film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2024

Hafta #5: American Nightmare + Triangle of Sadness

Hani insan bir şeyler izlemeye hiç zamanı olmadığında sürüyle film-diziye iç geçirip ilk boş vaktinde izleyeceği işlerin hayalini kurar, sonra o yoğun dönemden çıkıp boş zamana kavuştuğunda nereden başlayacağını bilemez? İşte bana tam olarak bu tarif ettiğim şey oldu. Hazırlanacak ders ve notlanacak sınavlar tükenince, izleme listesine eklediğim film ve dizilerle bir süre karşılıklı bakıştık. En sonunda polisiye/gizem sularına geri dönmek adına Netflix'in American Nightmare belgeselinde karar kıldım.

Gerçek suç belgeseli American Nightmare, 2015 senesinde Vallejo, Kaliforniya'da yaşanmış bir ev baskınını odağına alıyor. Baskın, genç çift Denise Huskins ve Aaron Quinn'in, olaysız, sakin, orta sınıf bir mahalledeki evlerinde, bir gece yarısı ansızın uykularından uyandırılmalarıyla başlıyor. Saldırgan, Aaron'ı etkisiz hale getirdikten sonra Denise'i kaçırıp gidiyor. Olay, polise intikal ettikten kısa süre sonra basın da yoğun ilgi göstermeye başlıyor. Hem polisin hem de basının baş şüphelisi Aaron. Fakat Denise, baskından birkaç gün sonra ailesinin evine dönünce şüphe Aaron'dan hızlıca Denise'e kayıyor. Olaydan bir sene önce gösterime girmiş Gone Girl, polisin odağını baskın ve muhtemel şüphelilerden Aaron ve Denise yoğunlaştırmasına sebep oluyor. Gerçekten bir saldırgan var mıydı? Denise bu olayı Aaron'dan intikam almak için mi planladı? Yoksa Aaron ve Denise kamu kaynaklarını israf eden suç ortakları mı? Üç bölümlük belgeselde ilk bölüm Aaron'ın, ikinci bölüm Denise'in anlatılarına odaklanırken, üçüncü bölüm baskına ve olayın çözümüne yer ayırıyor. American Nightmare, kesinlikle bir "kim yaptı" anlatısı değil. Kurgu, benim gibi hikayeyi bilmeyen izleyicileri ilk iki bölümde anlatılanlara şüpheyle yaklaşmaya itiyor. Fakat filmde asıl yerel polisin ve FBI'ın cinsel suçlar hakkında yapılan şikayetleri ve başvuruları ciddiye almaması, bunların doğru dürüst kaydını tutmaması hatta suç kovuşturması sırasında popüler bir filmden yola çıkarak delil yerine ezber ve ön kabullerle hareket etmesi vurgulanıyor. Olaya bakan erkek polislerin dosyayı kapama çabalarına karşılık yaşananları aydınlığa kavuşturan, bu mesleği en çok cinsel saldırganları yakalamak için seçen kadın dedektif oluyor. Belgesel, suç/polisiye türünü özellikle true crime izlemeyi sevenlerin ilgisini çekebilir.  

Öğrencilerle her ay çevrimiçi toplanıp onların seçtiği bir film üzerine konuşuyoruz. Şubat ayı için 2022 yapımı Triangle of Sadness'i izledik. Cannes'dan Altın Palmiye ile ayrılan bu filmi daha önce izlememiştim. 2.5 saat uzunluğuda üç bölümden oluşan film için kısaca yönetmen Ruben Östlund'un toplumsal tabakalaşma eleştirisi diyebiliriz. Bir yandan dünün zengini (old money) ile bugünün zenginini (influencer) yan yana getirmiş diğer yandan lüks tüketim içindeki tüm bu insanlarla hizmet sınıfının tezatlığını ele almış. Hizmet sınıfının da kendi içinde sahip olduğu hiyerarşik yapıyı gözeterek elbette. Filmin başında genç model/influencer çiftimiz Yaya ve Carl'ın ilişkilerinin dinamiğine tanık oluyoruz. Toplumsal eşitsizlikleri aşmak için ileri sürülen (yeni) normların aslında içselleştirilmediğini, dolayısıyla eşitliğe dair tüm sözlerin slogandan öteye gidemediğini anlatan birinci bölümün ardından, Yaya ve Carl dışındaki tüm yolcuların zenginlerden oluştuğu yat seyahatine geçiyoruz. Filmin toplumsal eleştiri kısmı burada başlıyor. Son bölüm, toplumsal roller değişseydi ve kontrolsüz iktidar bir kadının eline geçseydi ne olurdu sorusunu yanıtlayarak seyirciyi uğurluyor. Film hakkında genel düşüncelerime gelecek olursak --çünkü öğrenmezseniz uykularınız kaçacak biliyorum-- (Avrupalı) zengin sınıfa getirdiği eleştiriler artık herkesin malumu değil mi? 21. yüzyılda bu tarz sosyal tabakalaşma anlatıları biraz kolaya kaçmak gibi geliyor. Biz bu dersi bu şekliyle zaten defalarca işlemedik mi Ruben hocam? diye sormak istiyorum. Önceden söylenenlerin üzerine sizin yeni sözünüz nedir? Sosyal tabakalaşmayı Marxist bakış açısıyla eleştiriyorsunuz (tamam), belki ilk aşamada bu tür analizlerin rolü önemli, ama bugün bu ilişkiler çatışmacı lensle (üretim araçlarını ellerinde tutanlar ve diğerleri) indirgenilen yerden açıklanamayacak kadar katmanlı ve karmaşık. Bu kavramları tüketerek "kolay yoldan" para kazanan sadece influencer sınıfı mı? Özetle, toplumsal tabakalaşma eleştirilerinin daha kompleks analizleri hak ettiğini düşünüyorum. Öte yandan, film, şımarık, ücretini ödediği hizmeti vereni de satın aldığını zanneden, her istediğine istediği anda sahip olmayı bekleyen zenginlerin nasıl "cezalandırıldığını" görmek isteyeceklerin ilgisini çekebilir.   

Bunların dışında:

* Dr. Slum izlemeye devam. Bu hafta direksiyonu gizemden romansa kırdılar. Bu benim için endişe verici bir durum. Müessesemiz gelişmeleri takibe devam edecek.

* Netflix'in Ocak ayında programına aldığı sci-fi filmi The Kitchen'a başladım. Öğrencilere güncel teorilerle analiz edecekleri distopik film(ler) arayışındayım. Fakat 40. dakika itibari ile filmle vedalaştık. Asla böyle şeyler yapan biri değildim ama Netflix'e gelen yapımlar konusunda acımasızlaştım. Üçüncü bölümde dizi iptal eden televizyon kanalları gibi davranıyorum. 

* Son olarak bir de ara ara - hemşireme söz verdiğim için- Kübra izliyorum. Şeref ve namusum üzerine yemin etmişim gibi davrandığım için izlemeye devam ediyorum yoksa çoktan bırakmıştım. 

2 Şubat 2024

Hafta #3-4: Frankelda's Book of Spooks + Mr. Monk

Aslında bu yazıyı geçtiğimiz Pazartesi akşamı yayınlamayı hedeflemiştim ama iki haftadır yazı yazacak vakit bulamadım. Bu da yetmezmiş gibi dizi/film izleyecek vaktim de pek olmadı. Dolayısıyla son iki haftada izlediklerimi birleştiren bir yazıyla karşına çıkıyorum sevgili okur. Umarım yokluğumda dünyan dönmeye devam etmiştir.


