight'lar şunlar: (1) John Harvard heykeli: Rehberler heykeldeki adamın gerçek John Harvard olmadığını söyledi. Bir de ne yaparsanız yapın asla ayak parmağını ellemeyin. Zira öğrenciler fotoğraf çektiren turistlerle dalga geçmek için üzerine işiyorlarmış (!) (2) Harry Elkins Widener Memorial Library: Çok ilginç bir hikayesi var. Harry Elkins Widener bir işadamı ve kitap koleksiyoncusu. Annesi ve babası ile birlikte New York'a doğru yola çıkan Titanik gemisine biniyorlar. Annesi kazadan kurtuluyor ama Harry ve babası gemiyle beraber kayboluyorlar. Harry, Harvard mezunu olduğu için annesi kitaplarını buraya bağışlıyor ve oğlunun adına dünyanın bu en büyük kütüphanesini yaptırıyor (bu -en büyük- iddiası ne kadar doğru bilemiyorum, ben rehberin yalancısıyım). Oğlunun ve kocasının ölümünden sonra anne kafayı biraz üşütüyor ve oğlunun hayaletinin onu ziyaret ettiğini iddia ediyor. Oğlu ve kocasının boğularak ölmeleri meselesini o kadar ileri götürüyor ve kütüphane karşılığı okul yönetiminden bir söz istiyor: o da her öğrencinin "yüzme" dersi alması ve bu dersten başarıyla ile geçmesi. Okul kabul ediyor. (Büyük yatırım gelecek, neden kabul etmesin tabi!) Rehberimizin dediklerini yanlış hatırlamıyorsam 1970'lere kadar uygulanıyor bu düzenleme. Uygulama kalkana dek, yüzme bilmeyen Harvard mezunu olmuyor. İlla herkes öğreniyor yüzmeyi. (3) John F. Kennedy'nin yurt binası: Kampüste yürürken ahan bu da Kennedy'nin yurt odasının olduğu bina dediler. Gerçi odası durmuyormuş yerinde çünkü o bölümü asansör yapmışlar. (4) Primal Scream: Bu en çok hoşuma giden hikayeydi. Finaller başlamadan önceki son gece, Harvard'ın bahçesinde toplanan öğrenciler çırılçıplak bir şekilde koşmaya başlıyorlar. Bahçede bir müddet tur attıktan sonra önce uğultu başlatıp, ses perdesini yavaş yavaş yükseltip, en yüksek perdeden hep beraber bir çığlık atıp geceyi tamamlıyorlar. Bazı gelenekler üzerinden geçen yıllara direnip ayakta kalabiliyorlar işte. Bir kimliğin parçası olması devam ettirilmesini gerektiriyor. Gerçi katılım nasıl, her sene yüksek mi bilemiyorum. Ama şurası da bir gerçek sayısı ne olursa olsun, her final dönemi kampüste çıplak koşan birileri var!
