kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2021

Savcı Polisiyesi: Hatırla!


Aksiyon dolu sayfalarını hızla çevireceğiniz polisiye gerilimle birkaç saat geçirmek ister misiniz?

Su Tunç'un yazdığı Hatırla! geçtiğimiz sene Kristal Kelepçe Ödülleri sayesinde haberdar olduğum bir ilk roman. Polisiye türlerinden alışık olduğumuzun aksine, romanın başkahramanı genç bir savcı olan Ethem. Medya tarafından "Ebeveyn Katili" lakabı takılmış bir seri katili yakalamaya çalışıyor. Cinayetler seneler önce işlenmiş ama polis katilin kimliğini tespit edememiş. Seneler sonra, tam da Ethem'in Cinayet Soruşturmaları Bürosu'na atandığı dönemde benzer cinayetler işleniyor. Böylece Ethem'in kişisel hikayesi ile bağları bulunan eski soruşturma dosyası tekrar açılıyor ve ipuçlarının peşinde macera başlıyor.

Romanın hızlı gelişen, okuyanı sıkmayan bir hikaye örgüsü var. Merak unsuru iyi kotarılmış, kısa bir süre sonra kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Her şey gözünüzün önünde film izler gibi canlanıyor. Roman uzun tasvirler yerine ağırlıklı olarak diyaloglardan oluşuyor fakat kimi diyaloglar anlatılan sahnenin duygularını oluşturmaktan uzaktı. Bazı yerlerde ise oldubittiye getirildiğimi hissettim. Ayrıca hayatını bir seri katili yakalamaya adamış Ethem'in seri katillerin psikolojileri hakkında Ekin'den "ders" dinlemesi gibi anlamsızlıklar vardı. Teorik olarak yazılıp çizilmiş her şeyi bu göreve gelmeden yalayıp yutmasını beklerdim. Öte yandan dünyasına çabucak gireceğiniz, içinde kaybolacağınız ve dünya yansa elinizden bırakmayacağımız bir roman okumak isterseniz "Hatırla!" bu işi ziyadesiyle yapan kitaplardan.

Künye:
Hatırla!
Su Tunç (2020)
Doğan Kitap
348 sayfa

27 Ağustos 2021

Bir Osmanlı Polisiyesi: Divina'nın Bileziği


Türkiye Polisiye Yazarları Birliği, 2020 Kristal Kelepçe ödüllerinde Yılın Polisiye Ödülünü Ayfer Kafkas'ın yazdığı Divina'nın Bileziği'ne vermişti. Kitabı, bu seneki Polisiye Challenge çerçevesinde, son bir sene içinde yayınlanmış yerli polisiye kategorisinde okudum. Romanın hem geçtiği dönemin ruhunu yansıtan, hem de gizemli hikaye kurgulayan bir anlatı ortaya koyduğunu düşünüyorum. Gerçi ben tarihçi değilim ve hikaye edilen dönemin "tarihi gerçekliği" ile ne kadar örtüştüğünü bilmiyorum. Bu "gerçeklik" mevzusu (polisiye dışındaki türler de dahil olmak üzere) tarihi anlatılarda her zaman alınan bir risk. Belki dönemi iyi bilmediğimden, belki üzerinde asıl durduğum şey bu olmadığından, belki de kitap işini iyi yaptığından, yazar beni Osmanlı döneminde geçen bir anlatı okuduğuma ikna etti. 

Hikâye, balık tutan çocukların dere kenarında bulduğu bir kadın cesedi ile başlıyor. Cesedin kimliğinin teşhisinin ardından Hafiye Eşrefzade İdris Bey'in hem bu kadının merkezinde bulunduğu büyük gizemi, hem de katilini ortaya çıkarma çabasını izliyoruz. Tanıkları sorguluyor, ipuçlarını değerlendiriyor, yardımcısı zabit Musa Bey ile istişareler ediyor. Bu cinayet kovuşturmasının arka planında ise Osmanlı bürokrasisindeki kişisel ilişkiler, siyasi yozlaşma ve savaşın yarattığı ağır toplumsal koşullar yer alıyor. Yazar, katilin kimliğini son demlere kadar başarıyla koruyor.   

Romana yönelteceğim tek eleştiri, Hafiye İdris Bey karakteri ile ilgili. Kendisi çok ama çok zeki, külyutmaz bir adam. Adeta yerli Sherlock. Yardımcısı Musa Bey ise Watson kadrosundan hikayeye dahil olmuş. Musa ipuçlarını doğru düzgün çözemezken (oysa ki Elementary, Musa!) Hafiye hiçbir zorlukla karşılaşmıyor. Ne herhangi bir çıkmaza giriyor, ne de ipuçlarını yanlış değerlendirip olmadık bir rotaya sapıyor. Her şey tıkır tıkır işliyor. Hatta öyle ki romandaki bir çok yan karakterden önemli ipuçları topluyor. Bu ipuçları ise yan karakterlerin boşboğazlıkları sebebiyle anlattıkları "gereksiz" bilgilerden elde ediliyor. Yani overlok makinası İdris Bey'in ayağına geliyor. Hatta tüm evren Hafiyenin bu cinayeti çözmesi için işbirliği yapıyor. 

Divina'nın Bileziği gizem unsurunu son safhaya kadar korumasını başaran, akıcı bir dile sahip, sürükleyici bir roman. Aynı zamanda, Hafiye Eşrefzade İdris Bey serisinin ikinci romanı. Kızıl Şebeke ismini taşıyan ilk roman, yine İnkılap Kitabevi tarafından 2019'da basılmış. Romanda ilk kitaba ufak tefek göndermeler yapılsa da hikayenin sürprizi hiçbir şekilde açık edilmediğinden bir sıralama yapmadan gönül rahatlığıyla ikinci kitabı okuyabilirsiniz. 