Geçen hafta bayılarak izlediğim ve muhtemelen tüm sene övmelere doyamayacağım Frankelda's Book of Spooks'la başlıyorum sözlerime. HBO Max'in Meksika'dan renklerine kattığı, stop-motion tekniğiyle çekilmiş bu mini animasyon dizi (sadece beş bölümden oluşuyor) radarıma tesadüfen girdi. Ekim 2021'de Latin Amerika ülkelerinde gösterime girdikten tam iki sene sonra Kuzey Amerika sahnesine çıkan (bundan sonra kısaca) Frankelda, düşük doz hayaletli-canavarlı hikayeler dinlemeyi sevenlerin beğeneceği bir iş. Dizinin kahramanı Frankelda bir hayalet-yazar (ghostwriter). Her bölüm, Procustes ismindeki canavarı uykusundan uyandırma riskini göze alıp, Herneval adındaki büyülü defterinden seçtiği bir hikayeyi anlatıyor. Herneval de çenebaz bir şey. Canavardan deli gibi korkuyor ama bir yandan da onu uyutmayı başaran sihirli bir güce sahip. Bu arada Frankelda'ya da sürekli laf yetiştiriyor. Ama aralarındaki sözlü itişmeleri hep Frankelda kazanıyor ve Herneval'in tüm uyarılarına rağmen hikayesini anlatmaya başlıyor. Hikayelerin merkezinde kendine güvenmeyen, başkalarının yerine geçmek isteyen, alay edildiği için tutkuyla yaptığı hobisini bırakan, diğer bir deyişle toplumsal baskılara karşı koyamayarak "kendi olmaktan vazgeçen" çocuklar var. Frankelda hiçbir hikayede bizi mutlu sonla uğurlamıyor. Son bölümdeyse, korku hikayeleri yazarı Francisca İmelda'nın nasıl Frankelda'ya dönüştüğünü dinliyoruz. Böylece, Frankelda'nın anlatmayı seçtiği beş hikaye ile kendi yaşamı arasındaki bağı da öğreniyoruz. Bölümlerin son birkaç dakikası kamera arkası görüntülerine ayrılmış. Karakterlerin itina ile boyanan heykellerini, yönetmenin çekilecek plan için heykelin kolunu bacağını oynatarak ona hayat verişini, hikayenin geçtiği maketlerin yapımını vs. görüyorsunuz. Halloween'e saklamayı mı tercih edersiniz yoksa saklamadan mı izlersiniz bilmiyorum ama Frankelda'yı 2024 listenize eklemenizi tavsiye ediyorum. 


Bir diğer izlediğim yapımsa Mr. Monk's Last Case oldu. Monk serisine bir veda filmi çektiklerinden haberim yoktu. Ama görünce eski bir dostuma kavuşmuş gibi sevindim. Ne de olsa az mesai yapmadık kendisiyle. Hatta diziden aldığım gazla kütüphanede bulduğum bir-iki kitabını okumuştum. Tüm ekibi bir araya topladıklarını görmek sevindiriciydi. Herkes elbette oldukça yaşlanmış. Hikaye'de Randy ve Natalie eyalet dışına taşınmış, Stottlemeyer ise emekli olmuş. Monk'un hayatında sadece terapisti ve Trudy'nin kızı Molly kalmış. (Trudy'nin bir kızı olduğunu unutmuşum). Film, genç ve gelecek vadeden gazeteci Griffin Briggs'le evlilik aşamasındaki Molly'nin hikayesi ile açılıyor. Randy ve Natalie düğüne katılmak için Kaliforniya'ya geliyor. Fakat Griffin, düğünden birgün önce arkadaşlarıyla gittiği bungee jumping'de yere çakılıp ölünce ekibin bir araya gelişi farklı bir amaca hizmet etmeye başlıyor: Griffin'in katilini bulmak! Mr. Monk, manevi kızı Molly'nin hatırına, tüm eski "ekip arkadaşları" yanındayken son kez sahneye çıkmayı kabul edince olaylar gelişiyor. Film, Covid pandemisi ile dünyanın Monklaştığını vurguluyor. Sürekli ellerini dezenfekte etmek, titizlenmek pandemide yaygınlaştığından beri Monk'un eskiden norm dışı bulunan bu yüzden alay konusu olan kimi özellikleri norm haline gelmiş vaziyette. Dünyanın yaşadığı bu dönüşüm belli ki film fikrinin ortaya çıkmasına yol açmış. Film izleyiciye "Bakın, pandemi sonrası hepiniz biraz Monk oldunuz" diyor. Açıkçası, bu önermeyi yerinde bulsam da tamamen katıldığımı söyleyemeyeceğim. Zira Monk, ellerini sürekli wipe'la temizlemenin çok ötesinde normatif dünyayla uyumlanamayan bir karakterdi. İzlerken Monk'un uyumsuzluğunu örneklendiren kimi özelliklerinin törpülendiği hissine kapıldım. Buna ek olarak, filmin polisiye boyutu dizi standartlarının epey altında kalmış. Cinayetin nasıl işlendiğini tahmin etmenin hiç zor olmaması üstüne katilin kim olduğunu da bilmek büyüyü bozuyordu. Film, Mr. Monk ve ekibini özleyenlerin hasret gidermesi için birebir. Fakat amacınız iyi kotarılmış polisiye izlemekse tatmin edici gelmeyeceğini söyleyebilirim. 

Bunların dışında:

* Netflix'de Kore yapımı Mr. Slump izlemeye başladım. Her hafta 2 bölüm yayınlanıyor. Şimdilik iyi gibi.

* Netflix'e Ocak ayında gelen fakat pek reklamı yapılmayan Boy Swallows Universe izlemeye başladım. İkinci bölüm itibari ile izlemeyi bıraktım. Çok bilmiş çocuk karakter kotamı doldurmuş olmalıyım.  

* Amazon Prime dizilerinden Hizbin Hotel'in iki bölümünü izledim. Sarmadı, onunla da vedalaştık. 

A la semaine prochaine!

28 Temmuz 2023

Zamanda Yolculuk: Yesterday Once More

YESTERDAY ONCE MORE (2023)
Chen Feiyu (Yu Xuan) ve Zhou Ye (Shu Yan)

Hayatınızdaki yerine garanti gözüyle baktığınız, hiç gitmeyecekmiş sanki hep orada duracakmış gibi gördüğünüz ve gündelik yaşamın koşturmacası sebebiyle belki de ihmal ettiğiniz o kişiyi aniden kaybetseniz ne yaparsınız? 

Çin yapımı Yesterday Once More, hayatın rutinine kapılınca birbirlerine hoyratça davranmaya başlayan ve aralarına mesafe giren iki sevgilinin, birbirlerini sonsuza dek kaybetme ihtimali ile yüzleşince göze aldıklarına odaklanan fantazi-romantik-dram türünde bir film. Seneler önce henüz çocuk yaştayken Yu Xuan'ın (esas erkek) doğum gününde tanışan fakat kısa süre sonra yolları ayrılan ikili, birbirlerinden habersiz geçirdikleri uzun yılların ardından bir düğünde karşılaşır. Artık ikisi de birer yetişkindir. Yoksul ve yalnız bir çocukluk geçiren Yu Xuan oyuncak tasarımcısı olmuş, Shu Yan (esas kadın) ise ailesinden gizli yürüttüğü pastacılık kariyeriyle meşguldür. İşinde ilerlemeyi ve günün birinde kendi dükkânını açmayı hayal eder. Hızlandırılmış şekilde geçen birkaç senenin ardından ikiliyi gündelik dertlerin ve tasaların içine gömülmüş görürüz. Yu Xuan, vefat eden babasının borçlarını ödemesini isteyen mafyöz kılıklı alacaklılar kapısını çaldığından beri dertlidir. Yaşadığı parasal sorunları sevgilisinden gizlediği gibi ondan zihnen ve bedenen uzaklaşmıştır. Aralarına giren mesafenin farkında olan Shu Yan, gelişmeleri kaygıyla izler. Bu hengamede devam ederlerken, ikisinin de hayatını derinden etkileyecek bir olay yaşanır ve hikâye asıl buradan sonra başlar. 

