27 Ağustos 2021
Bir Osmanlı Polisiyesi: Divina'nın Bileziği
25 Ağustos 2021
Sözde Kızlar
![]() |
kadrajı yatay düzenlemem gerektiğini akıl edememişim |
Sözde Kızlar, akademik eleştirilerde sıkça dile getirildiği üzere mutlak iyi ve mutlak kötü karakterlerin olduğu bir anlatı yapısına sahiptir. Peyami Safa, içki, müzik/dans, cinsellik gibi "Batılı" zevklere sahip İstanbullu kızların karşısına Mebrure'yi yerleştirir. Mebrure, evdekilerin aksine karşı cinse duyduğu bedensel istekleri dizginlemesini bilen bir kadındır. Üstelik Anadolulu olması onu yazarın gözünde değerli kılan bir özelliktir. Ülke siyaseti ile ilgilenir ve Batılı becerilere (piyano çalmak) sahip olmasına rağmen Batılılaşmanın sınırını çizmesini bilir (içki içmemek, bekaretini korumak). Benzer şekilde romandaki erkek karakterler de mutlak iyi ve kötü olarak ikiye ayrılır. Evin genç erkeği Behiç bedensel zevklere olan düşkünlüğü ile Batılılaşmanın dozunu kaçırmış bir düşkündür, anlatıcı için adeta bir utanç kaynağıdır. Onun karşısında ise ülke dertleri ile dertlenen, "Sözde Kızları" asla tasvip etmeyen, göğsü Anadolu aşkı ile dolu faziletli iki genç erkek vardır: Nadir ve Fahri. İnşa ettiği bu zıtlıklarla yetinmeyen Peyami Safa, "Sözde Kızlar"a yaptıkları hatalar sebebiyle bedel ödetmekten geri kalmaz. Safa, romandaki en büyük cezayı anlatılan bir elim olayın kadın failine keserken, erkek faile ise daha insaflı davranır.
Sözde Kızlar, erken Cumhuriyet döneminde özellikle kadın okurlara verilen öğütleri görmek, dönüşen toplumsal koşullar altında cinsiyet normlarının nasıl muhafaza edilmeye çalışıldığını anlamak açısından iyi bir örnek teşkil ediyor. Öte yandan bugün bulunduğumuz noktadan yıllar öncesine dönüp bakmamızı mümkün kılarak hem toplumsal yapının değişime karşı direncini hem de değişimin kaçınılmazlığını hatırlamamızı kolaylaştırıyor.
25 Temmuz 2021
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
![]() |
| Okul kütüphanesinden aldığım kopya ve notlarım arzı endam ederken |
Bu yazın ilk Peyami Safa romanını bitirmiş bulunuyorum. Sinema uyarlamasını bulmak umuduyla Youtube'da biraz dolanırken fark ettim ki kitabın ne çok incelemesi çekilmiş! Yüz sayfalık romanı dört dakikada özetleyen bir versiyonu bile var. Amacım bunca özete bir yenisi eklemek değil elbette. O yüzden kitabın konusundan kısaca bahsedip, neler düşündüğüme geçeceğim.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, on beş yaşındaki genç bir erkeğin hastalığı sebebiyle yaşadığı içsel yolculuğu anlatıyor. Birinci şahıs tarafından aktarılan hikayede ana karakter, annesiyle yoksul bir mahallede yaşar (muhtemelen Fatih tarafları). Uzak akrabası olan bir paşanın Erenköy'deki köşküne gidip gelir. Aralarındaki yaş farkına rağmen Paşa ile kurduğu bir dostluğu vardır. Paşanın kızı Nüzhet'e aşıktır. Aslında uzun süredir beslediği duyguların ne olduğunu yeni yeni anlamaktadır. Roman boyunca başta Nüzhet olmak üzere köşktekilerle yaşadığı kırılgan ilişkiyi, moral bozukluğunun fiziksel bir rahatsızlığı nasıl körükleyebildiğini ve "sağlam olmama" halinin insan psikolojisine yaptığı etkiyi dinleriz.