Künye
Ayfer Kafkas (2020)
İnkılap Kitabevi 
208 sayfa

25 Ağustos 2021

Sözde Kızlar


kadrajı yatay düzenlemem gerektiğini akıl edememişim

"Peyami Safa ile Bir Yaz" kapsamında ikinci romanı da bitirmiş bulunuyorum. Konusu kısaca şöyle: Mütareke yıllarında geçen hikayede kahramanımız Mebrure, Manisa'nın Yunanlar tarafından işgal edilmesinin ardından zor zamanlar geçirir. Babası işgal kuvvetlerince tutuklanmıştır ve akıbeti bilinmemektedir. Mebrure babasını aramak amacıyla İstanbul'a gelir ve akrabalarının Şişli'deki evinde kalmaya başlar. Konağın hanımı Nazmiye, kızı Nevin ve oğlu Behiç'tir. Bir de Rum hizmetçileri bulunur. Konaktakilerin düzenli verdiği davetler ile ağırladığı küçük bir arkadaş grubu vardır. Roman, babasının akıbetini araştıran Mebrure'nin konak sakinleri ve arkadaş grubundakilerle kurduğu ilişkileri ele alır. 

Sözde Kızlar, akademik eleştirilerde sıkça dile getirildiği üzere mutlak iyi ve mutlak kötü karakterlerin olduğu bir anlatı yapısına sahiptir. Peyami Safa, içki, müzik/dans, cinsellik gibi "Batılı" zevklere sahip İstanbullu kızların karşısına Mebrure'yi yerleştirir. Mebrure, evdekilerin aksine karşı cinse duyduğu bedensel istekleri dizginlemesini bilen bir kadındır. Üstelik Anadolulu olması onu yazarın gözünde değerli kılan bir özelliktir. Ülke siyaseti ile ilgilenir ve Batılı becerilere (piyano çalmak) sahip olmasına rağmen Batılılaşmanın sınırını çizmesini bilir (içki içmemek, bekaretini korumak). Benzer şekilde romandaki erkek karakterler de mutlak iyi ve kötü olarak ikiye ayrılır. Evin genç erkeği Behiç bedensel zevklere olan düşkünlüğü ile Batılılaşmanın dozunu kaçırmış bir düşkündür, anlatıcı için adeta bir utanç kaynağıdır. Onun karşısında ise ülke dertleri ile dertlenen, "Sözde Kızları" asla tasvip etmeyen, göğsü Anadolu aşkı ile dolu faziletli iki genç erkek vardır: Nadir ve Fahri. İnşa ettiği bu zıtlıklarla yetinmeyen Peyami Safa, "Sözde Kızlar"a yaptıkları hatalar sebebiyle bedel ödetmekten geri kalmaz. Safa, romandaki en büyük cezayı anlatılan bir elim olayın kadın failine keserken, erkek faile ise daha insaflı davranır. 

Sözde Kızlar, erken Cumhuriyet döneminde özellikle kadın okurlara verilen öğütleri görmek, dönüşen toplumsal koşullar altında cinsiyet normlarının nasıl muhafaza edilmeye çalışıldığını anlamak açısından iyi bir örnek teşkil ediyor. Öte yandan bugün bulunduğumuz noktadan yıllar öncesine dönüp bakmamızı mümkün kılarak hem toplumsal yapının değişime karşı direncini hem de değişimin kaçınılmazlığını hatırlamamızı kolaylaştırıyor.

25 Temmuz 2021

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Okul kütüphanesinden aldığım kopya ve notlarım arzı endam ederken

Bu yazın ilk Peyami Safa romanını bitirmiş bulunuyorum. Sinema uyarlamasını bulmak umuduyla Youtube'da biraz dolanırken fark ettim ki kitabın ne çok incelemesi çekilmiş! Yüz sayfalık romanı dört dakikada özetleyen bir versiyonu bile var. Amacım bunca özete bir yenisi eklemek değil elbette. O yüzden kitabın konusundan kısaca bahsedip, neler düşündüğüme geçeceğim. 

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, on beş yaşındaki genç bir erkeğin hastalığı sebebiyle yaşadığı içsel yolculuğu anlatıyor. Birinci şahıs tarafından aktarılan hikayede ana karakter, annesiyle yoksul bir mahallede yaşar (muhtemelen Fatih tarafları). Uzak akrabası olan bir paşanın Erenköy'deki köşküne gidip gelir. Aralarındaki yaş farkına rağmen Paşa ile kurduğu bir dostluğu vardır. Paşanın kızı Nüzhet'e aşıktır. Aslında uzun süredir beslediği duyguların ne olduğunu yeni yeni anlamaktadır. Roman boyunca başta Nüzhet olmak üzere köşktekilerle yaşadığı kırılgan ilişkiyi, moral bozukluğunun fiziksel bir rahatsızlığı nasıl körükleyebildiğini ve "sağlam olmama" halinin insan psikolojisine yaptığı etkiyi dinleriz. 

Peyami Safa'ya yöneltilen en büyük eleştirilerden biri romanlarında modernleşme sürecindeki toplumu Doğu-Batı ikiliğine indirgeyerek ele alması, Batı'yı temsil eden karakterleri mutlak kötü ve ahlaksız olarak tasvir ederken, Doğu'yu temsil eden karakterleri mutlak doğru ve erdemli olarak çizmesidir. Bu romanda söz konusu indirgemeciliğe tam anlamıyla rastlamadım ama Safa'nın bu yöndeki düşünce yapısına dair ufak tefek ipuçları görmek mümkündü. Örneğin, Paşa ile arasının açılmasına sebep olan yemek sahnesi buna iyi bir örnek teşkil eder. Yemekte sıkı bir Fransız hayranı olan Paşa (ve Nüzhet'le evlenmek isteyen doktor Ragıp) imparatorluğun savaşa Almanya'nın müttefiki olarak katılmasının ardından sokaktaki Fransızca tabelaların -Almanlara yaranmak amacıyla- siyaha boyanmasını eleştirir. Ana karakter ise Türkçe yerine başka bir dilde tabela yazılmasına karşı çıkar. Buna karşılık Paşa ve doktor Fransızca'nın gündelik dildeki yaygın kullanımını savunur. Doktor, Türkçe'nin yetersizliğinden dolayı reçeteleri bile Fransızca yazmaktadır. Muhataplarının argümanlarını "kozmopolit," "alelade Tanzimat fikri" olarak çerçeveleyen ana karakter, Nüzhet'ten destekler bekler ama o da "Batıcıların" tarafını tutar. Üstelik yemekte Paşa öfkesine hakim olamaz ve ana karaktere hakaret eder. Ana karakterin "düşüşü" tam da bu yemekten sonra başlar.