Whale Watching
Harvard turunun ardından balina turu için Boston'a doğru (Harvard, Cambridge şehrinde ama buradaki şehirler İstanbul'daki ilçeler gibi malum) yola çıktık. 20-25 dakika sonra upuzun bir kuyruğun en arkasında, "acaba balina gelecek mi, gelse bile biz görebilecek miyiz" soruları arasında, tekneye binmeyi bekliyorduk. O kadar insan o tekneye nasıl sığdık bilmiyorum. Tur yaklaşık 3 saat sürecekti onu biliyordum da bu kadar uzun bir yol gideceğimizi tahmin etmemiştim. Git babam git, git babam git. Bir de bi rüzgar, bi rüzgar. Saçlarım oldu papaz. Sol yanağım rüzgardan hafif hafif uyuşmaya başladı. Balina göreceğiz diye felç olmanın bir anlamı olmadığına karar verip, teknenin kenarında konuşlandığımız yerimizi bırakıp, kuytulara sığındık. İyi ki de öyle yapmışız. Git babam git, git babam git. Yol bitmiyor! 1-1.5 saatlik tekne yolculuğunun ardından önce yavaşladık, sonra durduk. Tabi yerimiz kapıldığı için kaldık biz ortada dımdızlak. Elimde fotoğraf makinesi hazır. Hangi yöne gitsem bilmeden bekliyorum. Bütün teknede derin bir sessizlik. İlk balinayı kim görecek stresi yaşanıyor! Ben alık alık bir sağa bir sola bir teknenin arkasına bakınırken, sol cenahta bir boşluk görüp hemen oraya yanaştım. Bir beş dakikalık beklemenin ardından o da ne! balinacık bize kuyruğunu gösterdi!! Teknede bir çığlık bir çığlık... Herkes yanaştı mı sol tarafa.. O sırada balina kayboldu. Bu sefer sağ taraftan bir çığlık geldi. Haydaaa bütün tekne sağ tarafa koşmaya başladı. Şimdi bütün süreci yazmaya kalksam yaz yaz bitmez, en iyisi özetini vereyim sevgili okur: iki tane koccaman balina teknenin dibine kadar gelmekle kalmadı, bize bir de gösteri sundular. Süzgeçlerini kaldırıp pat pat suya vurmalar, kuyruğunu sallamalar, artık hangi numaraları öğrenmişlerse hepsini yaptılar. İçim acıdı. Bu hayvanlar sanki doğal habitatlarının içinde yaşıyorlarmışcasına pazarlanıyor bu turlar, oysa gerçek öyle değil. Ben balinaları yüzerken görmeye razıydım. Aslında sadece yüzerlerken göreceğiz zannediyordum. Böyle oyun yaptıklarını görmek açıkçası hoşuma gitmedi. İnsan elinin değdiği herşey berbat olmak zorunda mı? Bu hayvanlar doğal habitatlarında mı şimdi? Yazın havalar güzelken onlarca tekne her gün habitatlarının yakınına gelip onlara bakmaya çalışmıyor mu? Beslenerek eğitilen balinalar yaşadıkları bu açık denizde özgür mü sahiden? Hem deli gibi üşüdüğüm için, hem de bu düşünceler başıma üşüştüğü için sessiz sessiz oturdum dönüş yolunda.
Fire and Ice
Harvard Square'de gittğimiz bu restoran Amerika'da çok yaygın bir yemek kültürünün parçasıymış meğer. Ben o kültürle ilk kez tanıştım. Sistem (çooook enteresan olmamakla birlikte) şöyle: Tabağınızı alıyorsunuz, açık büfenin önüne gidiyorsunuz. Envai çeşit et (biftek, tavuk, domuz, deniz ürünleri), envai çeşit sebze, envai çeşit sos... Tabağınıza hangi etten hangi sebzeden isterseniz dolduruyorsunuz. Ortada kocaman yuvarlak bir ızgara masası var. 4-5 kişi çalışıyor başında. Tabağınızı veriyorsunuz, ateşe atıp, üstüne istediğiniz sosu döküp pişiriyorlar. Midenizin genişliğine göre kaç sefer yapacığınız size kalmış. Açık büfe yemek mantığının değişik bir versiyonu.
Boston'daki ikinci günümüz bir öncekine göre yorucu geçti. 3 saat okyanus rüzgarı ve havası sersem etti. Ama uyuyup enerji depolamak gerekliydi çünkü ertesi gün dört gözle beklediğim Cape Cod gezisi gerçekleşecekti.
11 Eylül 2009
Boston'da Uzun Bir Haftasonu
Amerika'nın en sevdiğim özelliklerinden biri tatillerin 23 Nisan, 30 Ağustos gibi belirli günler olmaması. Onun yerine Eylül'ün ilk pazartesisi, Ekim'in ikinci pazartesisi gibi günler seçmişler. Dolayısıyla her sene birkaç defa "long weekend" oluyor. (Fırsat bulsalar mezarda adam çalıştıracak Amerikalılar'a pek yakıştıramadım. Yani bu sene Labor Day haftasonuna geldi, tatil yok gibi bi sendromu nasıl olur da yaşatmazlar Amerikan halkına. Gerçi bizdeki Şeker ve Kurban bayramı gibi uzun tatiller de Amerika'da yok. Oysa Türkiye'de öyle mi? Her sene denk gelmiyor tamam ama bi denk geldi mi de köşeyiz valla!)
