tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2010

Key West, FL




Amerikan başkanlarının Key West
Truman Annex'de de Beyaz Sarayı var.

Key West'i sevdim. Hem de çok. Amerika kıtasında olup da Amerika'ya hiç benzememesinden dolayı herhalde. Küçük bir tatil kasabası burası. Farklı bir havası var. Sokaklar kaldırımda yürüyen, Vespaları ile gezen insanlarla dolu. Şehir merkezinde her yer yürüme mesafesinde. Duval St. şehrin en cıvıl cıvıl caddesi. Bir sürü restoran, cafe, bar, hediyelik eşya dükkanı, giyim dükkanı ve sanat atölyeleri toplanmış üzerinde. Key West'in Miami'den tek farkı hayat 24 saat akmıyor burada. Sabaha kadar açık barlar, restoranlar var ama bir kısmı daha saat 8 olmadan indiriveriyorlar kepenklerini. İki gece kalırız diye çıktık yola ama çok beğenince bir gece daha kalmaya karar verdik.

Denize girilecek birkaç plajı var ama biz kaldığımız iki otel sahibine de sorduk, ikisi de "biz kendimiz de buraya gidiyoruz" diyerek Fort Zachary Taylor State Park'a yönlendirdiler bizi. Parka girdikten sonra yol üçe ayrılıyor. İlk yol Fort Zachary Taylor'a, yani kaleye gidiyor. İkinci yol günbatımı izlemeye ve balık tutmaya ayrılan yere gidiyor. Üçüncü ve son yol ise plajın otoparkına gidiyor. Otoparktan plaja yürürken ormanlık bir alanın içinden geçiyorsunuz. Etrafta bir sürü piknik masası var. Denizi epey taşlı. Plajın en sağındaki koyun orada taş miktarı nispeten daha az. Deniz çok güzel. Duru, mavi, sakin bir su. Denizde, kıyıya yakın üç tane küçük kayalık var. Kayaların dibinde birbirinden güzel okyanus balıkları yaşıyor. Kayalıklardan birinde öyle güzel bir nokta bulmuştum ki, ben suyun içinde kayanın üzerinde oturuyordum, yanımdan sergeant major başta olmak üzere farklı renk ve desende balıklar geçiyordu. Tabi ki yine balık diye deli olduk ve gözümüzde gözlük birlikte kayaların etrafında tur attık.

Sunset

Farewell to Sun

Key West'in bir özelliği güneşin denizden batması. Mallory Square'de her günbatımı insanlar toplanıyor ve güneşin batışını bekliyor. Gerçi Mallory Sq.'in tam karşısına küçük bir ada denk geldiği için güneşin denizden batışını göremiyorsunuz. Ama gökyüzünün ve denizin büründüğü renkler harikulade. Etrafta gösteri yapan insanlar, onların çevresinde de geniş kalabalıklar oluyor. O kalabalık sonra nereye gidiyor bilmiyorum ama güneş battıktan sonra ortalık tenhalaşıyor, o insan selinin yerinde yeller esiyor, geriye oturmuş denizi izleyen tek tük birileri kalıyor.

Key West sadece denize gidelim, serilelim, güneşlenelim mekanı değil. Miami biraz öyle bir yer ama Key West'te deniz dışında ilgi çekici şeyler de var. Mesela Mallory Sq. civarındaki Key West Museum of Art and History. Biz bu müzeyi gezmeye niyetlendiğimizde sahilden akın akın insan geldiğini fark ettik. O sabah yanaşan cruise gemisiden inen insanlar sahili yalayıp yutan dalgalar misali sehrin icine akın ettiler. Bir müzeyi çok kalabalıkken gezmek pek zevk alınacak bir durum değil. Neyse ki kalabalık müzenin içine henüz akmaya başlamışken biz çıkış çizgisine varmıştık. Müzeye gelince: Eski (ve çok güzel) Key West gümrük binasında bulunan müzenin giriş katında heykeltraş Seward Johnson'ın sergisi Icons bulunuyor. Johnson ikonlaştığını düşündüğü tabloların ve fotoğrafların heykelini yapmış.






Müzenin ikinci katı daha çok Key West'in tarihini anlatmaya yönelik hazırlanmış. Key West'li sanatçı Mario Sanchez'in önce tahtayı oyup ardından boyayarak hazırladığı tabloların (wood paintings) sergilendiği bir oda var. (Mario Sanchez'in babası sigara fabrikasında tütün saran işçilere kitap ve gazete okuyarak geçimini sağlarmış. Bana epey ilginç gelmişti.)



Küba'ya yerleşmeden önce bir müddet Key West'te yaşamış Ernest Hemingway'in hayat hikayesinin anlatıldığı ve eşyalarının sergilendiği bir bölüm de var.



Johnson'ın müzenin bahçesine yerleştirilmiş pek çok heykeli de var. Müzenin girişinde devasa boyuttaki bu heykel heybetinden midir bilmiyorum ama epey etkileyici.