Söz konusu Doğu-Batı meselesine dair başka vurgular da mevcuttu. Örneğin ana karakterin hastalığının ismi sürekli Fransızca telaffuz edilir ya da hastanedeki doktorlar onun anlamayacağını düşünüp kendi aralarında Fransızca konuşur. Nüzhet, Doğu-Batı ikileminde bir tarafı temsil etmekten ziyade ana karakterin duygusal durumunu etkileyen (en az hastalığı kadar kuvvetli) bir role sahip gibi görünür. Gerçi yaptığı seçimlerle bu ikilemin neresine oturacağını tahmin etmek zor değil ama romanın asıl derdi bu değildir. Peyami Safa, romanın son kısmında, tedavisi yıllarca süren hatta uzuv kaybetme tehlikesi taşıyan bir hastalığa sahip olmanın kişi üzerinde yarattığı psikolojik etkilere daha fazla odaklanır. Modernleşme tartışmalarının kıyısından dolaşan romanın esas meselesi hasta psikolojisini deşifre etmektir.   

Romandan iki alıntı:

 "Büyük bir hastalık geçirmeyenler her şeyi anladıklarını iddia edemezler."

 "Bu sefer demir parmaklıklı kapıdan bahçeye girerken, Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna            doğru, ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürken, camlı kapıların garip beyazlıkla gözlerime vuran ve içimde korku ile karışık yuvarlanan parıltıları arasında o dehlize girerken, yalnız değilim." 

25 Ocak 2020

Fatma Aliye - Hayattan Sahneler


Osmanlı'nın toplumsal yapısına dair Tanzimat fermanı ile başlayan tartışmaların önemli bir bölümünü "kadın hakları" meselesi oluşturur. Toplumsal hayattan soyutlanmış olmaları, giyim-kuşamları, evlilikte kadın-erkek ilişkileri gibi konular, özellikle zengin ailelerin iyi eğitim almış kızları tarafından tartışılmaya başlanır. Dolayısıyla, bu konular üzerine kalem oynatan Fatma Aliye'nin, Osmanlı devlet adamlarından Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı olması hiç şaşırtıcı olmasa gerek. (Küçük bir not: Ahmet Cevdet Paşa'nın bir diğer kızı Reya, Şerif Mardin'in annesidir) Fatma Aliye'nin, 1898-1900 yılları arasında Hanımlara Mahsus Gazete'de tefrika edilen eseri Levâyih-i Hayat bildiğimiz anlamda bir roman değil. İsimleri Fehame (ululuk), Mehabe (heybet, hürmet), Sabahat (güzellik, letafet), İtimat (güvenme) ve Nebahat (şeref) olan ve birbirlerine akrabalık bağıyla bağlı beş kadının yazdığı mektuplardan oluşan romanın bir hikaye bütünlüğü yok. Birtakım ortak temalar üzerinden dertleşme, fikir alışverişinde bulunma gibi gayeler ağır basmış. Böylesine kısa bir kitaptan beklenemeyeceği üzere, karakterlerin derinlikleri de yok. Ama hepsinin o döneme ait evlilik ve eşler arasındaki ilişkilerin seyrine dair ortalama görüşlerden farklı düşündüğünü anlıyoruz. Bu beş kadından üçü evli, ikisi ise bekâr. Evli olanlardan biri son derece mutlu, diğer ikisi ise bir o kadar mutsuz. Mutsuz olanların evliliklerinin akıbetine dair öngörüleri ise birbirinden farklı. Evli olmayanlar ise evlenince başlarına gelecek olanın, hayalini kurduklarının aksine, tanık oldukları ilişkilere benzeyeceğini düşünüyor. Burada yine toplumsal sınıf ve kadının ekonomik gücü devreye giriyor ve zengin olanın evlenmeme ihtimali üzerinde durulurken, geçim gücüne sahip olmayanın ise başka çaresi olmadığının altı çiziliyor. Bir diğer göze çarpan mesele ise eğitim. Belki de bugünün bile ilerisinde bir görüşle, erkeklerin eğitimli olmasının evliliklerinde sorumluluk alcakları ve eşlerine "kötü" davranmayacakları anlamına gelmediğini ima ediyor. O dönemin evlilikleri ile kadın-erkek ilişkisine eleştiriler yönelten, kadın deneyimlerini farklılaştıran sosyal sınıfa dikkat çeken (ve ilginç bir şekilde kesişimselliğe değinen) Hayattan Sahneler, modern düşünceyi Cumhuriyet ile başlatan ana akım (ezber) anlatılara inat, Osmanlı kadınları arasında yayılan feminist düşünce ve tartışmalara ışık tutuyor.   

Fatma Aliye - Hayattan Sahneler (Levâyih-i Hayat)
Beyaz Balina Yayınları, 2019
Günümüz Türkçesi: Tülay Gençtürk Demircioğlu 

29 Ocak 2016

Vedat, Tefo ve Perde!


Polisiye türüne dair ilgimin gelişmesinde başrol canım anneannem Mübeccel'e aittir. Daha ortaokul öğrencisiyken, hemşiremle onda kaldığımız sömestr tatillerinde birlikte izlediğimiz Cinayet Masası (Murder, She Wrote) ile yerli polisiye İz Peşinde dizileri ve kitaplığından aşırıp okuduğum Agatha Christie romanlarıyla bu türe merak salmama yol açan oydu. Yaşım ilerleyince kitap alışverişinin istikameti değişti. Bu sefer ben alıp okuduğum polisiyeleri anneanneme götürmeye başladım. (Bir dönem aile içinde ciddi kitap trafiğimiz vardı. Benim Mübeccel'e verdiğim kitap kuzen Şuşu'dan çıkar, onun anneme verdiği kitap ise Mübeccel okuduktan sonra bana gelirdi. Araya hemşiremin kitapları da karışınca trafik hepten çıldırır, hangi kitap kime gitmiş takip edemezdik.) 90 yıllık yaşamına ne çok kitap, ne çok polisiye sığdırdı canım Mübo'm. Heyecanına bizi de dahil edip. Aramızdaki yaş ve jenerasyon farkına rağmen konuşacak ortak dil bulmayı hep başarırdık zaten.