Peyami Safa'ya yöneltilen en büyük eleştirilerden biri romanlarında modernleşme sürecindeki toplumu Doğu-Batı ikiliğine indirgeyerek ele alması, Batı'yı temsil eden karakterleri mutlak kötü ve ahlaksız olarak tasvir ederken, Doğu'yu temsil eden karakterleri mutlak doğru ve erdemli olarak çizmesidir. Bu romanda söz konusu indirgemeciliğe tam anlamıyla rastlamadım ama Safa'nın bu yöndeki düşünce yapısına dair ufak tefek ipuçları görmek mümkündü. Örneğin, Paşa ile arasının açılmasına sebep olan yemek sahnesi buna iyi bir örnek teşkil eder. Yemekte sıkı bir Fransız hayranı olan Paşa (ve Nüzhet'le evlenmek isteyen doktor Ragıp) imparatorluğun savaşa Almanya'nın müttefiki olarak katılmasının ardından sokaktaki Fransızca tabelaların -Almanlara yaranmak amacıyla- siyaha boyanmasını eleştirir. Ana karakter ise Türkçe yerine başka bir dilde tabela yazılmasına karşı çıkar. Buna karşılık Paşa ve doktor Fransızca'nın gündelik dildeki yaygın kullanımını savunur. Doktor, Türkçe'nin yetersizliğinden dolayı reçeteleri bile Fransızca yazmaktadır. Muhataplarının argümanlarını "kozmopolit," "alelade Tanzimat fikri" olarak çerçeveleyen ana karakter, Nüzhet'ten destekler bekler ama o da "Batıcıların" tarafını tutar. Üstelik yemekte Paşa öfkesine hakim olamaz ve ana karaktere hakaret eder. Ana karakterin "düşüşü" tam da bu yemekten sonra başlar.
Söz konusu Doğu-Batı meselesine dair başka vurgular da mevcuttu. Örneğin ana karakterin hastalığının ismi sürekli Fransızca telaffuz edilir ya da hastanedeki doktorlar onun anlamayacağını düşünüp kendi aralarında Fransızca konuşur. Nüzhet, Doğu-Batı ikileminde bir tarafı temsil etmekten ziyade ana karakterin duygusal durumunu etkileyen (en az hastalığı kadar kuvvetli) bir role sahip gibi görünür. Gerçi yaptığı seçimlerle bu ikilemin neresine oturacağını tahmin etmek zor değil ama romanın asıl derdi bu değildir. Peyami Safa, romanın son kısmında, tedavisi yıllarca süren hatta uzuv kaybetme tehlikesi taşıyan bir hastalığa sahip olmanın kişi üzerinde yarattığı psikolojik etkilere daha fazla odaklanır. Modernleşme tartışmalarının kıyısından dolaşan romanın esas meselesi hasta psikolojisini deşifre etmektir.
Romandan iki alıntı:
"Büyük bir hastalık geçirmeyenler her şeyi anladıklarını iddia edemezler."
"Bu sefer demir parmaklıklı kapıdan bahçeye girerken, Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna doğru, ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürken, camlı kapıların garip beyazlıkla gözlerime vuran ve içimde korku ile karışık yuvarlanan parıltıları arasında o dehlize girerken, yalnız değilim."
16 Eylül 2010
Behzat'a Behçet diye diye..
Asıl konuya geri dönüyorum.
Bu yazki İstanbul seferinde aldığım kitaplardan ikisi: Her Temas İz Bırakır ve Son Hafriyat. Bundan birkaç sene önce bir arkadaşım "Sen kesin seversin. Mutlaka al oku. Adı Her Temas İz Bırakır" demişti. O zaman alıp okuyamamıştım, bu zamana kısmetmiş. Öncelikle sonda söyleyeceğim şeyi başta söyliyeyim: İki kitabı da ayrı ayrı çok beğendim.
Kitabın başlığında her ne kadar "Bir Ankara Polisiyesi" yazsa da alalade cinayetler değil işlenenler. Siyasi meseleler. Yani suya sabuna dokunmayan kitaplar değil. İkisinin de yaşadığımız toplumla ilgili belli dertleri, hesaplaşmaları var. Stieg Larsson'ın serisini sevmem de buna benzer bir nedene dayanıyor. Bir cinayeti anlatırken göz ardı edilen, hiç konuşulmayan, hatta örtbas edilen meselelere el atıyorlar.