Heminway'in 907 Whitehead Street'teki evi görülmesi gereken bir diğer müze. Ben genişliği, bahçeye bakan/açılan ve tavandan yere kadar uzanan pencere/kapılarıyla oturma odasına vurulmuştum ki üst katı, özellikle evin üç tarafını dolaşan yeşil tahtalı balkonunu görünce iyice hayran kaldım. Bir de Hemingway'in kedilerinin soyundan geldiği iddia edilen kırk küsur kedi var bahçede.



Alert

Hemingway'in evinin tam karşısında Key West Denizfeneri var. Denizfenerinin en üst katına çıkıp Key West manzarası izlenebiliyormuş. Biz yapmadık. Açıkçası tepeden öyle ahım şahım güzel bir manzarası olan bir yer değil Key West. Dümdüz bir kasabacık. Sokaklarında dolaşmak tepeden bakmaktan çok daha keyifli olmalı.

Hemingway'in evinden birkaç sokak ötede Key West'in meşhur Southernmost Point - Continental USA - 90 Miles to Cuba yazan işareti bulunuyor. Epey kuyruk oluyor fotoğraf çektirmek için. Biz oradayken ısrarcı bir aile yok dikey çekin, hadi bir de yatay çekin, hadi bir de çocuklarımla çekin, hadi bir de kaynanam vs. ile çekin diye diye bekleyenlere kan kusturdu. Erken bir saatte gitmekte fayda var.



Key West'in gece hayatı çok canlı. Hemingway'in takıldığı Sloppy Joe's Bar her daim kalabalık. Ama bizim favorimiz Irish Kevin's Bar oldu. Hem canlı müzik var, hem çalınan şarkılar çok güzel, hem de "aman için içtikte için" diye insanı sıkıştırmıyorlar.

27 Temmuz 2010

Bahia Honda Key, FL



22
Bulutlara yolculuk

US1 Overseas Highway
Florida adalarını birbirine bağlayan "otoban"ın adı. Otoban dediğime bakmayın, tek yön gidiş-gelişi olan bir yoldan bahsediyorum. Adaları birbirine bağlayan bir sürü köprüden geçiyorsunuz. (Overseas kısmı burası) En uzunu 7 mil uzunluğundaki Seven Mile Bridge. 1982'de inşa edilen ve yaklaşık 11 km uzunluğundaki bu köprü Knight's Key ve Little Duck Key'i birbirine bağlıyor. Yeni köprünün hemen yanında eski köprü duruyor. Bu eski köprü Henry Flagler tarafından (bu ismi Florida'da çok sık duyuyorsunuz) 1909-12 arasında yaptırılan Florida demiryolunun önemli bir parçasını oluşturuyormuş bir zamanlar. Karayolu yapılana kadar (yaklaşık 70 sene) insanların kara üzerinden tek ulaşımı tren yolu olmuş.



Köprünün bitiminde Bahia Honda Key'e geçiyorsunuz ve karşınızda Bahia Honda State Park! Burada da snorkelling turları düzenleniyor, tekneler sizi alıp mercan kayalıklarına götürüyor ama bizim tek derdimiz -bahsedildiği kadar güzel olacağını umduğumuz- denizde yüzmek, Dünya Kupası finali başlamadan da gitmekti.

29

2-3 saatimiz vardı, önce biraz çevreyi turladık, karnımızı doyurduk, sonra da plajın yolunu tuttuk. Bahia Honda State Park'ta 3 plaj olduğunu okumuştum ama sadece 2 tanesini görebildim. İlki US1 yoluna bakan Calusa Beach, ikincisi Atlantiğin kıyısındaki Sandspur Beach. Calusa'da biraz dolanıp, fotoğraf çektikten sonra Sandspur'un yolunu tuttuk.

36
Calusa

Bahia Honda State Park
Sandspur plajına giderken

Sandspur tek kelimeyle muhteşem! Kumsalı bembeyaz, kumu yumuşacık, denizi turkuaz mavisi, sakin, gökyüzünde martılar.. O denizde ne kadar kaldığımızı hatırlamıyorum. Maske-snorkel yüzümüzde yine balık kovalıyorduk, birden yağmur başladı. Önce ne yapsak, denizde mi kalsak diye düşündük. Nasılsa yağıp geçecekti. Sonra baktık bizim kumsaldaki eşyalar ıslanma tehlikesi altında çıkmaya karar verdik. İyi de o nasıl bir yağmurdu öyle! Her damla canımı acıtıyordu. Koştura koştura çıktık (denizde ne kadar koşulabilirse tabi). Otoparkla kumsal arasında üstü kapalı, yanları açık, piknik masalarının olduğu bir yer vardı, diğer insanlar gibi onun altına sığındık. 15 dakika kadar bekledik herhalde onun altında. Sonra yağmur hafifledi, bir müddet sonra da durdu. Baktık maç saati yaklaşıyor, bize müsade deyip eşyaları arabaya taşımaya başladık. (Aslında bana kalsa maç filan izlemezdim, hatta salla gitmeyelim bile dedim ama bizim çocuk pek oralı olmadı).