20 Ocak 2016

Arjantin'den Türkiye'ye Uzanan Bir Yol: Ölü Kızlar


"Kızların kemiklerini toplamak, bir araya getirmek, onlara ses vermek ve sonra da nereye gitmeleri gerekiyorsa oraya doğru özgürce koşmalarına izin vermek." (sf. 42)

21 Aralık 2015

Kısa Bir Hikayeye Kaç Karakter Sığar?


"Türkiye'nin Tek Polisiye Yayınevi" sloganıyla yola çıkmış Labirent Yayınları uzun süredir radarımdaydı. Butik yayınevlerinin karşılaştığı zorlukların anlatıldığı bir Sabitfikir yazısını okuduktan sonra, hem yerli bir polisiye yazarıyla tanışmak, hem de yayınevine destek olmak amacıyla ilk alışverişimi yaptım. Her biri ayrı ayrı ilgimi çeken Pipo dizisinden, Suphi Varım'ın kaleminden çıkma Karanlıkta İki Ceset'i seçtim. Dünya Kitap Dergisi 2014 Polisiye Ödülü'nü Algan Sezgintüredi (hatırlatma: daha önce blogda yazdığım Katilin Şahidi'nin yazarı) ile paylaşan Karanlıkta İki Ceset, 1800ler İzmir'inde geçiyor. Serkomiser Cevdet Sami'nin, işlenen çifte cinayeti aydınlatabilmek için yardımına başvurduğu özel dedektif Sokratis Eliseos'la birlikte şehri adım adım geziyoruz. Hem şehrin yerlilerini tanıyor, hem de sokaklarını arşınlıyoruz. 19. yüzyıl Smiryna'sına birbirinden farklı pek çok karakterle yedirilmiş hikayeyi okurken, etnik ve kültürel çeşitliliğin, liman kenti İzmir'deki hareketli yaşamın, gelen ve gidenlerin yarattığı devirdaimin ortasında muhtemel katillerin peşinde sürükleniyoruz. Suphi Varım'ın kısa sayılabilecek polisiye öyküsünde çok fazla yan karakter var. Bu karakter bolluğu, hikayenin içine girmeyi de epey zorlaştırıyor. Bir karakterden diğerine atlayan, sonra en başa dönen anlatıda sürekli geri dönüp "bu kimdi?" sorusuna yanıt aramanız gerekiyor. Karakterler rastgele seçilmiş değil, hikaye örgüsünde birbirine bir şekilde bağlı ama hiçbirine derinlik katılmadığı için aralarındaki bağ zayıf kalmış. Benzer bir durum ana karakter olan özel dedektif Sokratis Eliseos için de geçerli. Hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Serkomiser'e yardım eden bu özel dedektif başka ne tür davalara bakmaktadır? Nasıl para kazanmaktadır? Osmanlı polisine neden yardım etmektedir? Hani bir Mr. Monk durumu olmasına razıyım ama öyle bir altyapı dahi yok. Sanki yazar Osmanlı arkaplanına, İzmir'in o dönemki etnik ve kültürel yapısını aktarmaya daha fazla önem vermiş, onu yansıtmak istemiş. Ama bu şekilde hem karakterlere hem de hikaye örgüsüne yeteri özeni gösterememiş. Ortaya da sürükleyiciliği olmayan, okuru fazla heyecanlandırmayan, onu karakterler arasında kaybeden bir hikaye çıkmış. Karanlıkta İki Ceset maceram hüsranla sonuçlansa da, Türkiye'de polisiye edebiyat üzerine uzmanlaşan butik bir yayınevinin olması son derece heyecan verici. Polisiye edebiyatı tutkunları için güzel bir de haber var. Labirent'in hazırladığı, Algan Sezgintüredi, Celil Oker, Ahmet Ümit, Sevin Okyay gibi pek çok kalemin yazılarının yer alacağı ve iki ayda bir yayımlanacak polisiye dergi 221B, Ocak 2016'da görücüye çıkmaya hazırlanıyor. Heyecanla bekliyorum!

Yazar: Suphi Varım
Yayınevi: Labirent
Yıldız Karnesi: **

24 Haziran 2015

Yaz Okuma Listesi


Bu sene doğru düzgün kitap okuyamadım. Neyi okumak için aldıysam bıraktım. Başladığım tüm kitaplar yarıda kaldı. Hatta bazılarında yarıyı bile göremedim. Goodreads'i en son ne zaman açtığımı hatırlamıyorum bile. Tüm bu gelişmeler ışığında yaptığım analizlerden elde ettiğim verilerle kendime bir Yaz Okuma Listesi hazırlamaya karar verdim. Liste tamamen kadın yazarlardan oluşuyor. Gerçi kendimi tanıyorum, her an istisna yapabilirim (Mahir Ünsal Eriş'in kitabını hala okumadım mesela). Listeyi oluştururken uzun uzadıya düşündüm desem yalan olur. Epeydir okunmayı bekleyen kitap yığınını eşeleyip, gözüme ilk ilişenleri seçtim. Bu sebepten, herhangi bir tema çerçevesinde oluşturulmuş bir listeden ziyade her telden çalan eklektik bir liste görünümünde. Roman, hikaye ve anlatı olmak üzere üç farklı türü kapsıyor. 

1. Tezer Özlü- Çocukluğun Soğuk Geceleri: Bu kitabı geçenlerde aldım, daha kitaplık bekçiliği kadrosuna ataması bile yapılmadı. YKY arka kapaktaki tanıtım yazısında Özlü için "nostalji prensesi" demiş. Prenses kelimesini görmek tüylerimi diken diken etmeye yetse de "nostalji" kısmını merak ediyorum. 

2. Ayşegül Devecioğlu- Ağlayan Dağ Susan Nehir: Bu kitabı New York'a taşındığım sene almıştım. Onca zaman New York'da yaptığı memuriyet görevini, hiç şikayet etmeden İstanbul'daki kitaplıkta sürdürüyordu. Artık emekli etme yaşı geldi. 