Film, «hayatınızın bir gününü tekrar yaşama fırsatınız olsa neyi farklı yapardınız?» sorusunu soruyor. O pişmanlık duyduğunuz anın biraz öncesine gidebilseniz mesela? Sevgili olma ve birbirinden soğuma çok hızlı geliştiği için ikili arasındaki çatışma biraz zorlama gelebilir. Eğer dayanır ve nispeten sıkıcı ilk yarım saati atlatırsanız, çiftin büyüsünün ve filmin naif havasının içine giriyorsunuz. Zaman yolculuğu teması filme her ne kadar bilimkurgu özelliği yüklese de bu filmin kuvvetli yanlarından biri asla değil. Aslında bu konuda iddiası olduğunu ileri sürmek de mümkün değil, dolayısıyla bu durum pek göze batmıyor. Film, aşk, öfke, pişmanlık, keder, yas gibi duygularla ve söz konusu bu duyguların insanları dönüştürme gücüyle ilgileniyor. Görüntü yönetmenliği filmin güçlü yanlarından biri: oldukça başarılı bir iş çıkarmışlar. Başrol oyuncuları Chen Feiyu (Yu Xuan) ve Zhou Ye (Shu Yan)'nin kimyası tutmuş. Fakat ben Zhou Ye'ye özel olarak bayıldım zira bir duygudan diğerine geçtiği sahnelerde harikuladeydi. Filmi, «ver bünyeye pozitifi» diyen ve ikinci şanslara inanan herkese tavsiye ederim.  

Künye:
Yesterday Once More (2023)
Yönetmen: Lin Xiao Qian
Yıldız Karnesi: ***

17 Temmuz 2023

Kore'nin meşhur dört kadını: «Blackpink»

Netflix

BTS ile K-pop dünyasına hızlı bir giriş yaptıktan (ve kimi şarkılarını loop'a alıp defalarca dinledikten) sonra ünü Kore sınırlarını aşmış bir diğer K-pop grubu Blackpink radarıma girdi. Aslında albümlerini doğru dürüst dinlemişliğim yok lakin Netflix grubun belgeselini tavsiye edince dedim neden olmasın?

Blackpink her ne kadar Kore menşeili bir müzik grubu olsa da üyelerinin sadece biri - o da Jisoo- Kore'de doğup büyümüş. Aslen Koreli olan ana vokal Rosé, Avustralya'da yetişmiş. Jennie ise annesiyle birlikte uzun yıllar Yeni Zelanda'da yaşamış. Grubun Koreli olmayan tek üyesi ise Tayland asıllı Lisa. En çok Instagram takipçisi olan üye de o. 96 milyon kişi tarafından izlenmek nasıl bir duygu, merak etmedim değil. (Gerçi Google araması sonucu Instagram'da en çok takipçisi olan kişinin 597 milyonla Cristiano Ronaldo olduğunu öğrendikten sonra gözüme biraz az gözüktü. [Yazar burada şaka yapıyor efendim])   

Blackpink: Light Up the Sky 2016'da grubun ilk defa tanıtımının yapıldığı basın toplantısı ile başlıyor. Dev bir ekranın önündeki podyuma yüksek topuklu ayakkabıları ile çıkan dört genç kadın, biraz mahcup, kendilerine güven duymadıkları her hallerinden belli bir edayla basın mensuplarına gülümsüyor. Bu mütevazi başlangıcın ardından üç sene sonrasına gidiyor ve ödüllere doymayan, müzik listelerini alt üst eden, ünü Asyadan Kuzey Amerika'ya yayılmış bir Blackpink ile karşılaşıyoruz. Geçen zaman, popülerlikleri ile birlikte özgüvenlerini de artırmış. 

Belgesel, arşiv görüntülerinin dışında üyelerin bireysel çekimlerde anlattıklarına ve grup halinde yaptıkları sohbetlere dayanıyor. Aile geçmişleri, K-pop endüstrisi ile tanışmaları, 4-6 yıl arası değişen eğitimleri, bu sürecin fiziksel ve duygusal anlamda yıpratıcı yanlarını dinliyoruz. Dokuz kişilik bir kız grubu kurmaya niyetlenen şirketin günün sonunda yola dört kişiyle devam ettiğini, Jennie'nin birlikte eğitim aldığı birçok kişinin bu süreçte elendiğini öğreniyoruz. Aslında karşımızda günde on dört saat süren yoğun bir eğitim programından geçmiş bir dolu gencin arasından sıyrılarak başarıya ulaşmış bir avuç insan var. Diğerlerine ne olduğu ise meçhul. 

Belgeselin araladığı bir başka kapı ise gelecek kaygısı. Fazla üzerinde durulmamasına rağmen üyelerin kimi cümlelerinde (bir sahnede Rosé bu işi yapmaya daha ne kadar devam edeceklerini bilmediğinden bahsediyordu) yer yer hissedilen bir duyguydu bu. Her üyenin yetenekleri de farklı. Enstrüman çalmak, şarkı sözü yazmak BTS üyelerinden de gördüğüm kadarıyla «emeklilik» zamanı geçiş yapılabilecek hem de kişiyi müzik sektöründe tutmaya devam edecek yetenek ve beceriler. Ama her üyede var mı, bilinmez. Belgeselde bu çabayı gösterdiğini izlediğimiz tek kişi Rosé oldu. 

Peki grup üyelerinin kişiliğini tanıyabildik mi? Biraz evet. Kendini izleyiciye en az açan kişi Jisoo'ydu. Lisa bana fazlasıyla (BTS) Jungkook vibe'ı verdi. Hem en iyi dansçı olması hem de afacan karakteri sebebiyle. Jennie kendinden bahsetmekten hoşlanmadığını belirtti. Onu da bu anlamda biraz Suga'ya benzettim. Hatta belgeselin bir yerinde «bazen kızgın ya da yorgun görünüyorum ama aslında bu benim mutlu surat ifadem» dediği zaman neyi kastettiğini çok iyi anladım. Rosé ise kendini geliştirmeye açık ve hevesli biri olarak yer etti zihnimde.   

Grubun kendi iç dinamiklerine dair pek bir şey öğrendiğimizi söyleyemem. BTS'in aksine bir liderleri olmadığından, yaşı en büyük olan Jisoo'nun yeri geldiğinde ablalık ettiğinden bahsediyorlar. Kavgalar, tartışmalar, çatışmalardan ise pek söz edilmiyor. Farklı karakterde birçok insanın bir araya gelmesi çatışmayı da beraberinde getirir oysa. Üstelik üyelerin hayranlardan (hatta işbirliği yapmaya meraklı markalardan) gördüğü ilgi eşit seviyede değilken egoların birbiri ile vuruşması kaçınılmaz. Açıkçası, birlikte yemek yedikleri ve gelecekten söz ettikleri, hayal kurdukları (40 yaşı ulaşılmaz gördükleri ve biraz alayla bahsettikleri) kısacası kendi hallerinde oldukları o son sahne gibi çekimlere daha fazla yer verilmesini isterdim. Zira bu tarz çekimler üyelerin uyguladığı oto-sansüre rağmen «ulaşılmaz/star» imajlarının ötesine geçerek onları ete kemiğe büründürüyor. Belgeseli, Blackpink veya K-pop endüstrisine ilgi duyan, bu konuda yeni şeyler öğrenmeye heves edenlere tavsiye ederim. 