46

Parktan çıkınca Park'taki görevlilere göre 10 dakika mesafedeki No Name Pub'ı aramaya başladık. Epey bir uğraştık bulmak için. Ara sokaklara girdik, kocaman ve güzel evlerin önünden geçtik. Big Pine Key'de aynı zamanda Deer Refuge Center bulunuyor. Her yerde aracınızı yavaş sürün işaretleri asılı. Birden karşımıza bir ceylan çıktı. Ona bakalım derken de No Name Pub'ı bulduk. Tamamen tesadüf. Burayı fellik fellik aramamızın nedeni kitapta ismi geçen tek barın burası olması ve "dünya kupası finali izlenmese bile her barda televizyon vardır" mantığıydı. Pub'ın tepesine astıkları tabelada "No Name Pub, You Found It" yazıyordu. Kendileri de farkındaydı yani ne abuk subuk bir yere dükkan açtıklarının. Barda bir adet televizyon vardı ve tabi ki finali izleyen eden yoktu. Neyse rica ettik, kanalı değiştirdiler. No Name Pub'ın bir özelliği barın tavanının ve duvarlarının 1 dolar banknotları ile kaplı olması. Kim nasıl başlatmış bu geleneği bilmiyorum ama her ziyarete gelen 1 dolar yapıştırmış duvara. 50 binle 70 bin arası banknot varmış dediklerine göre. Hepsinin de üzeri boyalı, yazılı, rengarenk. Geleneğe uyduk, biz de üzerinde isimlerimizin yazdığı bir banknot astık duvara. Bu aşağıdaki banknot Key West'teki Irish Kevin's Bar'dan birilerine ait.

49

Maçın iki devresine zor dayandık. Bitti bitecek derken iş uzatmalara kalınca daha fazla dayanamayıp ayrıldık ordan. Çok uzun bir yolumuz kalmamıştı ama bir an önce Key West'e varmak istiyorduk artık.

26 Temmuz 2010

Key Largo, FL





Key Largo, güneybatıya doğru kıvrılan Florida takımadalarının ilki. Miami'ye en yakın olan ada. Lonely Planet'ı hatmederken bu bölgede mercan kayalıkları bulunduğunu, John Pennekamp State Park'tan scuba diving ve snorkelling turları düzenlendiğini okumuştum. Suyun altına dalmak nefesimi tutup 10 bilemedin 15 saniye kadar denizin içinden yüzmek demek benim için. Sırtına tüp takmak, beline ağırlık bağlamak, bilmemkaç metre derinlere inmek gibi şeylerle hiç işim olmadı bugüne değin. Kitapta mercan kayalıklarını, burada yüzen okyanus balıklarını ve denizin altına yerleştirilmiş İsa heykelini snorkelle de görebileceğimizi okuyunca iştahım kabardı ve bu sualtı parkını plana dahil ettik.

John Pennekamp US1 Overseas Highway'de güney yönüne doğru giderken sol tarafta kalıyor. Ufak bir plajı var. Denizin girişi biraz taşlı. Snorkel ve maskenizle yüzmenizi tavsiye ederim çünkü denizin derinleştiği yerde batık bir gemi var. Park'ın en önemli olayı mercan kayalıklarına düzenlenen turlar. Sabah saat 9, öğlen 12 ve öğleden sonra 3 olmak üzere günde üç sefer düzenleniyor. Her tur saatinde (benim sayabildiğim) 4 tekne yolcu alıp kalkıyor. Yani turlarda yer bulamamak gibi bir durum pek söz konusu değil. Tekneler epey büyük.

Teknede 2 görevli vardı. İkisi de esprili amcalardı. Tekneye binerken herkese can yeleği dağıttılar ve yeleksiz suya giremeyeceğimizi söylediler. Bir tanesi "Aranızda iyi yüzücü olmayan var mı?" diye sordu. Kimse parmak kaldırmadı tabi. Bunun üzerine "Birazdan anlayacağız kim iyi yüzücü kim değil" dedi gülerek. Kıyıdan 5-6 mil açıldık. Akıntıya karşı yüzeceğimizi anlattılar. (Burada vurgulanması gereken bir nokta, paletler. Paletsiz o güçlü akıntıya karşı yüzmek neredeyse imkansız olurdu) Görevlilerden biri kimsenin tek başına yüzmesine izin vermeyeceklerini, herkesin eşli yüzmesi gerektiğini söyledi. Mercan kayalıklarına basmanın, dokunmanın yasak olduğunu anlattılar. (Tur bitiminde kayalıklar nedeniyle kimseye bağırmak zorunda kalmadıkları için bize teşekkür ettiler. Çok iyi bir ekipmişiz!)