3. Ayfer Tunç- Dünya Ağrısı: Çıkar çıkmaz satın aldığım, sonra kitaplığın bir köşesinde unuttuğum bu kitap da listeye üst sıralardan giriş yaptı.

4. Aylin Balboa- Belki Bir Gün Uçarız: Roman okuyamıyorsam öykü okurum, mottosuyla çıktığım bir kitapçı turnesinde satın almıştım. O gün bugündür kadrolu kitaplık bekçisi. 

5. Pınar Öğünç- Asker Doğmayanlar: Hemşiremin verdiği nice kitaptan biri. 

6. Tuğçe Tatari- Anneanne Ben Aslında Diyarbakır'da Değildim: Başlayıp yarım bıraktıklarımdan. Bu sefer bitireceğim.

Görüldüğü üzere listem uzun değil. Gerçi yazın çok yoğun çalışacağım için altı kitap bile gayet iddalı bir hedef gibi duruyor. Yine de Ağustos sonuna kadar hepsini okumayı planlıyorum. Aranızda yaz için okuma listesi yapan, ya da yapmayı düşünenler varsa, yorum bırakın, hem listelerimize bakıp ilerisi için fikir edinmiş olalım, hem de bu meydan okumayı birlikte tamamlayalım. 

19 Şubat 2015

Kemal: Kahkaha ve Gözyaşı Dolu Bir Yolculuk


Hemşiremin okuma listesinde görüp, ilk kitap alışverişinde satın aldığım Kemal, benim için yer yer kahkahalarla güldüğüm, yer yer iki gözüm iki çeşme ağladığım bir yolculuk oldu. Gül Sunal'ın eğlenceli ve okuyucuyu sıkmayan kaleminden anlatılan hayat öyküsü, ikilinin karşılaştıkları gün ile başlıyor. Kitap kronolojik bir sıra izlemek yerine, zamanda ileri atlayışlar ve geri dönüşlerle, kendi içinde tutarlı küçük anılarla ilmek ilmek örerek aktarıyor ikilinin hikayesini. Kısa kısa birçok anı anlatan ve bütün bu ufak parçaları birleştirerek asıl hikayeyi kendi gözlerimizle görmemizi isteyen bu tarzı beğendim. Kitap, sadece rol aldığı filmlerle tanıdığımız, hatta belki de bu sebepten dolayı hiç tanımadığımız Kemal Sunal'ın kişiliğini, aile ve arkadaşlarının da başrol oynadığı pek çok olay üzerinden aktarıp detaylı bir portre çiziyor. Gül Sunal'ın kitabı, basit bir biyografi olmaktan fersah fersah uzak. Kitabın benim için en çarpıcı kısımları, Kemal Sunal'ın ölümünün ardından aile bireylerinin yaşadıklarıydı. Sadece devlet bürokrasisi ve vefasız arkadaşlarıyla giriştikleri duygusal mücadeleler değil, ölümün yarattığı travmayla başa çıkma ve yaşama yeniden tutunma çabaları da etkiledi beni. Belki de benzer bir tecrübeyle kavrulduğum için kendimi onlara yakın hissettim. Kemal Sunal ile babam arasında bulduğum benzerlikler (üstelik bu öldükleri yaşların yakınlığı ve ani gidiş şekillerinin benzerliği ile de sınırlı değil) yer yer anlatılanın kendi hikayem olduğu duygusunu yaşattı. Kendi tecrübemin benzer bir tezahürünü görmemi sağlayıp yalnız olmadığımı hissettiren Gül Sunal'ın kitabını, anlattığı acı-tatlı, eğlenceli-hüzünlü onca hatırayı barındırması bir yana, sadece bu sebep için çok ama çok sevdim.

Kemal.. Hadi gel, bi kahve içelim...
Gül Sunal 
Yayınevi: Doğan Kitap
Yıldız Karnesi: 4*

24 Kasım 2014

Something Real - Heather Demetrios


''There is nothing real about reality TV'' - Something Real

Şu sıralar izlediğim tek reality şov programı The Amazing Race olsa da, 2000lerin başında kopan Biri Bizi Gözetliyor (BBG) furyasına zamanında kendini epey kaptırmış izleyicilerden birisiydim. Reality şov anlayışı ile (yanlış hatırlamıyorsam) ilk tanışmamız olan BBGli günlerimizi hatırlıyor musunuz? Dışarıyla bağlantısı olmayan bir evin içinde yaşayan ve birbirini önceden tanımayan onbeş kişiyi sorgusuz sualsiz hayatımıza davet etmiş, en basit şeylerden ettikleri kavgaları, yarıştıkları oyunları seyretmiştik. Hatta aramızda seyirci olmakla yetinmeyip taraf tutan, eleme gecesi oy gönderen, ellerinde pankartlarla stüdyoya destek vermeye giden, kısacası yarışmacıların taraftarı olanlar vardı. Melihciler, Hülyacılar, Eraycılar. Bugün tanımadığımız insanların hayatlarını Blogger'dan ya da Instagram'dan nasıl takip ediyorsak, o dönem aynısını televizyon ekranlarından BBGciler için yapıyorduk. Arsız bir gözetleme ve usanmayan takip etme istediği ile. Neden kapılmıştık bu furyaya? BBG bize diğer programlarda olmayan ne sunuyordu?

16 Mart 2014

Bahar Okuma Şenliği

Kış Okuma Şenliği için hazırladığım listeyi okumayı bitiremediğimden Bahar Okuma Şenliği'ne katılmayı düşünmüyordum. Ama şenliğin sahibesi Pınar'ın hazırladığı kategorileri görünce önümüzdeki dönemde okumayı düşündüğüm pek çok kitabı olası bir listeye dahil edebileceğimi fark ettim ve hemen kolları sıvadım. Şimdi bir öncekinden daha güzel bir liste var elimde. Hem son dönemde çıkmış bazı kitapları hem de gözümün nuru polisiyeleri eklediğim için pek mesudum. Üstelik yine Türkçe ve İngilizce kitapların bulunduğu iki dilli bir liste oldu. Bir tek şiir kategorisine karar veremedim. Onun dışında her şey tastamam. Bahar Okuma Şenliği 15 Mart-15 Haziran 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek. Ayrıntıları ve kuralları okumak için buyrun. Hatta kuralları okumakla kalmayın, katılın!    