Künye

Blackpink: Light Up the Sky (2020)

Yönetmen: Caroline Suh

27 Ocak 2016

Kuzu: Bir Varmış Bir Yokmuş



2014 Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Film seçilerek ödüllendirilen, Kutluğ Ataman'ın senaryosunu yazıp yönetmenliğini üstlendiği Kuzu, Erzincan'ın köyünde yaşayan iki çocuklu yoksul bir ailenin hikayesini anlatıyor. Pastoral ve karlı bir coğrafyada geçen filmde, İsmail ve Medine beş yaşına gelmiş oğullarını sünnet ettirmeye karar verir ama Medine'nin bir isteği vardır. Tüm köyü davet edecekleri ve et ikram edecekleri bir sünnet töreni yapmak ister. Kocası İsmail ise isteksizdir. Sünnet sebebiyle tüm ilgi ve alakanın odağına birden bire Mert'in oturması, evin kızı Vicdan'ın kardeşini kıskanmasına sebep olur. Ablasının duygularından bihaber Mert, onun anlattığı masalları dinledikçe düğün için kesilecek bir kuzu bulması gerektiğine iyice inanır. Filmin altını çizdiği ama derinlemesine irdelemediği konuların başında sünnet mevzusu geliyor. ABD'de dönen tartışmaların Türkiye'ye hiç uğramadığı, kültürel bir pratik olarak genel geçer bir kabule sahip sünnet uygulaması, ülkemizde "erkekliğe" geçişin ilk adımı olarak görülüyor ve törenlerle kutlanmaya layık bulunuyor. Filmin, sünnete atfedilen bu değerin toplumdaki kadın-erkek ilişkisini nasıl kurduğunu sorgulamak gibi bir derdi yok. Enerjisini toplumun ikiyüzlü ahlakçılığını masaya yatırmaya harcayan Kuzu, izleyici hiç beklemediği bir yerden vuruyor. Aile fertleri arasında en sığ çizilen karakter ise baba İsmail. Filmin gidişatını etkileyecek birkaç hamlesi dışında göstermesi gereken bir varlığı yok gibi. Film İsmail'in neyi neden yaptığını anlatmak bile istemiyor sanki. Umursamıyor. Medine'nin durumu ise biraz daha farklı. Hakkını arayan bir kadın olarak ona az çok derinlik bahşedilmesine rağmen altı fazla doldurulmamış isyanı havada kalıyor. Film, iyi işlense hikayeyi zenginleştirecek toplumsal baskı, ikiyüzlülük, kadın-erkek ilişkisi, komşular arası rekabet gibi konuları aralara serpiştirmekle yetinmiş. Kuzu'nun en güzel yanı ise çocuk oyuncuları. Hikayenin farklı yerlerinde sırtladıkları filmi bitiş noktasına kadar büyük bir başarı ile taşıyorlar. Basit bir öykü ve minimalist bir anlatım ile yola çıkan Kuzu, "bir varmış bir yokmuş" masallarına gönderme yaparcasına öne çıkan tarzıyla eğlenceli bir seyirlik sunuyor.

Kuzu (2014)
Kutluğ Ataman 
Yıldız Karnesi: ***

18 Ocak 2016

Nadide Hayat: Ritminiz Bir Kere Bozulmaya Görsün!


Hayatın norm kabul edilen bir ritmi var malumunuz. Doğup büyüyor, okula gidiyor, (erkekseniz ve hikayeniz Türkiye gibi militer bir kültürde geçiyorsa) askere gidiyor, evleniyor, çoluk çocuğa karışıyor ve en nihayetinde ölüyorsunuz. Tabii herkesin hayatı bu ritme uymuyor. Bazısı boşanıyor, bazısı hiç evlenmiyor, bazısı evleniyor ama hiç çocuk yapmıyor, bazısı da ne yazık ki zamanından önce ölüyor. Hayatın ritmi içinde önüne konan hedefleri birer birer geçerken ve sıra tam dizinin "emeklilik döneminde yeşeren torun sevgisi" adlı bölümüne gelmişken bir anda partneri ölen, çocukların çoktan ayrıldığı evlerinde bir başına kalan, hayatın ritmini erken kaybedenler var bir de. İnsana birey olduğunu unutturan koşuşturmacaların ardından elde var yalnızlık ile baş başa kalanlar. Önlerinde uzanan vadesi meçhul hayatı hangi kaba dolduracaklarını bilemeyenler onlar. Sudan çıkmış bu balıklar şimdi ne yapacaklar?

2 Ocak 2015

Accused: Hukuk, Toplumsal Normlardan Soyutlanabilir Mi?


Orijinal ismi Lucia de B. olan ve gerçek bir hikayeyi konu edinen Accused, Hollanda'nın bu seneki Oscar yarışı temsilcisi. Üstelik, geçtiğimiz günlerde açıklanan ve dokuz filmi içeren kısa listeye de kalmayı başarıp birçok kişiyi şaşırttı. Filmin konusu kısaca şöyle: Hollanda'da bir hastanede hemşirelik yapan Lucia, yaşanan bir bebek ölümünden sonra, hastanenin ön ayak olduğu polis soruşturmasının merkezine oturtulur. Daha önce çalıştığı hastanelerden derlenen bilgiler sonrasında, dört hastayı kasten öldürmek, üç hastayı iste öldürmeye teşebbüsten hakkında dava açılır. Ömür boyu hapis cezasıyla yargılanan ve kısa süre içinde hayatı cehenneme dönen Lucia, masumiyetini kanıtlayabilecek midir?       

19 Aralık 2014

Filmekimi: Haftalar Sonra Gelen Ikinci Yazı

Filmekimi'nde izlediğim filmlere dair yorumlarıma kaldığım yerden devam ediyorum. Yine üç filmden bahsedeceğim. Zaten toplamda altı film seyretmiştim. Yani bu ikinci ve son kısım. Bu sefer Alice Rohrwacher'ın yönettiği Mucizeler, Dardenne kardeşlerin filmi İki Gün Bir Gece ve Ruben Östlund'un yazıp yönettiği Turist hakkında bir şeyler söylemek niyetindeyim. Yazdığım önceki Filmekimi yazısına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.

13 Aralık 2014

Altın Küre 2015 Adayları


Hollywood Foreign Press Association (HFPA) tarafından verilen ödüllerin dağıtılacağı 72. Altın Küre (Golden Globe) ödül töreni 11 Ocak 2015 akşamı Kaliforniya'da düzenlenecek. Törenin sunuculuğunu üçüncü kez Tina Fey ve Amy Poehler ikilisi yapacak. Sinema dalındaki adaylıkları kopyaladığım listedeki filmleri izledikçe üzerini kırmızı ile işaretleyeceğim. Önümüzdeki sene ilk üç-dört ay içerisinde ödevi tamamlamayı umuyorum.

Edit: Kazananları altlarını çizmek suretiyle işaretledim.

6 Aralık 2014

Unutursam Fısılda: Her İnsan Kendi Mezarının Bekçisidir


Geçtiğimiz hafta bir gündüz seansında, sinemada film izlemeyi evde dizi izlemekle eş tutan bir grup insan (ve onların susamayan çeneleri) ile birlikte, Çağan Irmak'ın son filmi Unutursam Fısılda'yı seyrettim. Irmak'ın tüm işlerini izlememiş olsam da, Ulak izlediklerim arasında en sevdiğim filmiydi, değişmedi (diğer izlediklerim Babam ve Oğlum, Dedemin İnsanları ve Issız Adam). Bir dönem hikayesi anlatan Unutursam Fısılda, gençliğinde sahnelerde fırtına gibi esen pop müzik sanatçısı Ayperi'nin (Hümeyra), seneler sonra baba evine dönmesi ile başlıyor. Kendi evine haciz gelen Ayperi, tüm geçmişini tek bir valize sığdırıp, bir zamanlar ailesi ile yaşadığı, artık sadece ablası Hanife'nin (Işıl Yücesoy) oturduğu eski evine gidiyor. Onun gelişine öfkelenen Hanife'nin tepkisinden anlıyoruz ki Ayperi, sadece eski evine değil, hesabı görülmemiş geçmişine de dönüş yapıyor.

2 Aralık 2014

Begin Again (2013)


Müzisyen sevgilisi Dave (Adam Levine)'in albüm çalışmaları için New York'a gelen, kendisi de müzisyen olan Greta (Keira Knightley) için işler hiç umulmadık bir şekilde gelişir. İngiltere'de Dave ile birlikte geçirdiği günlerin yerini, Manhattan'daki geniş tavanlı gösterişli dairede geçireceği yalnız geceler alır. Her şeyi bırakıp evine dönmeye karar verdiği akşam, tüm planlarını etkileyecek müzik yapımcısı Dan (Mark Ruffalo) ile tanışır. Karısından ayrı yaşayan, kızıyla doğru dürüst bir ilişkisi bulunmayan Dan'in de kendi geleceği için Greta gibi birisine ihtiyacı vardır. Birbirlerindeki yaraların farkına varmadan başlayan ortalıkları, yeni bir başlangıç yapmalarına yardımcı olacak mıdır? 