Bütün bu uyarı bilgilerini dinledikten sonra maskeyi-snorkeli geçirdik kafamıza, paletleri taktık ayağımıza, kendimizi bıraktık suya. İlk başta bir tekne dolusu insanla aynı yöne aynı anda yüzmeye çalışmak hiç hoşuma gitmedi. Herkes Christ of the Abyss heykeline doğru yüzmeye başladı. Tekneden çok uzakta değildi heykel. Daha önce fotoğraflarını görmüş, sualtı videosunu izlemiştim ama kendisi ile karşılaşmak farklı bir şeymiş. Siz tam tepesinde maske ile yüzerken aşağıda kollarını yukarı doğru uzatmış, iki yana açmış bir heykel, kimin heykeli olduğu çok da önemli değil bu noktada, epey etkileyeci bir görüntü oluşturuyor. Heykelin çevresinde biraz vakit geçirdikten sonra mercan kayalıklarına doğru yüzdük bizim çocukla. Altımızdan binbir çeşit balık geçti. Hiç balık ismi bilmediğimiz için (Key West'te gördüğüm her balığın ismini bıkmadan sabırla söyleyen Amerikalı amca ile de karşılaşmamıştım henüz) suyun yüzeyinde tasvire dayalı konuşmalar oluyordu:

- Bir balık gördüm bööyle alt kısmı turuncu, üst kısmı kahverengi, sen de gördün mü?

Bu arada teknede sıkı sıkı tembihlediler heykelin ellerinden başka bir yerine dokunmayın diye. Adını anlayamadığım bir canlı sarmış üzerini. Görevli şöyle dedi hatta: "If you touch it, you'll have your own religious experience". Ben dokunmaya hiç niyetli değildim zaten ama biraz yakından bakayım diye dalacak oldum, kulaklarım basınçtan patlayacak gibi oldu. Meğerse vücuttaki basıncı eşitlemenin bir taktiği varmış. Sonradan öğrendim.



Tekneye çıkınca öğrendik ki bir kısım insan barracuda görmüş. Biz birbirimize bakıp "barracuda ne yahu" bakışı attık bunu duyunca. Sonra odaya dönünce internette baktım, öğrendim. Barracuda mercan kayalıklarında beslenen yırtıcı bir balıkmış. İnsanlara çok nadir saldırırmış ama yaralar ölümcül olmazmış. Bir daha rastlarsam tanırım ve olay mahalinden hızla kaçarım artık.

Tur 2.5 saat sürüyor gitmesi gelmesi toplam 1 saat, geri kalan 1.5 saatte de yüzüyorsunuz. O balık senin bu balık benim derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Teknede dönüş yolunda görevli amcalardan birisi kampta dalış eğitimi verdiklerini söyledi ve "Balıklarla göz göze gelmek inanın çok daha keyifli" dedi. Sonra Key West'in sığ kayalıklarında snorkel ve maskeyle yüzerken balıklarla göz göze gelince bahsettiği şeyin ne olduğunu anladım. Gözünüzün önünden süzülerek geçen bir balığı izlemek tarifi zor bir duygu. Sizi görmesine rağmen kaçmadan burnunuzun dibine kadar sokulması, sanki akvaryuma başınızı sokmuşssunuz hissiyatı... Dediğim gibi tarifi zor.. Denizin altındaki yaşam büyüleyici güzellikte. Sadece bu kadarını diyeyim.

O gece Key Largo'da kalıp (Key Largo'da hiçbir şey yok bu arada. Hayat yok. Şehir merkezi gibi birşey bile yok. Genelde her sabah tekne ile dalışa gidenler ya da bizim gibi yol üstünde bir gece konaklayanlar tercih ediyor) ertesi gün Key West'e doğru yola çıktık. Planımıza göre önce Bahia Honda State Park'a uğrayacak (LP'de çok güzel kumsalı var diye yazıyordu) ardından Dünya Kupası finalini izlemek için bir barda duracak, akşamüzeri de Key West'e varacaktık.

Not: Görsellerin hiçbiri bana ait değildir.
Not 2: Son görseldeki balıkların adı Sergeant Major. Adını öğrendiğim ilk balık türü onlar oldu.

25 Temmuz 2010

South Beach, FL



Bir haftanızı South Beach'te geçirecekseniz araba kiralamanıza hiç gerek yok, bir taksiye atlayıp otelin yolunu tutun ama bizim gibi 100 küsür mil yol yapacaksanız (gidiş dönüş 300 mil civarı) evet bir araba lazım. Miami havaalanında bütün araba kiralama şirketlerini bir araya toplamışlar. Havaalanından geçen bir shuttle'a biniyorsunuz, o sizi şirketlerin bulunduğu binaya getiriyor. Arabanızı alıp çıkıyorsunuz havaalanından. Eğer daha önce ABD'de hiç araba kullanmadıysanız, yol çıkışlarına vs. hiç aşinalığınız yoksa, ya da yanınızda GPS'i olan bir telefon -Iphone, Blackberry, vs.- bulunmuyorsa bir GPS aleti kiralamak elzem.