6 Mart 2014

The Spectacular Now (Tim Tharp)


Lise son sınıf öğrencisi Sutter Keely -kendi iddiasına göre- okuldaki herkesin birlikte vakit geçirmek isteyeceği biri. Eğlenceli, esprili ve yanından hiç ayırmadığı viski-gazoz karışımıyla efkarlı her arkadaşının imdadına koşmaya hazır. Bir küsüp bir barıştığı sevgilisi ve kızlardan yana talihsiz en yakın arkadaşı Ricky ile lisenin son senesine başlıyor. Yalnız yakasını bırakmayan birtakım dertleri var. Mesela ailesi ile ilişkileri bozuk. Yıllar önce evi terk eden babasını hiç görmemiş. Ablası ve annesiyle de arası düzgün değil. Babasının gitmesinden annesini sorumlu tutan Sutter, yaptığı evlilikle sınıf atlayan ablasına ve züppe bulduğu eniştesine de hoş duygular beslemiyor. Okulunu ciddiye aldığı söylenemez. Sutter'ın gelecekle ilgili hayalleri, gerçekleştirmek istediği planları yok. Onu üniversiteye gitmeye hazırlanan, gelecekleri için heyecanlanan arkadaşlarından ayıran en büyük özelliği de bu. Sutter şimdide yaşamak istiyor. Şimdide yaşamanın zevkini belirsiz yarınlar için harcamak istemiyor. Hani demiş ya John Lennon ''hayat siz başka planlar yapmakla meşgulken başınıza gelenlerdir'' diye. Sutter'ın plan yapmak istememesinin de sebebi bu. Hayatının, o planlar peşinde koşarken, ne yaşadığını anlamadan bitivermesine razı değil. Bu yüzden anı yaşamanın derdinde. Ama gelin görün ki etrafındaki insanlar onunla aynı görüşte değil. Herkes bir telaş içinde, geleceği ile ilgili adımlar atma peşinde. Bir gün Aimee ile tanışıyor Sutter. Ailesi ile sorunları olan, silik, içine kapanık, çekingen bu kızı görünce kendine bir görev uyduruyor: Aimee'yi içine hapsolduğu kabuğundan kurtarmak! Sutter'ı okuması zevkli çünkü esprili bir dile sahip. Hikaye birinci ağızdan anlatıldığı için Sutter'ın hayatını ve hayatındaki kişileri onun bize aktardığı şekliyle biliyoruz. Bu yüzden en iyi Sutter'ı tanımamız gayet normal. Aimee'yi Sutter'dan daha az tanımamızı da sorun etmiyorum. Ama ortada şöyle bir mesele var ki yazar bize Aimee'yi tanımak için yeterince zaman vermiyor. Yani herşey çok çabuk gelişiyor ve değişiyor. Aimee'nin her kabuğunu kırma gösterisi alkolün verdiği cesaretten dolayı gerçekleşirken bir bakıveriyoruz minik tırtılımız karakter değişimi yaşamış. ''Ne zaman oldu bu?'' diyerek sayfaları geriye doğru taramayın zira yanıtı orda değil. Hoşuma gitmeyen bir diğer mesele ise araya sokuşturulan ve sonra doğru dürüst ele alınmayıp geçiştirilen tecavüz hikayesiydi. Böylesine travmatik, yaşayanda derin izler bırakan bir olay ''uyumuş-uyanmış-atlatmış'' üçlemesinde aktarılabilir mi hiç? Sutter'ın alkol bağımlılığı, hikaye onun tarafından aktarıldığı ve kendisi bağımlılığının farkında olmadığı için altı çizilerek gözümüze sokulmuyor. Yaşadığı ufak tefek hadiselerden biz anlıyoruz durumun vehametini. Bizden başka kimsenin bu duruma uyanmaması belki de yazarın Sutter'ın yalnızlığını anlamamızı sağlamak için seçtiği bir yol. Yine de meselenin ciddi olarak ele alınmamasının hikayeyi eksik bırakan bir tarafı da var. Bağımlılığın, koca bir sene boyunca içkiyi elinden bırakmayan bir insanın hayatına yapacağı ciddi etkilerin ele alınmaması, zararsız sorunlar yaratıyormuşcasına geçiştirilmesi bende tecavüz meselesinde olduğu gibi kolaya kaçılıyormuş hissi uyandırdı. Kitabın sonlarına doğru yaşanan ve hafifçe atlatılan bir olayın filmde değiştirilip biraz daha ciddi bir mesele haline getirilmesi belki de bu yüzdendir. The Spectacular Now alkol bağımlısı genç bir adamın varolma sancılarını anlatmaya çalışan ama karakterini, yeterince derinlikli ele almadığı için, bir güzel harcayan bir roman. Yine de Amerika'nın küçük şehirlerinde, parçalanmış ailelerde büyüyen sorunlu ergenlerin ruhsal durumuna dair iyi bir çerçeve çizdiğini söyleyebiliriz.

The Spectacular Now 
Tim Tharp
Knopf Books for Young Readers
Yıldız Karnesi: ***

21 Ocak 2014

Okuma Şenliği Aralık Güncellemesi

Okuma şenliğinde ikinci ay güncellemesi ile karşınızdayım. Aslında şenliğe epey geç başladığım için ilk ay sadece Clive Cussler'ın kitabını okuyabildim. Ama ikinci ay daha iyi bir performans gösterip üç kitap okudum. Doktora çalışmalarım ve asistanlığını yaptığım bir araştırma projesi için sürekli koşuşturmamdan dolayı istediğim verimliliği henüz yakalamış değilim. Gerçi şenliğin bitmesine iki aydan az bir süre kaldı ve listeyi tamamlamam mümkün olmayacak gibi duruyor. Olsun, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın diyerek listedekileri okumaya devam edeceğim. Evet, kişisel haberlerin ardından sırada hava durumu: 