28 Kasım 2014

Filmekimi 2014: Haftalar Sonra Gelen Bir Yazı

Filmekimi'nde izlediğim filmleri, ''geç olsun ama güç olmasın'' hissiyatı ile iki post altına toplamak istedim. Yazmayınca, filmlerin içeriğini unutuyorum sevgili okur. Hem belki bu yapımları henüz izlememiş olanların bir fikir oluşturmalarına yardımım dokunur belli mi olur? Bu yazıda, tümü 2014 yapımı olan, ve izlediğim filmler arasında en beğendiğim üç filmi ele alıyorum.



Leviathan: Andrey Zvyagintsev'in Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışan, festivalden En İyi Senaryo ödülü ile dönen filmi Levithan, Filmekimi'nde en beğendim filmlerden biri oldu. Günümüz Rusya'sında geçen film, kendi halinde yaşayan, sıradan bir adamın devletle giriştiği mücadeleyi konu ediniyor. Eski Ahit'te geçen ve deniz canavarı anlamına gelen Leviathan, otoritenin insanlara karşı nasıl da ''canavarlaşabileceğinin'' bir anlatısı aslında. Denize kıyısı olan çorak ve soğuk bir coğrafyada, oğlu ve karısı ile sade bir hayat süren araba tamircisi Kolya'nın önemli bir derdi vardır. Belediye başkanı, evinin bulunduğu araziyi istimlak etmek üzeredir. Avukatı ve aynı zamanda yakın arkadaşı olan Vladamir'in Moskova'dan yardıma gelişi, belediye ile olan mücadeleyi etkileyeceği gibi, Kolya'nın pamuk ipliğine bağlı ailevi ilişkilerini de kökünden değiştirecek fitili ateşler. Alevlerin arasında kalan Kolya'nın yaşadıkları şu gerçeği fısıldar bize: Hakikat diye bir şey yoktur, çünkü güç hakikati inşa eder. Filmin en akılda kalıcı performanslarından birini, denetimsiz otoritenin vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkan belediye başkanı Vadim rolündeki Roman Madyanov sergiliyor. Leviathan, adaletsizliğin ve fakirliğin kol gezdiği bir ortamda, vodka kadehlerinin eşlik ettiği yalnız ve çaresiz insanların karamsar ve dokunaklı bir anlatısı.

Leviathan
Andrey Zvyagintsev 2014
Yıldız Karnesi: ****


Mommy: Xavier Dolan ile tanışmama vesile olan Mommy, bir anne-oğul dramı. Diane, düşük gelirli işlerde çalışıp zar zor geçinen, genç ve güzel bir kadındır. Hiperaktif ve duygusal gel-gitlerle dolu oğlunu, rehabilitasyon merkezinden çıkarıp yanına almak zorunda kalınca dünyası epey sarsılıyor. Kocasının ölümü ile omuzlarına binen ebeveynlik yükü, tek başına altından kalkılacak gibi değil, zira oğlu Steve idare etmesi kolay bir evlat değil. Birbirini doğru dürüst tanımayan anne-oğulun sancılı dünyasına yuvarlanmış buluyoruz kendimizi. Karşı komşuları esrarengiz Kyla'nın, ürkek adımlarla bu dünyaya dahil olmasıyla, tüm duygu katmanlarında yol alacağımız sıkı bir yolculuğa çıkıyoruz. Dolan'ın film müzikleri ve ekran tercihleri ile aktarmayı başardığı karakter psikolojisi, filmin sunduğu ekstra güzellikleri oluşturuyor. Başrol oyuncularının müthiş uyumu ile iyice güçlünen ve Cannes'dan Jüri Ödülü ile dönen filmi izleyip, Dolan'ın hikaye anlatıcılığına hayran kalmamak pek mümkün değil.      

Mommy
Xavier Dolan 2014
Yıldız Karnesi: ****


İnsanları Seyreden Güvercin: Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan'ı alan bu filmi düşününce aklıma gelen ilk şey şu: ''Enteresan bir filmdi.'' Alışık olduğum hikaye anlatımlarından fersah fersah uzak bir yapım. Yüzleri boyalı, ifadesiz, mimiksiz insanlar diyarında, filmden ziyade bir tiyatro sahnesini andıran dekorun önünde geçen film, birbirine eklenmiş skeçlerden oluşuyor. Film, yaşama dair bir kaçınılmazla, yani ölümle açılıyor. İnsanın nerede olursa olsun değişmeyen gerçeği, ölürken yalnız oluşu. Üstelik bu kader sadece ölüm anıyla sınırlı değil. Ağır bir yalnızlık duygusunun sindiği film, her koşulda değişmeyen bir gerçeği haykırıyor: ''insan dediğin yalnızdır, en büyük kalabalıklar içinde bile!'' Sembolizmden fazlasıyla nasiplenen filmin tüm göndermelerini anladığımı söylemem mümkün değil. Hatta büyük olasılıkla çoğunu anlamadım. Hele İsveç tarihine referans verildiğini düşündüğüm sahnelerin neyi temsil ettiğini epey merak ettim. Anlayıştan ziyade hissedişle izlediğim filmi çok sevdiğimi belirtmeden geçmeyeyim. Düşününce kulağa saçma gelebilir: insan anlamadığı bir şeyi sevebilir mi? Ama oluyor işte. İnsanları Seyreden Güvercin, benim için nefis bir seyirlikti. Karşısına geçip uzun uzun baktığım, çizgilerin ne anlam ifade ettiğini tam anlayamasam da renklerin uyumundan, çizgilerin kıvrımından bir şeyler hissederek beğendim soyut bir tablo gibi.

A Piegon Sat on a Branch Reflecting on Existence
Roy Andersson 2014
Yıldız Karnesi: ****

27 Kasım 2014

Sadece Sen (2014)

Beni bu yerli sinema merakım bitirecek sevgili okur. Vasat olduğunu bile bile, yine de merakıma yenilerek, ne çok yapım izledim ben bu sene. Bu tarz filmlerin tek bir ortak noktası oluyor genelde. Ağlak senaryolarıyla izleyiciyi dramın kollarına bırakıp, dökülen gözyaşları ile doğru ortantılı olacağı düşünülen hazza oynamak. Sadece Sen de türünün bir örneği olarak tarihteki yerini almış bulunuyor. Yönetmenliğini Hakan Yonat'ın üstelendiği filmin konusu kısaca şöyle: Gündüzleri evlere su servisi yapan, geceleri ise bir otoparkta bekçi olarak çalışan Ali (İbrahim Çelikkol), otoparkta işe başladığı ilk gün Hazal (Belçim Bilgin) ile tanışır. Hayata küsmüş gibi davranmayı ifadesiz bir yüzle sürekli sağa sola bakmak zanneden Ali, Hazal'ın kör olduğunu anlamakta gecikmez (ifadesiz ama zeki!). Otoparkta Ali'den önce çalışan yaşlı bekçi ile dizi izleme alışkanlığı edinmiş Hazal (bu pratik nasıl oluşmuş hiç anlamadım), dizileri bu sefer Ali ile beraber izlemeye başlar. Eski boksör olduğunu ama bir şekilde bu sporu bıraktığını öğrendiğimiz donuk Ali ile sevgi pıtırcığı, her daim mutlu Polyanna Hazal'ın sevdası da böyle başlar. Aslında Ali ve Hazal'ı enteresan bir hikaye ile avucunun içine alan senaryo, ne yazık ki malzemesini iyi kullanamıyor. Kağıt kadar düz çizilen karakterleri sebebiyle ulaşacağını düşündüğünüz Ali-Hazal muhasebesine de bir türlü varamıyor. İstanbul'da yaşayan kör bir kadın olarak tıkır tıkır evinden işine giden, kaldırımlarda seken, toplu taşımayı rahatça kullanan Hazal karakteriyle verilen ütopik(!) hava da filme tuz biber ekiyor. Adaptasyon olduğunu filmin sonunda öğrendiğimiz senaryo, yerel kültürün gerçekleri ile örtüşseymiş; Ali-Hazal ilişkisi üzerine de biraz daha kafa yorulsaymış, daha nitelikli bir yapım ortaya çıkabilirmiş.  