Bizim yanımızda hem telefon vardı, hem de havaalanından otele nasıl gideceğimize Googlemaps'ten bakmıştık. Hatta bakmakla kalmayıp çıktısını almıştık. Türkiye'de ne kadar işe yarıyor, ne kadar kullanılıyor bilmiyorum ama Googlemaps burada bizim hayatımızda önemli bir yer teşkil ediyor. Sadece şehir dışına gitmek için de değil. Manhattan'da gidilecek bir yer için bile kullanıyorum. Hangi trenle gidicem, kaçta aktarma yapıcam, vs. gibi şeyleri zırt diye görüyorum. Hayat kurtarıcı bir şey.

Biz aldık arabayı, elimizde çıktılarımız, düştük yola. Havaalanından Miami South Beach'e gitmek çok kolay, yarım saat bile sürmüyor. Miami Beach aslında ayrı bir şehir. İnce, uzun bir ada. Upuzun bir kumsalı var. En hareketli kısmı güney kısmı. Ocean Drive üzerinde sıralanmış otellerin bulunduğu kaldırım her daim kalabalık. Ocean Drive'ın bir paraleli Collins Avenue yan yana dizili sürüyle otelle dolu. Otellerin çoğu Türkiye'deki pansiyona denk gelecek kıvamdalar. Bizim kaldığımız iki otel de öyleydi. Kalite anlamında çok bir beklentimiz olmadan gittik, o yüzden sanırım fazla hayal kırıklığına uğramadık.

Lonely Planet gidilecek birkaç müze sıralamıştı ama South Beach'te sadece sahilde ve sokaklarda zaman geçirdik. Kapalı hiçbir mekana girmedik (restoranlar hariç).

South Beach'le ilgili ufak bilgiler:

* Upuzun kumsalı, bembeyaz kumu, turkuaz mavisi bir denizi var. Kum/kumsal kısmı doğal güzellik değil. Zamanında ithal ettikleri beyaz kumu yığmışlar sahile. Bir nevi bu plajı kendileri yapmışlar. İyi de etmişler aslında.

Footprints

* Akşamüzeri denizin üzeri yosun doluyor. Deniz epey sığ. Bayağı bir yürümek gerekiyor ki derinleşsin.

* Eğer uykunuza kıyabilirseniz bir sabahınızı güneşin doğuşunu izlemeye ayırın derim. Biz bir inatlaşma sonucu gittik. (Bizim çocuk uykucu olduğumu bildiği için "sen kalkamazsın" diyerek damarıma bastı. Neticesinde saati kurdum ve inadımdan kalktım) Güneş denizden doğuyor. Onun süzüle süzüle denizin üzerinde yükselişini izlemek bir başka güzelmiş.

Sunrise


* İlk gün kendimize bir deniz şemsiyesi satın aldık. Bizi bir hafta idare edecek uyduruk bir şey. Onun altında bile oturmaya dayanamıyordum ben sıcaklık yüzünden. Nerdeyse suyun içinden hiç çıkmadım. Bir de su öyle kendinizi atınca serinleyebileceğiniz bir su değil. Ilık bir su.


South Beach

* Ben yüzmekten yorulunca sırt üstü yatar, kulaklarımı suya sokar, gözlerimi gökyüzüne dikerim. Kollarımı iki yana açar, ya da bazen ellerimi başımın altında birleştirir (o zaman boynum ağrımaz) öyle yatarım. Denizi dinlerim. O kadar ilginç sesler gelir ki denizin altından. Üstteki seslerden daha güzeldir ayrıca. Bir keresinde yine böyle uzanmış denizi dinlerken üzerimden martılar uçtu. Nefis bir görüntüydü. South Beach denizi dinlemek için ideal sahillerden. Deniz -rüzgar yoksa- çok durgun olduğu için melül melül yatarken suratınızı yalayacak bir dalga çıkagelmiyor uzaklardan.

* South Beach'in Ocean Drive kadar hareketli bir sokağı daha var: Lincoln Road. Araç trafiğine kapalı bu sokak kafeler, restoranlar, dükkanlarla dolu. Burada tavsiye edeceğim bir yer Pizza Rustica. Tadı ev yapımı pizzalara benziyor. Dikdörtgen şeklinde kesilmiş geliyor pizzalar ve de fiyatlar ucuz. (Bizim çocuk olsa "fiyat-performans bakımından gayet uygun" der. Kendisi her Apple ürününü bu argümanla reddediyor zira.) Tavsiye edeceğim bir diğer yer Ghirardelli. Aslen İtalyan olan Domenico Ghirardelli'nin Peru'dan Amerika'ya taşıdığı çikolatalarının South Beach'teki adresi burası. Kafesinde oturmanıza gerek yok, külahta dondurmanızı alıp Lincoln Rd.'da turlamaya devam edebilirsiniz. Yalnız bir uyarı: Dondurmalar devasa büyüklüğünde.

* South Beach'te bir diğer hareketli yer Washington Avenue. Collins Avenue'nun paralelindeki bu caddede restoranlar, gece kulüpleri, dükkanlar vs. bulunuyor. Pizza Rustica'nın burada da bir şubesi var.