10 Aralık 2013

Kameralı Katil - Thomas Glavinic


İstiklal Caddesi'ndeki Yapi Kredi Yayınları'nı gezerken gözüme çarpmıştı bu kitap. Arka kapaktaki ''bir medya eleştirisi aynı zamanda'' ibaresi kitabı satın almama sebep olmuştu. Avusturyalı yazar Thomas Glavinic'in Türkçe'ye çevrilen tek kitabı Kameralı Katil, Avusturya'da vahşice işlenen iki çocuk cinayetinin medya tarafından aktarılışını ve olayın toplumsal yansımalarını irdeliyor. İlk ağızdan anlatılan hikaye bir-iki günlük bir zaman diliminde gerçekleşiyor. İsmini bilmediğimiz anlatıcımız, bize karısıyla Paskalya tatili için Batı Stirya'ya doğru çıktıkları kısa seyahati ve tatili birlikte geçirecekleri arkadaşlarının evine varmalarını anlatarak giriyor söze. Akşam televizyon'da Batı Stirya'da işlenen cinayetlerin haberlerini izliyorlar. İnsanın kanını donduracak cinste cinayetler bunlar. Bir adam rastgele bulduğu üç kardeşe psikolojik işkence yapıyor ve kendilerini öldürmeye zorluyor. Bir yandan da bütün görüntüleri videoya kaydediyor. Bu gelişmeden sonra kitap medyanın ve toplumun tepkisini irdeleyen bir hale dönüşüyor. Yani Kameralı Katil bir ''katil kim?'' romanı değil. Katilin kim olduğundan ziyade böyle bir vahşet karşısında insanların takındıkları tutum ile televizyon kanalları ve gazetecilerin olayı aktarırken aldıkları tavırlara odaklanıyor. Anlatıcı, kendi karısı ile evinde misafir olarak bulunduğu arkadaşlarının tepkilerini irdeleyerek başlıyor işe. Kendi duygularından hiç bahsetmeyen anlatıcı aslında biz okurlar için tam manasıyla kamera görevi görüyor. Olayları aktarış biçimi sayesinde evde yaşanan her detayı biliyor, bütün sahneleri gözümüzün önünde canlandırabiliyoruz. Onlar nasıl ölüme giden çocukların her anını izleyebiliyorlar, biz de bu üç kişinin bütün tepkilerini okuyabiliyoruz. Televizyon ekranına bakar gibi bakıyoruz olan bitene. Bana başlangıçta epey mekanik gelen anlatım biçimi bize bu imkanı sağlıyor. İnsanların vahşet karşısındaki tutumları nedir? Korku mudur? Acizlik midir? Kaçma isteği midir? Acıma mıdır? Bu tarz soruları soran kitap, katilden ziyade ''uygar'' bir varlık olarak algılanan insanın içinden çıkan barbarlığa tanık olduğumuzda verdiğimiz toplumsal tepkilerin peşine düşüyor. 

Thomas Glavinic
Kameralı Katil (Der Kameramörder)
Yapı Kredi Yayınları 2007
Yıldız Karnesi: ***

3 Aralık 2013

Mavi Vurgun - Clive Cussler

Yeni katıldığım ve Mart başında sona erecek olan okuma şenliğinden iki önceki yazımda bahsetmiştim. Etkinlik için belirlenmiş 15 farklı kategoride birer kitap okumam gerekli. İlk kitabı geçtiğimiz haftasonu bitirdim. Altın Kitaplar tarafından 1994 senesinde yayımlanmış Clive Cussler'ın yazdığı Mavi Vurgun'u okudum. Mavi Vurgun, yazarın Dirk Pitt serisinin ikinci kitabı. Benim gibi serinin ilk kitabını okumadan başlamanızda hiçbir sakınca yok zira ikinci romanın konusu ve hikaye örgüsü ilk romandan tamamen bağımsız, onun devamı niteliğinde değil. Romanın başkahramanı Dirk Pitt bir Amerikan subayı (Türkçe çeviride binbaşı diye geçmiş ama sanırım orijinal metinde daha alengirli bir titri var). Uzun boylu, koyu renk saçlı, yeşil gözlü bu genç adam tam bir maceraperest. Aynı zamanda çok zeki. Üstelik hisleri de epey kuvvetli. Tehlikeyi 1 km. mesafeden sezebiliyor. Kadınların ağızlarının suyunu akıtan Dirk Pitt, Akdeniz'de Thasos adası açıklarında demirlemiş bir Amerikan araştırma gemisinde yaşanan bazı tuhaf kazaları incelemek için bölgeye gönderiliyor. Adadaki Amerikan üssüne vardığı gece deniz kenarında tanıştığı bir kadınla birlikte oluyor (o kadar baştan çıkarıcı bir adam ki kadının hiçbir şansı yok!). Kadın, adanın gedikli Almanı von Till'in yeğeni çıkıyor ve Pitt amca ve yeğenle yemek yeme zevkine erişiyor. Dirk Pitt -çünkü o meseleleri bir fener gibi aydınlatacak zekaya sahip- çok geçmeden araştırma teknesinde yaşanan olaylar ile ''kötü adamlar'' arasındaki bağı kuruyor ve o maceradan çıkıp bu maceraya atlıyor.  İkinci Dünya Savaşı ile bir miktar haşır neşir kitabın tutarlı bir hikaye örgüsü üzerinde şekillendiğini belirtmeliyim. Hikayeye aşırı bayılmadım ama sebebi kaypak bir öykü olması değil, bazı şeyler ortaya çıktıktan sonra romanın kalan gizemi kullanarak sürükleyiciliği yeteri kadar sağlayamamasıydı. Macera romanı okumayı sevenler benimle aynı fikirde olmayacaklardır eminim çünkü Pitt'in başından geçen olaylar ve içine düştüğü durumlar maceraseverleri tatmin edecek nitelikte. Dirk Pitt karakteri çok arzulanan, çok zeki, çok yakışıklı bir adam ve yaşadığı zor durumları kaba kuvvetle değil çoğunlukla akıl yoluyla altediyor. Beni en rahatsız eden şey kitaptaki cinsiyetçi dildi. Öyle satır arasına saklanmış filan da değil üstelik, çötenk diye gözünüzün önünde, Teri ile Dirk'ün diyaloglarında, ilişkisinde mevcut. (Başkahramanı aracılığıyla) kadınları aşağılamaktan hoşlanan, onları kıskanç, akılsız, sadece duygularıyla hareket eden bireyler olarak gören romanda, Teri hakkında en sonda açıklanan bilgiler de epey şaşırtıcıydı doğrusu. Uzun lafın kısası Mavi Vurgun, macera tutkunları için okunası ama gizem tutkunları için ortalama bir roman. Kadın karakterlerin romanlardaki temsilleri konusunda hassas bir okursanız hele mutlaka uzak durun.