Sadece Sen
Hakan Yonat 2014
Yıldız Karnesi: **  

17 Kasım 2014

Chef (2014)


Friends müdavimleri Jon Favreau'yu hatırlayacaktır. 3. sezonda Monica'yı tavlamak için epey uğraş veren, amacına ulaştıktan bir süre sonra Ultimate Fighting Champion'da dövüşme sevdası yüzünden onu kaybeden multimilyoner Pete Becker idi kendisi. O zamandan beri içinde bulunduğu işlere pek ilgi göstermemiş olmalıyım ki onca aradan sonra Chef filminde çıktı karşıma. Yazıp yönettiği ve bir de başrolü üstlendiği film, orta yaşa gelmiş bir şefin yeniden kendini keşfetmesini ve oğluyla olan kopuk ilişkisini tamir etme çabasını anlatıyor. Miami'de yenilikçi ve cesur bir şef olarak ünlenen ve California'ya transfer olan Carl Casper (Favreau), zaman içinde yenilikçi tarafını rafa kaldırıp risk almaktan kaçınan patronu Riva'nın (Dustin Hoffman) denetiminde sürekli aynı menüleri çıkaran bir şefe dönmüş. Yaratıcılığını destekleyecek ortamı bir türlü bulamasa da aynı yerde çalışmaya devam eden Carl, ailevi ilişkilerinde de başarılı değil. Eski karısıyla yaşayan oğlu Percy, Carl'ın öncelikler listesine bir türlü giremiyor. Bu yüzden birlikte geçirdikleri onca zamana rağmen değişmeyen bir şey var: bir türlü yakınlaşamıyorlar. Ünlü bir yemek eleştirmeninin restoran ziyareti sonrası kaleme aldığı yazı alışagelmiş düzenlerine çomak sokuyor.

Filmin izleyiciye gerçeklik duygusu aşılamada bazı sorunları olduğunu düşünüyorum. Zira Carl'ın hayatının alt üst olduğuna bir türlü inanası gelmiyor insanın. Bunda en büyük pay, senaryonun ne yöne doğru gideceğini -önceki benzer formüllerden ezberlediğimiz için belki de- tahmin etmemiz sanırım. Üstelik filmin diğer belkemiğini oluşturan baba-oğul çatışması epey üstünkörü işlenmiş. Gerçi bu durum, filmin tamamını düşününce şaşırtıcı gelmiyor. Neticede müzikleri ve esprileri ile eğlendirmekten başka bir amaç gütmeyen bir yapımla karşı karşıyayız. İşin ilginç yanı beklentilerinizi fazla yükseltmezseniz filmi eğlenceli bulmanız, hatta arada sırada kendinizi gülümserken yakalamanız gayet mümkün. Filmi izlenesi kılan bir diğer özellikse tanık olduğunuz enfes yemek görüntüleri. Favreau bu sahnelerde gerçek bir şefe dönüşüyor. Aldığı özel dersler (filmin sonunda akan yazıların bitmesini beklerseniz hocasıyla tanışıyorsunuz) epey işe yaramış zira gerek bıçağı tutuşu ve sebzeleri doğrayışı gerekse eti kesişi ile yarattığı kırk yıllık şef imajı muazzamdı. Yemek sahnelerinin hemen hemen hepsinde iç geçirmeniz kuvvetle muhtemel olduğundan filmi asla ama asla boş mide ile izlemeyin!

Chef
2014 ABD
Yönetmen: Jon Favreau
Yıldız Karnesi: ***

10 Kasım 2014

What If (2013)

Başrollerini Daniel Radcliffe ile Zoe Kazan'ın paylaştığı İrlanda-Kanada ortak yapımı What If (Türkiye'de vizyona giren ismiyle Ya Aşksa?) senenin kalburüstü romantik komedilerinden biri. Önceki ilişkisinden kalbi kırık ayrılan ve sosyal yaşama sırtını dönen Wallace (Radcliffe), en yakın arkadaşı Allan'ın (Adam Driver) verdiği parti nedeniyle insan içine karışmak zorunda kalır. Görev icabı geldiği evde buzdolabı magnetleriyle oynayıp patetik aşk mesajları yazarken Allan'ın kuzeni Chantry (Kazan) ile tanışır. Kendisi gibi partiden sıkılmış görünen Chantry ile karşılıklı esprilerle başladıkları sohbet, Wallace'ı saklandığı kabuğundan çıkarır. Partinin sonuna doğru Chantry'e iyice ısınmış olan Wallace tahmin etmediği bir engele takılır: Chantry'nin birlikte yaşadığı bir sevgilisi vardır. Birbirinden etkilenen bir kadın ve erkek işe aşkı karıştırmadan arkadaş olabilir mi? Oluruz dedikleri vakit en çok kimi kandırmış olurlar; birbirlerini mi, üçüncü kişileri mi, yoksa sadece kendilerini mi? Arkadaş mı sevgili mi ikileminin beyazperdede işlenmemiş yeni bir hikaye olduğunu söylemek zor. Yine de filmin aşk üçgeni klişesine girmeyen, iyi kötü karşıtlığı oluşturmadan ilerleyen bir hikayesi var. Aşk, insanın kendini hiç düşünmediği (selfless) bir duygu hali mi yoksa tam aksine bencilin (selfish) teki olduğu bir durum mu sorusuna belki de (kendi klasmanında) en dürüst yanıtı veriyor. Tabii bu sözümden filmin derin varoluşsal meselelere değindiği anlamı çıkmasın. Eleştirel bir bakış ya da durumun siyah-beyazdan ziyade komplike yapısına dair bir vurgu da mevcut değil. Chantry'nin yaşadığı gelgitlerin yeterince iyi aktarılmaması filmin temel sorunlarından biri. Wallace'ın her duygusundan haberdarken Chantry'nin neler hissettiğini anlamak için serpiştirilmiş bazı ipuçlarını takip etmek zorunda kalıyoruz. Bu eksiğe rağmen başrol oyuncularının uyumu ile güçlenen anlatım, izleyeni sıkmadan filmin sonuna kadar taşıyor. İkili hatrına filmin ''klişeler, ben geliyorum!'' havasındaki son kısmını da hoşgörü ile karşılıyorsunuz. Daniel Radcliffe'in Harry Potter'dan çok daha fazlası olduğuna A Young Doctor's Notebook'un ilk sezonundaki performansıyla ikna olmuştum. Filmde de Wallace'ın duygularını ve karamsarlığını izleyiciye aktarmada çok başarılıydı. Zoe Kazan ise Ruby Sparks'da olduğu gibi romantik komedilerin yeni Meg Ryan'ı olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Adam Driver'a bir türlü ısınamamış olsam da Chantry'nin kızkardeşi Dalia rolündeki Megan Park ile Adam'ın sevgilisi Nicole rolündeki Mackenzie Davis'i çok beğendim. What If dört dörtlük bir romantik komedi olmasa da hikayesi, karakterleri ve de müzikleri ile kurduğu dünyanın seyirciyi yakalayan bir tarafı var.