* "O kadar geldik, Küba mutfağından bir şeyler yemeden dönmek olmaz" diyorsanız iki tavsiye: Birincisi South Beach'teki David's Cafe. Collins Avenu üzerinde. İkincisi ise Miami'nin Little Havana bölgesindeki Islas Canarias.

* South Beach'te araba bir sorun çünkü park edecek yer bulmak tam bir dert. Birçok otel paralı vale servisi sunuyor. Ama onlar biraz pahalıya park ediyorlar. Hem Collins hem de Washington Avenue üzerinde otoparklar mevcut. Gidip pazarlık yaparsanız uygun bir fiyat kopartıyorsunuz.

İki gecelik South Beach konaklamasından sonra arabaya atladık ve Key Largo'nun yolunu tuttuk. Aslında yapacak hiçbir şeyin olmadığı Key Largo'da bir gece kalacak olmamızın tek bir nedeni vardı: John Pennekamp Coral Reef State Park'ta snorkel turuna katılmak!

Güneye Giderken

İki yıldır deniz tatili yapamıyorduk bu yüzden bu kış kafaya koydum, mutlaka bir deniz tatili yapacağız. Yeri önemli değil. New York'un dalgasından yüzülemeyen, soğuk, karanlık dipli korkunç denizine benzemesin de neresi olursa olsundu. Kurulmuş bir sürü hayal. Ben 2 haftalık road trip yapacağımız ve her gördüğümüz kıyıda, koyda durup denize gireceğimiz Pasifik kıyısında bir tatil hayal etmiştim en çok ama olmadı. "Nereye gitsek" sorusuna nihai bir karar vermeye çalışırken Elçümüm'ün bir telefon konuşmasında "Biz Ağustos'ta Miami'ye gidiyoruz" demesi epey etkili oldu. Geçen sene de başka arkadaşlarımız arabayla Key West'e kadar gitmişler, epey beğenerek dönmüşlerdi.

Biz de rotamızı güneye çevirdik.

İlk plan sahil kenarında bir otele gidip bir haftayı orada geçirmekti ama benim içimdeki kurtlar buna izin vermedi. Florida Keys'i de görelim dedik. Hemen bir önceki Florida gezisinden yadigar Lonely Planet kitabımı açtım ve nerelere gidilmeli, neler yapılmalı, nereler görülmeli gibi ufak bir liste, bu liste neticesinde de bir plan yaptım. İlk iki gece Miami South Beach'te kalacak, üçüncü gece Key Largo'da konaklayacak, dört ve beşinci geceler Key West'te kalacaktık. Son iki gece içinse otel ayarlamadık. Gittiğimizde karar veririz diyerek bu şarkıyla çıktık yola...



21 Şubat 2010

Mission to Orlando: From Where We Left Off


Evet, aylar öncesinde kaldığım yerden devam. İnat ettim, Orlando yazısını tamamlayacağım. (Aslında bu ikinci kısım, allah üçüncü ve son kısmı tamamladığım günleri de gösterir bana inşallah!!) "Önceki yazıyı hatırlamıyorum" diye panikleyenler varsa aranızda (çok mütevaziyim) onları sükunete davet ediyorum. Ben de hatırlamıyorum öncesinde neler yazdığımı. Ama söyleyecek yeni sözlerim var. Hem bunlar öncekilerden daha iyi.

Orlando'yu turistik bir şehir kılan belki de tek özelliği Universal Studios, Walt Disney Magic Kingdom, Sea World gibi büyük theme park'lara ev sahipliği yapması. Bu parklar çok büyük olduğu için gezmesi bayağı zaman alıyor. Multiple-day-pass alıp, bir parkı birkaç gün gezen insanlar var. Bizim o kadar çok zamanımız olmadığı için 2 parka birer gün ayırdık.

İlk gün Universal Orlando Resort'a gittik. Naçizane tavsiyem biletlerinizi internetten satın alın. Hem biraz daha ucuz oluyor (3-5 doların lafı olmaz, Karun kadar zenginim diyorsanız, siz kapıdan alın) hem de uzun bilet kuyruğunda beklememiş oluyorsunuz. Biz off-season sayılabilecek bir dönemde gittiğimiz halde içerisi epey kalabalalıktı. Yazın nasıl oluyordur düşünmek bile istemiyorum. Bu tür parkların açılış saatini mutlaka kontrol edin. Genelde sabah 9 gibi açılıyorlar. Erkenden gitmek, parkın en popüler aktivitelerine etraf kalabalıklaşmadan binmek iyi bir fikir. Biz açılış borusuyla birlikte içeri attık kendimizi.