Mavi Vurgun (the Mediterranean Caper)
Clive Cussler
Altın Kitaplar 1994
Yıldız Karnesi: **1/2

26 Kasım 2013

Kitap Şenliğine Katıldım!

3 Kasım 2013 - 3 Mart 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek bir kitap okuma şenliğine katıldım. Şenliği Pinuccia'nın Kitapları (yani sahibesi Pınar) düzenliyor. Aslında düzenlediği kitap şenliklerinin ikincisi bu. İlkini yazın düzenlemişti ama ona katılamamıştım. İkinci şenliğin duyurusunu dün gördüm. Başlayalı neredeyse 1 ay olmuş. Epey zaman kaybetmişim ama olsun (hem sonunu düşünen kahraman olamaz!). Oyunun kurallarını merak edenler için kısaca bahsedeyim. Belirlenmiş birtakım kategoriler var. Siz bu kategorilere uygun bir kitap bulup okuduğunuzda belli puanlar kazanıyorsunuz. Tabii bu puanları biriktirip uçak miline çeviremiyorsunuz ne yazık ki. Ama zaten önemli olan yarışmak değil mi hanımlar ve beyler? Hayır tabii ki de değil. Şaşırtmacalı bir soruydu hepiniz çuvalladınız. Önemli olan kitap okumak (ne de olsa eğitimcilik benim kariyerim). Bir diğer önemli noktaysa okuduğunuz her bir kitabın en az 200 sayfa olması. Bu uyarıyı benim gibi kitapları seçtikten sonra değil öncesinde okumakta fayda var tabii.

Şimdi benim hazırladığım listeye geçmeden önce kendime koyduğum bir kuralı açıklamak istiyorum. Bu etkinlik için kitap satın almayacağım. Hem evde sürüyle okunmamış kitap var, hem de mezun olduğum üniversitenin kütüphanesine kaydolacağım önümüzdeki günlerde. (Burada Queens Library'i de saygı ve derin bir özlemle anıyorum) Bir de ailede kütüphane işlevi gören birtakım bireyler var (kesene bereket dostum!). Her ne kadar bazıları terk-i diyar ettiyseler de kitaplarının büyük kısmı edemedi. Yani kaynak çok, o yüzden şimdilik ''al-al-al-al'' hırsına bir mola. 

21 Eylül 2013

Olduğu Kadar Güzeldik - Mahir Ünsal Eriş


Hemşiremin tavsiyesi üzerine okuduğum Mahir Ünsal Eriş (her seferinde Ünsal mıydı Ünal mıydı stresi yaşamasam olmaz!) Barış Bıçakçı'dan sonra hanesine artı bir yazdığım İletişim yazarlarından. Sekiz öyküden oluşan kitabın sadece bir kahramanı kadın, diğerleri erkek. Akraba ilişkilerinden geçmişte açık kalan hesaplara, Biga ve Bandırma tostuna, çocukluğa, dostluğa, yalnızlığa, aşka, ölüme, öldürmeye, hayata küsmeye, yaşlanıp yok olmaya, kısacası yaşama ve insan olmaya dair pek çok anlatı çıkıyor içinden. Dayımın Avrupaya Kaçırılışı'nda kahkahalar atıp, Zehir Miktarda'da hüzünlenip, Stoper'de salya sümük ağladım (Featuring baba karakterinin bunda payı epey büyük ama hikaye de güzel be Yonca.) Yavaş yavaş ısınıp son dörtlükte açılan yarış atı gibi, başlangıçta kitaba/yazara ısındırıp son çeyrekte okurun kalbini kazanıveriyor. Olduğu Kadar Güzeldik, favori öykü kitaplarım arasında yerini aldı bile.


"Hayat, kendini öyle bir gelip senin karşına koyuyor ki, hayallerini, umutlarını, çocukluğundan, gençliğinden beri kurduklarını yutturuveriyor sana. Sınavlar geliyor, zoraki takılmış kravatlar, en son akraba düğününde giyilmiş biçimsiz takım elbiselerle iş görüşmeleri geliyor, askerlik geliyor, kredi kartı geliyor, ay sonu geliyor, ihtiyarların bir bir ölmesi, gençlerin bir bir ihtiyarlaması geliyor. Durduğu yerde ağırlaşmaya başlıyor hayat. Yapış yapış bir şey gibi. Kanatlarına bulaşıyor, ökseye tutulmuş gibi kalıyor insan. Hani zaten uçacağından değil de, yine de zoruna gidiyor. Daha büyük yarınların hayalini kurmak, yarın sabah kalkıp işe ya da iş aramaya gideceğin gerçeğinin arkasında kalıyor. Unutturuyor kendini, sanki bütün gençliğini ışıklar içinde geçirten o değilmiş gibi. İnsan utanıyor sonra o sarılı kırmızılı dergileri, bozuk megafonundan sokaktakileri umuda tavlamaya çalışan çatık kaşlı gençleri, duvarlara intizamsız bir aceleyle yazılmış o orak şekilli Ş harflerini gördükçe. Sanki önceden söylediği bir yalanı herkes öğrenmiş gibi utanıyor. Göz göze gelmemeye çalışarak uzaklaşıyor yanlarından, hayat da öyle geçip gitmiyor mu, biz güzel şeyler yapmaya çalışırken, tam da en güzel şeyler oluverecekmiş gibiyken. Öyleyse yaşamak, hayata karşılık hayallerimizden vazgeçtiğimiz bir kaybetme biçimidir." 
Mahir Ünsal Eriş, Olduğu Kadar Güzeldik