What If
2013 İrlanda - Kanada
Yıldız Karnesi: ***

27 Mart 2014

Thumbs Down: İki Film

Endless Love (2014)

Şubat ayında gösterime giren Endless Love (Sonsuz Aşk) liseden yeni mezun iki gencin aşk hikayesini konu edinen romantik bir dram. Epey bilindik, hatta klişeleşmiş bir hikayesi var. Zengin aile kızı Jade (Gabriella Wide) ile tamirci babanın oğlu fakir ama gururlu David'in (Alex Pettyfer) hikayesi liseden mezun oldukları gün başlıyor. Ağbisinin ölümünden sonra ailesi içine kapanan Jade, lise hayatını babasının denetiminde ders çalışarak geçirdiğinden tek bir arkadaş bile edinememiş. Okuldaki silik varlığının David hariç kimse farkında değil. Ölen ağbisinden devraldığı, babasının elinden çıkma kariyer planında sosyalleşmeye hiç vakti yok Jade'in. Ama hayat planları altüst eden bir şekilde ilerliyor ve ikilimiz aşk yaşamaya başlıyor. Bundan sonrası ezbere bildiğimiz, kızının geleceğini düşünen aşırı korumacı baba ile fakir, genç, tecrübesiz ama herkesin içini titrecek sevgisi ile babaya rakip oluşturan David'in çatışmasında yaşanıyor. İzleyeni heyecanlandıracak bir tarafı bulunmayan bu tanıdık metin üzerinden ilerleyen film, ilgimizi ayakta tutacak herhangi bir yenilik de sunmuyor. Yan hikayeler (babanın kontrol manyaklığı, annenin evliliğinde yaşadığı sorunlar, Jade'in küçük ağbisinin varolma mücadelesi, vs.) oldukça güçsüz ve sadece yan hikaye olmak için oraya eklenmiş gibiler. Jade ile David arasındaki uyum fena değil, ama basmakalıp karakterlerin içinde harikalar yaratmaları da zaten mümkün değil. Temel hikaye Dirty Dancing'i hatırlatsa da film bahsettiğim sebeplerden dolayı lime lime dağılıp elinizde kalıyor.  

Yıldız Karnesi: **

Barefoot (2014)
Türkiye'de henüz gösterime girmemiş olan Barefoot bu senenin bir diğer romantik yapımı. Başrollerde Felicity'nin Ben'i (Scott Speedman) ile en son Mildred Pierce'da izlediğim Evan Rachel Wood var. Zengin ailesi ile arası bozuk, mafyöz tiplere kumar borcu yapmış, zamanında hapse girmiş ve şartlı tahliye edilmiş, şimdi bir akıl hastanesinde yerleri silip para kazanan Jay (Scott Speedman) ile hastaneye yatırılan Daisy (Evan Rachel Wood) arasında filizlenen aşkın konu edildiği Barefoot -kısmen de olsa- bir yol filmi. Jay ailesi ile arasını düzeltmek için erkek kardeşinin düğününe gitmek üstelik yanında bir de kız arkadaş götürmek mecburiyetinde kalınca çareyi Daisy'i yanına almakta buluyor. Hayattan izole şekilde, sadece televizyon izleyerek büyüyen Daisy'nin dışarıdaki hayatla karşılaşmasını ve adaptasyon sorununu komediye çevirelim mantığıyla hareket eden film bu noktadan sonra tam bir ''Kezban Paris'te''ye dönüşüyor. Sanki bu izole yaşam bir ''köyden indim şehre'' vakasıymış, hiçbir psikolojik ve duygusal dışavurumu yokmuş gibi ''olan biteni anlamıyorum ama çok sevimliyim, çok naifim ve çok masumum'' üzerinden ilerlemeye çalışıyor. Tek gecelik ilişkilerin adamı olan Jay için ''dış dünyanın kirletemediği kadın'' halini alan Daisy, ''yaramaz erkeği etkileyen masumiyet'' alt metniyle üstümüze üstümüze geliyor. Filmin dramdan ziyade komediye evrilen bir senaryosu var. Hikayenin çıkış noktasıyla farklı olmaya çabalayan film, enkaza dönmekten kendini kurtaramıyor.

Yıldız Karnesi: **

24 Mart 2014

August: Osage County (2013)

2008 yılında Pulitzer ödülü kazanmış aynı isimli tiyatro oyunundan senaryolaştırılan August: Osage County, trajik bir olay sonucu Oklahoma'daki anne evinde bir araya gelen aile fertlerinin geçmişle ve birbirleriyle hesaplaşması üzerine kurulu bir aile draması. Violet (Merly Streep) ile orta yaşa gelmiş üç kızının birbirleriyle olan sorunlu ilişkilerinin masaya yatırıldığı film, hayallerini gerçekleştirmenin, kendi ayakları üzerinde durabilmenin kısacası bireyselliğin fazlasıyla önemsendiği Amerikan toplumunda aile kavramını irdeliyor. Her biri farklı anlamlarda yalnız olan kalabalık bir aile var filmde. İlaç bağımlısı Violet, ailesinden uzakta yaşamayı seçmiş büyük kızı Barbara (Julia Roberts), kendinden başka kimseyi düşünmeyen ortanca kızı Karen, ve gitmeyi değil kalmayı seçmiş küçük kızı Ivy ailenin asıl üyeleri. Bir de bu aileye evlilik yolu ya da kan bağıyla eklemlenmiş aile fertleri var. Violet'in kız kardeşi Mattie Fae, kocası Charles ve oğulları küçük Charles; Karen'in yavuklusu Steve ve Barbara'nın kocası Bill ile kızları Jean bu geniş aile kadrosunu tamamlıyor. Kirli çamaşırların ortaya döküldüğü, hasıraltı edilen sırların açığa çıktığı bu aile toplaşması, yaşanan ufak çatışmalar üzerinden bireyleri dürüst olmaya davet eden bir ortam hazırlıyor. Tabii dürüstlük kimilerinin ağzında acımasızlığa, kin duygusuna ve intikam almaya dönüşüyor. Bu uğurda kalpler kırılıyor, onarılması zor yaralar açılıyor. Senaryo, tren vagonları misali birbirine eklemlenmiş pek çok çatışma üzerinden ilerliyor. Hemen hemen bütün çatışmaların merkezindeyse Barbara var. Kaçmakla suçlanan ama iş Violet ile çarpışmaya geldi mi diğerleri çil yavrusu gibi dağılırken dimdik ayakta duran kişi Barbara. Annesi ile yaşadıklarından devraldığı enkazı kendi kızına yaşatmaktan korkan ve her başı sıkışanın sırrını pasladığı dert küpü de Barbara. Filmin en sevdiğim sahnesi yemek masasında toplanan aile fertlerinin, ilaçlarla kafayı bulmuş Violet'in estirdiği sert rüzgarlar eşliğinde hayatlarının belki de en zorlu yemeğini yemeğe çalışmasıydı. Filmin kadrosuna da değinmeden geçmeyeyim çünkü güzel bir topluluk kendileri. Streep ile Roberts'ı zaten yazmıştım. Bunların dışında ekipte Ewan McGregor, Dermot Mulroney, Benedict Cumberbatch, Margo Martindale, Chris Cooper, Juliette Lewis ve Julianne Nicholson var. Bu yardımcı kadro arasında bütün ekipten rol çalan ve bir adım öne çıkan isim Benedict Cumberbatch'den başkası değil. Sherlock hayranı olduğum için söylemiyorum bunu. Anasının kakıp durduğu, sakar, kendine güveni olmayan (yani Sherlock'un birebir zıttı) Charles rolünde eni topu üç düzgün sahnesi olmasına rağmen çok başarılıydı. Hatta 12 Years A Slave'deki unutulmaya mahkum, silik performansının yanında parıl parıl parlıyordu. Merly Streep'in performanı da hayranlıkla izledim lakin filmde benim gönlümü asıl çalan kişi Julia Roberts oldu. Ödül sezonu favorim de kendisiydi ama kısmet değilmiş. Sıkıntıdan patlayacağımı düşünerek izlemeye koyulduğum ve beklentimi tersine çıkaran August: Osage County karakterleri üzerine yoğunlaşan, düşük tempolu bir aile draması. Türün sevenleri kaçırmasın derim.