Universal Orlando Resort iki büyük parktan oluşuyor; Universal Studios Orlando ve Islands of Adventure. Biz sadece ilkine gittik. Universal Studios Production Central, New York, Hollywood, San Francisco/Amity, World Expo ve Kidzone isimli altı bölgeden oluşuyor. New York ve Frisco bölgelerinde bu şehirlerdeki birçok binanın, sokağın replikası var. Bir nevi film seti hepsi. Her bölgede yapabileceğiniz birçok aktivite var. Benim tavsiye edeceklerim şunlar:




- Simpsons' Ride: Çok ama çok keyifli. Bilmediğimiz bir nedenden dolayı sırada çok uzun süre bekledik (sıra bir süre hiç ilerlemedi) ama beklediğimiz her dakikaya değdi. Aslında bir simulasyon aracının içine giriyorsunuz ve önünüzdeki ekranda görüntüler akıyor. Yani gerçek bir rollar coaster değil. Ama simulasyon aracı deyip geçmeyin. Benim şimdiye kadar bindiklerim arasında en başarılısı buydu. Çıkışta Simpsons maskotları geziniyor. Biz Homer'a denk geldik.

- Twister: Ufak bir stüdyoda "hortum" ortamı yaratıyorlar. Girişte Twister filminden görüntüler ve oyuncuların filmle ilgili yorumlarını dinliyorsunuz. Ben "allahım nereye gidiyoruz şimdi" diye biraz tırsarak girdim içeri ama korkutucu birşey kesinlikle değil. Gözünüzün önünde ufak bir hortum sahnesi canlandırılıyor sadece. Biraz ıslanabilirsiniz. O da önlerde duruyorsanız.

- Disaster: Çok eğlenceli bir show. Sırası biraz uzun oluyor. Üç farklı odaya alınıyorsunuz. İlk odada esprili bir adam ziyaretçiler arasında bir gönüllü grubu seçiyor. İkinci odada o gruba sözde film çektiriliyor. Üçüncü odada bir araca biniyorsunuz, sağdan soldan efektler geliyor. Ekranda da çekilen film oynuyor. Film epey komik. Eğer kenarda oturuyorsanız sonlara doğru ayaklarınızı havaya kaldırın!

- E.T. Adventure: Havada uçan bisikletvari küçük arabalarla E.T'nin dünyasını gezmek ister misiniz? O zaman bu tura kesinlikle katılın. Hiçbir korku öğesini barındırmıyor, tatlı tatlı havada geziyor, şehirlerin üzerinden uçuyorsunuz. Ben hiç bitmesin istedim. Saatlerce o arabada oturabilirdim.

- Men in Black - Alien Attack: 4 kişi bir araca biniyorsunuz. Önünüzde silahlarınız. O araç kendi etrafında döne döne ilerliyor. Siz de elinizdeki silahlarla hedeflere ateş ediyorsunuz. Ateş etme kısmından ziyade döne döne ilerleme kısmı çok zevkli. Sırası da çabuk ilerliyor. Yalnız çantayla binemiyorsunuz. Hemen yanında ücretsiz locker'lar var. Çantaları oraya kitleyip gitmeniz gerekli.

Bu atraksiyonların dışında bir de küçük tiyatrolarda koltuğunuza oturup izlediğiniz showlar var:

- Shrek 4D: Girişe çok yakın olduğu için biz Shrekle başladık turumuza. Eğlenceli bir show. Mutlaka izleyin derim. Bir de oturduğunuz koltuğun hareket etmeyen koltuklardan olmamasına dikkat edin.

- Terminator 2: 3-D: Gözlüklerinizi takıp izleyeceğiniz bir show daha. Terminator Arnold bir sinema perdesinde, bir sahnede gözlerinizin önünde. Efektler takibi çok başarılı.

Bir de bütün bunların dışında bizim binmediğimiz ama adrenalin sevenlerin kaçırmaması gereken üç adet ride var:


1. Hollywood Rip Ride Rockit: Six Flags'lere taş çıkarır mı bilmem ama ben binmeye cesaret edemedim bu devasa roller coaster'a. Özellikle yaz sonu Coney Island'da bindiğim Cyclone'dan sonra böyle bir kal geldi bana roller coaster'lar konusunda. Bu arada Cyclone'un 1927'den kalma bir roller coaster olduğunun notunu düşeyim. Yolunuz New York'a düşerse mutlaka bu deneyimi yaşayın (!)

2. Revenge of the Mummy: Bu bir indoor roller coaster'ı. Yani karanlıkta gidiyorsunuz. Indoor roller coaster'a bir kere Almanya'daki Europa-Park'ta hemşiremle binmiştim. (Biz o gün amma çok roller coaster'a binmiştik yahu. Daha mı cesurdum o zamanlar acaba?) Bir daha binmem diyip hiç yanaşmadım.

3. Jaws: Bu bir roller coaster değil. Bir teknede ufak bir gölde giderken köpekbalıklarının saldırısına uğruyorsunuz. Olay bu. Aslında buna binecektik ama hava biraz serindi ve görevliler ıslanma riski olduğunu söyleyince vazgeçtik.

Uzun lafın kısası:

1. Biletler çok ucuz değil gerçi dünyanın hiçbir yerinde theme parklara girişler ucuz değil. Ama internetten alırsanız kapıdaki fiyattan biraz daha az ödüyorsunuz.