Aslında cinayet iki kitapta da ön planda değil. Gayet de geri planda. Asıl ön planda olan karakterlerin kendileri. Behzat Ç. yarı kaçık yarı babacan bir komiser. Eşinden ayrılalı uzun zaman olmuş. Kızı ile ciddi sorunları var. İnsanı fazla şaşırtmayan bir karakter aslında. Şaşırtmamasından kastım tanıdık bildik olması. Ne hafif babacanlığı ne de yarı kaçıklığı bana enteresan geldi. Başta biraz kıldım aslında Behzat Ç.'ye. Sonra sonra geçti. Yine de romanlardaki en favori karakterim olmadı hiç bir zaman. Aslında kurgunun belkemiğini oluşturuyor ama Emrah Serbes öyle ilginç yan karakterler yaratmış ki - mesela Harun gibi, mesela Şule gibi (Benim kim olduğum seni hiç ilgilendirmez. Şule, Jale, Berna ya da Selma ne fark eder?)- Behzat Ç.'yi zaman zaman gölgede bırakıyorlar. Hani "Behzatçığım (dikkat edersen Behçet de demedim) sen iki gez dolaş da biz şurada Şule ve Harun'la biraz takılalım" durumları gibi.
Harun cinayet masasının en zıpır üyesi. Aynı zamanda en çabuk parlayanı. En gözüpeki. Aşık olduğu Eda, kendisiyle değil de ekipten Selim'le beraber olmak istediği için devamlı arıza çıkarıyor. Gereksiz yere kavgalar çıkarıyor. Sorgu odasında insanları itip kakıyor, hakaret ediyor, tehdit ediyor, korkutuyor. Küfrediyor. Öyle masal kitaplarında anlatılacak türde bir polis değil. Behzat Ç. de öyle. Onun da küfretme, kötü davranma, dayak atma konusunda Harun'dan aşağı kalır yanı yok. Zanlıları konuşturmak için bazen akla hayale gelmeyecek yöntemler deniyorlar.
Diğer karakterler Harun kadar derinlikli işlenmemiş. Akbaba deneyimli polis. Cinayetçi doğmuş öyle de ölecek. Hayalet ise adı üstünde gerçekten de bir hayalet. Kimi bulup sorguya getirmek gerekiyorsa Hayalet'e havale ediyorlar. Eliyle koymuş gibi alıp getiriyor. Şule karakteri serideki en favori karakterim. Hem komik, hem deli, hem lafları çat çat söylüyor, hem söylediği bütün laflar tak tak yerine oturuyor. Şule her zaman haklı. Kendi ismi ile ilgili söylediği şey de üzerinde düşünmeye değer aslında.
Diyaloglar çok başarılı. Hele küfürler konusunda elini sıkıp tebrik etmek isterim Serbes'i çünkü gerçekten çok yaratıcı. Enteresan bir şekilde iki kitabın da sonlarına doğru öyle güzel öyle esprili diyaloglar, sahneler vardı ki defalarca okudum. (Misal Cevdet!) Benim yüsek sesli gülüşmelerimden kitapları merak eden bizimçocuk ben bitirir bitirmez kitaplara el koydu.
Romanlarda en çok gözüme çarpan ve çok iyi işlenmiş meselelerden birisi Türkiye'de insanları ele geçirmiş olan "devletim kutsaldır, ona yamuk yapanı asla affetmem" mentalitesi. Türkiye'de devlet kutsal. Devlet asla hata yapmaz, masum insan öldürmez. Devlet asla kötülük yapmaz. Devlet hep önce gelir. Vatandaş hep ikincildir. Tabi bir diğer mesele de polis teşkilatının içindeki hiyerarşi. Güç dengesi(zliği). Terörle Mücadele denince akan suların durduğu bir kurum. Polisin polisten üstünlüğü. Bunun sağladığı tonlarca kolaylık. "Power tends to corrupt, absolute power corrupts absolutely" sözünü hatırlatacak bir vaziyet. Zaten bildiğiniz ama ülkenizde hiç seslendirilmeyen meselelere el atmaktan çekinmiyor Serbes.
İkinci kitabın başındaki alıntı ile roman arasında kurulan bağlantıyı da çok beğendiğimi söylemeden geçmeyeyim. Uzun lafı kısası polisiye türünü sevin sevmeyin, bir Emrah Serbes romanı mutlaka edinin.