August: Osage County
2013 ABD
Yönetmen: John Wells
Yıldız Karnesi: ***1/2

4 Mart 2014

Philomena (2013)

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bu sene Oscar Ödülleri'nde En İyi Film Adaylığı alan dokuz filmden altısı (yani üçte ikisi - matematiğim çok iyidir) gerçek hayat hikayesinden uyarlanmış. Bazıları yayımlanmış bir kitaba, bazıları da kitaplaşmamış gerçek hikayelere dayanan bu filmler arasında American Hustle, the Wolf of Wall Street, 12 Years A Slave, Captain Phillips, Dallas Buyers Club ve Philomena var. İrlandalı yaşlı bir kadın olan Philomena Lee'nin (Judi Dench) hikayesini konu edinen Philomena, elli yıl evlat özlemi çeken bir annenin çocuğunu bulmak umuduyla çıktığı yolculuğu anlatıyor. Burada hem fiziksel hem de zihinsel bir yolculuktan bahsediyoruz. Hikayeyi kitaplaştırmak arzusundaki gazeteci Martin Sixsmith (Steve Coogan) ile birlikte İrlanda'dan Amerika'ya uzanan bu hayat hikayesinde Philomena, kendi geçmişiyle yüzleşip içhuzuruna kavuşmaya çalışıyor. 1950lerin Katolik, dindar ve muhafazakar toplumsal yapısı üzerinden inanç, günah, ahlak vs. gibi kavramları sorgulayan filmin epey hüzünlü ve güçlü bir hikayesi var. İzlerken filmin yapmaya çalıştığı ahlaki çıkarımları gayet iyi anlıyorsunuz. Ama gelin görün ki film izleyiciyi aptal yerine koyup bu mesajı sonlara doğru Martin üzerinden dikte etme ihtiyacı hissetmiş. O kısım hem gereksiz kaçmış, hem eğreti durmuş hem de ne gerek var Philomena'nın rolünü çalmaya dedirtiyor. Steve Coogan ile Judi Dench'in kimyası güzel tutmuş. Lakin naif ve naifliğinden dolayı yer yer komik olan Philomena karakteri biraz üstünkörü ele alınmış gibiydi. Karakter analizinden ziyade yaşananlara odaklanan Philomena duygusal konusu ile dikkatleri üzerine çeken bir yapım. Yine de beklentilerinizi fazla yüksek tutmayın derim. 

Philomena
2013 İngiltere-ABD-Fransa
Yönetmen: Stephen Frears
Yıldız Karnesi: ***

2 Mart 2014

12 Years A Slave (2013)

Bu sene En İyi Film kategorisinde Oscar'ı kucaklayacağına birçok eleştirmenin kesin gözüyle baktığı 12 Years A Slave (bu akşam sonucu öğreneceğiz), ülkenin kuzeyinde ailesiyle birlikte özgür bir hayat yaşarken köle tacirleri tarafından kaçırılıp Güney'deki çiftliklerden birine satılan Solomon Northup'ın hayat hikayesinden uyarlanmış bir yapım. Kaçırıldıktan sonra gemiyle güneye gönderilen Solomon, köleleri çırılçıplak soyup alıcıların önünde vitrine çıkaran, çocuklu aileleri parçalamaktan kaçınmayan, her bir köle bedeninin taşıdığı parasal değerle gözleri kamaşmış bir tüccarın kurduğu pazarda yeni sahibiyle tanışıyor. Aşağılanmak, şiddet görmek, güneşin altında saatlerce çalışmak gündelik pratikleri oluyor. Üstelik kendi bedenine yönelmiş şiddetin yanında, zulüm gören diğer bedenlere tanıklık etmeye zorlanıyor. Bütün bu olup bitenin ortasında tutunduğu tek bir dal var: hayatta kalabilme arzusu. Ne olursa olsun kurtulacağına dair umudunu kaybetmeden hayatta kalmaya çalışıyor Solomon. Çünkü yaşadıkları karşısında elinden gelen sadece bu. İngiliz yönetmen Steve McQueen, dönemin toplumsal şartlarını köle bir adamın gözünden, üstelik hiçbir ajitasyona yer vermeden anlatmayı seçmiş. Köleliği Hıristiyanlıkla meşrulaştıran hatta kölelerine İncil okuyan çiftlik sahiplerini öcüleştirmemiş. Filmin en sadist köle sahibi Edwin Epps'i (Michael Fassbander) bile kimi zaman zayıflık belirtileri gösteren bir karakter olarak sunmuş. 1853 yılında yayımlanan ve Solomon'ın hatıralarını anlattığı orijinal kitap ve film arasındaki farklılıkları kitabı okumadan söylemek zor. Elbette arayanın Mevlasını bulduğu bir dönemde yaşıyoruz. İnternetin bir köşesinde bu karşılaştırmayı yapmış bir yazı eminim ki vardır. Araştırmadığım için kurgu mu gerçek mi bilmiyorum ama filmde Brad Pitt'in canlandırdığı karakterin Kanadalı çıkmasını epey yerinde buldum. Genelde bu tarz filmlerde vuku bulan ''white man's burden'' görevine -kısmen- atılmış bir çelme gibi geldi. (Belki de kendimi kandırıyorum) En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar'ı için yarışan Lupita Nyong'o gayet akıcı bir performansa sahip. Bu sene ödül sezonunun da gözbebeği oldu. Filmdeki oyunculuğunu beğensem de adaylar arasında favorim olmadığı da bir gerçek (aç parantez-bu kategoride oyum Julia Roberts'a-kapa parantez). En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ı için yarışan Michael Fassbander ise bu kategorideki favorim. Ödülün Jared Leto'ya gideceği az çok belli olsa da bu akşam bir sürpriz yaşanmasını can-ı gönülden diliyorum. Tarihi bir drama filmi olan 12 Years A Slave, Amerikan toplumunda insan ilişkilerini şekillendiren en önemli yapısal meselelerden birinin geçmişine inen ve bunu konuyu dağıtmadan ve karakteri acındırmadan yapan bir film.

12 Years A Slave
2013 ABD
Yönetmen: Steve McQueen
Yıldız Karnesi: ****     

26 Şubat 2014

Dallas Buyers Club (2013)

Kanadalı yönetmen Jean-Marc Vallée'nin son filmi Dallas Buyers Club, izleyiciyi AIDS hastalığının ortaya çıkıp yaygınlaştığı 1980lere götürüyor. Başlangıçta eşcinsel hastalığı olarak yaftalanan AIDS üzerinden Amerikan toplumuna dair pek çok irdeleme yapan film, gerçek bir hayat hikayesinden esinlenilerek yazılmış. Hikayenin sahibi Teksaslı Ron Woodroof (Matthew McConaughey) rodeo yarışları, seks ve uyuşturucu üçgeninde hayat sürdüren bir adam. AIDS teşhisi konduktan sonra hayatı değişiyor. Ölümcül bir hastalığı olduğu fikrine alışmaya çalışırken toplumsal hayattan dışlanan ve doktorların 1 aylık ömür biçtiği Ron büyük bir kararlılıkla hastalığı ile mücadeleye koyuluyor. Dallas Buyers Club, hem Ron Woodroof üzerinden başarılı bir karakter incelemesi gerçekleştiriyor hem de AIDS hastalığı üzerinden dönemin ilaç politikasına ve hastalığın toplumsal boyutuna dair çıkarımlar yapıyor. Homofobik Ron Woodroof'un çoğunluğu eşcinsellerden oluşan hasta grubuyla olan iletişimi ve yaşadığı kırılmalar izleyiciye Rayon (Jared Leto) tarafından aktarılıyor. Bir de son derece gereksiz bulduğum, hikayenin medikal tarafını anlatmak için hiç de ihtiyaç duyulmayan doktor Eve Saks (Jennifer Garner) var. Bu sene Ron ve Rayon rolleriyle Altın Küre dahil olmak üzere pek çok ödülü kucaklayan Matthew McConaughey ile Jared Leto'nun performanslarına söyleyecek sözüm yok. Yine de Rayon'un yalapşap aktarılan hatta yer yer araçsallaştırılan karakterinin detaylandırılmasını tercih ederdim. Trans kimliği ve üstünkörü aktarılan ailevi problemlerinden fazlası olmalıydı Rayon. Jennifer Garner'ın karakterini feda edip yan hikaye olarak sadece onu anlatabilirlerdi mesela. Dallas Buyers Club gerek konusu gerek oyunculuğu ile bu senenin izlemeye değer yapımlarından biri. If Istanbul'da kaçırdıysanız vizyon tarihini (7 Mart) sakın kaçırmayın.

Dallas Buyers Club
2013 ABD
Yönetmen: Jean-Marc Vallée
Yıldız Karnesi: ***1/2