2. İçeri bir kere girdikten sonra aktiviteler için para ödemiyorsunuz. Ama parkın kalabalıklığına bağlı olarak aktivite bekleme süresi değişiyor. Mutlaka açılış saatinde gidin ve kalabalıklaşmadan en popüler ride'lara binin.

3. Orlando'nun şehrin göbeğinde bir otobüs istasyonu var. Universal Studios, Magic Kingdom ve Sea World'e buradan kalkan belediye otobüsleri çalışıyor. Yarım saatte de gidiyorlar. Şehir merkezinden ya da kaldığınız otelden taksiyle gitmek de bir seçenek ama 20-30 dolar civarı bir ücret ödeyeceksiniz, aklınızda bulunsun.

4. Universal Studios ve Islands of Adventure için kombine biletler satılıyor. Eğer birkaç günüzünü ayırabileceğinizi düşünüyorsanız o biletlerden alın.

Bizim çocuk "E gördük artık, daha da gitmem" diyor ama ben tekrar gitmek istiyorum. Bu sefer Islands of Adventure'a. Çünkü Harry Potter atraksiyonu açıyorlarmış baharda!!

İyi eğlenceler!

29 Kasım 2009

Episode I: Mission to Orlando

"Şükran Günü'nde Florida'ya gidiyoruz" dediğimde arkadaşlarım Miami ya da Keys'e gidiyoruz zannettiler önce. Kocaman kocaman açılan gözler, Orlando lafını duyunca bir küçüldü pir küçüldü sormayın. Meğer Florida'nın raconu Orlando değilmiş. Hatta bir tanesi suratını ekşitti, abartmıyorum. Ona n'oluyorsa! Sanki onu da beraberimizde götürüyoruz.

Newark Havaalanı'ndan kalkan Continental Airlines'a ait uçak ile başladı yolculuğumuz. Yazın üç saatlik Indiana-New York yolunu arkada az sayıda insan oturduğu için kalkamayan, hostesin 2-3 kişi arka tarafa geçebilir mi anonsu yaptığı pırpır uçakla gittiğimiz için, kocaman 3'er koltuklu, kişisel televizyonlu, Boeing uçağı bana saray gibi geldi. Pilot "bumpy" havadan dolayı yemek servisini hosteslere hemen yaptıracağını açıklayınca gerilen sinirlerim, bizim çocukla birlikte UP filmini izlemeye başlayınca sakinledi. Filmden sonra How I Met Your Mother'ın ilk sezon ilk bölümünü ekranda görüp izlemeye başlamıştık ki (Haaave you met Ted?) yayınımız gitti, pilotumuzdan iniyoruz anonsu geldi. (Continental'ı sevdim sevgili okur. Dönüşte Delta ile geldik, onun televizyonu yoktu ama wireless interneti vardı. **Life is always about trade-offs**)

Orlando'nun diğer küçük nüfuslu Amerikan şehirlerinden pek bir farkı yok sevgili okur. Havaalanından çıkıp şehir merkezine giderken gördüğüm yerleşim şekli, kocaman outletler, sağda solda drive-in restorantlar bana Indianapolis'i çağrıştırdı. Yine de Orlando'nun şehir merkezi Indianapolis'inkinden kat be kat iyi. En azından şehirde belediye otobüsü sistemi var. "Ben bir şehrim" havası hakim. Indianapolis'in öyle bir iddiası bile yoktu. "Eyalet başkentiyim ama çaktırma ben bildiğin köyüm" verdiği en açık seçik mesajdı. (Tabi yerlisi bu hayat tarzını benimsemiş oluyordu genellikle. Mesela Chicago'ya gitmek istediğimi söylediğim bir Hoosier bana orasının kalabalık ve tam bir keşmekeş olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Arabalar üstüne üstüne geliyormuş! İstanbul'u görse ne yapar acaba?)

Indianapolis'in şehir merkezinde yerleşim pek yoktu, etrafa serpilmiş çok fazla restorant yoktu. Orlando öyle değil. İnsanlar şehir merkezinde de yaşıyor. Çok fazla pizzacı var, bar var, barlarda Magic maçı seyreden mavi formalı insanlar var. Tatil zamanı olmasa daha bir hareketli olurdu dışarısı. En azından bende öyle bir imaj uyandı. Otele eşyaları bırakıp karnımızı doyurmaya çıktık. Açık bir kafe bulup içeri daldık, açık bir alışveriş merkezi görüp içeri daldık. İçeriler dolu, dışarılar boştu. Otelin hemen arkasındaki Lake Eola'nın etrafında gezinelim biraz dedik. Tabi ki bir allahın kulu yok. Köpeğinin tuvalet ihtiyacını gideren amca hariç. Biraz yürüdükten sonra başlayan yağmurun ve üzerimize çöreklenen yol yorgunluğunun da etkisiyle otelimize geri döndük.

Sevgili yarim, pek muhterem Lonely Planet kitabıma gömülüp okumaya-düşünmeye-planlamaya, ertesi gün neler yapacağız sorusuna yanıt aramaya başladım.


Lake Eola'dan Görüntüler