Bu seneki ilk long weekend'imiz geçtiğimiz haftasonuydu. Pazartesi tatildi (Labor Day), cuma günü dersim yoktu, biz de düştük yollara Perşembe gecesinden, Boston'a gittik. Mega Bus'ın daha önce de bindiğimiz, çok çok çok ama çok erkenden alırsan biletlerini 1 (yazıyla bir) dolarese sattıgı otobüsüne bindik. Biz 1 dolar vermedik tabi, biz alana kadar bilet fiyatları artmıştı ama yine de cüzi birşey verdik. Ucuz otobüs diye kelle koltukta gidilen Metro vb. otobüs şirketlerinden sanılmasın. Kurallara riayet eden, hız sınırını aşmayan bir şirket kendisi. Amerika'da bir kaza yapmanın bedeli (ödenecek tazminatların yüksekliğinden) son derece ağır olduğu için kelle koltukta götürmeye cesaret edemiyorlar sizi. Bu sefer bindiğimiz otobüste ne problem vardı bilmiyorum ama zıplaya zıplaya gittik yolu. O zıplamalar esnasında hafif bir panik yaptım ama neyseki o gün okulum vardı ve yorulmuşum ve benden beklenilmeyecek bir performans gösterip bir taşıma aracında uyumuşum. Gecenin bir körü Boston'a vardık. Bizi bekleyen arkadaşlarımızı da uykusuz bıraktık. Herkesin uykusu vardı ama gecenin bi saatine kadar çeneler susmadı. Sonra hadi uyuyalım dendi, artık ne kadar yorulmuşsam, başımı yastığa koyduğum anı hatırlamıyorum.
Next Issue: Boston'da ilk gün neler yaptık? Nereyi gezdik? Hangi tura katıldık? New England'da ilk cadı nerede asılmış? Cheers dizisinin çekildiği bar nerede?
Bu seneki ilk long weekend'imiz geçtiğimiz haftasonuydu. Pazartesi tatildi (Labor Day), cuma günü dersim yoktu, biz de düştük yollara Perşembe gecesinden, Boston'a gittik. Mega Bus'ın daha önce de bindiğimiz, çok çok çok ama çok erkenden alırsan biletlerini 1 (yazıyla bir) dolarese sattıgı otobüsüne bindik. Biz 1 dolar vermedik tabi, biz alana kadar bilet fiyatları artmıştı ama yine de cüzi birşey verdik. Ucuz otobüs diye kelle koltukta gidilen Metro vb. otobüs şirketlerinden sanılmasın. Kurallara riayet eden, hız sınırını aşmayan bir şirket kendisi. Amerika'da bir kaza yapmanın bedeli (ödenecek tazminatların yüksekliğinden) son derece ağır olduğu için kelle koltukta götürmeye cesaret edemiyorlar sizi. Bu sefer bindiğimiz otobüste ne problem vardı bilmiyorum ama zıplaya zıplaya gittik yolu. O zıplamalar esnasında hafif bir panik yaptım ama neyseki o gün okulum vardı ve yorulmuşum ve benden beklenilmeyecek bir performans gösterip bir taşıma aracında uyumuşum. Gecenin bir körü Boston'a vardık. Bizi bekleyen arkadaşlarımızı da uykusuz bıraktık. Herkesin uykusu vardı ama gecenin bi saatine kadar çeneler susmadı. Sonra hadi uyuyalım dendi, artık ne kadar yorulmuşsam, başımı yastığa koyduğum anı hatırlamıyorum.
Next Issue: Boston'da ilk gün neler yaptık? Nereyi gezdik? Hangi tura katıldık? New England'da ilk cadı nerede asılmış? Cheers dizisinin çekildiği bar nerede?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)