Yaşadığımız coğrafyada erkekliğin kanıtlandığı meydan muharebelerinden birisi askerlikse diğeri de çocuk sahibi olmak, daha doğrusu bir kadını "dölleyebilmek"tir. Hatta sadece dölleme yeteneğiyle kalınmaz, döllenen çocuğun cinsiyeti de önem taşır. Ne de olsa 'erkek adamın erkek çocuğu olur'. Engelli vatandaşların bir günlüğüne temsili askerlik yaparak erkekliğini ispat ettiği Türkiye'de, evli olduğu halde bir kadından çocuk peydahlayamayan bir erkeğin hali nice olur hiç düşündünüz mü?
23 Ekim 2012
6 Ekim 2012
Geriye Kalan (2012)
Geriye Kalan, geçtiğimiz ay İstanbul Modern Sinema'nın düzenlediği Biz de Varız! film programı gösteriminde izlediğim iki filmden biriydi (diğeri de Raşit Çelikezer'in son filmi Can'dı). Çok bilindik bir konuyu, bir aldatma öyküsünü ele alan film, yönetmen Çiğdem Vitrinel'in de ilk uzun metraj denemesi. Üst-orta sınıfa mensup, uzun yıllardır evli Sevda ile Cezmi çok da mutlu bir aile imajı çizmezler lakin gündelik hayatın sıradan akışında ilişkileri/evlilikleri bilindik rayında, sıkıcı ama alışılmış rotasında tıngır mıngır ilerler. Uzun zamandır birlikte yaşayıp biten ilişkilerinin farkında olan ama değişime açık olmadıklarından birbirlerine katlanmaya devam eden bütün çiftlerinki gibi. Bu akışı belli suların rotası bir gün Cezmi'nin dikkatini çeken bir kadınla, Zuhal ile değişir. Aynı işyerinde çalışan Cezmi ve Zuhal bir ilişki yaşamaya başlar. Sevda'nın bu ilişkiyi öğrenmesiyle dengeler değişir ve karşımıza hafif gerilim yüklü bir hikaye çıkar.
2 Ekim 2012
360 (2012)
Hayatın seçimlerden ibaret olduğunu ve attığımız her adımda karşımıza çıkan seçeneklerden birini benimseyerek yolumuza devam ettiğimizi anlatan bir film 360. Bazen seçtiklerimiz, bazen de tam aksine seçemediklerimiz gideceğimiz yolu şekillendiriyor. Bazen de biz seçsek bile karşı taraf bizden vazgeçtiği için gitmek istediğimize değil, mecbur kaldığımız yola gidiyoruz. Belki istemediğimiz bir seçeneğe zorlanıyoruz; başımıza geleni gururumuza yediremiyoruz; inanışlarımızla ters düşünce vicdanımızla başbaşa kalıyoruz; uzun bir kovalamacanın ardından pes ediyoruz; kendimizden korkup başka bir güce sığınıyoruz; belki de sadece macera yaşamak istiyoruz. Ama hepsini yaparken hareket alanımız seçimlerle sınırlanıyor, belki de sınanıyor. Birbirine değen farklı kısa hikayelerle örülmüş ve geniş oyuncu kadrosu bulunan filmlerden genelde zevk almam ve 360 bu tarz bir film. Yeni ve ilginç bir söz söylemese de izleyiciye hoş (tamam birazcık da boş) bir seyirlik sunuyor. Kadrosundaki isimler arasında Anthony Hopkins, Jude Law, Rachel Weisz (ve ufak bir rolde oynamış da olsa pek sevdiğim Alman aktör Moritz Bleibtreu) var. Avrupa'dan Amerika'ya giden, oradan tekrar Avrupa'ya dönen 360 kafa dağıtacak film izlemek isteyenlere uygun bir seçenek olabilir. ***
2 Ağustos 2012
Kütüphane Maceraları vol. 5
Bu aralar kütüphane ziyaretlerimi azaltmak zorunda kaldım. Zira Ağustos sonu gireceğim sınav için evde debelenip duruyorum. Ders dışı kitap okumayı bırakalı epey olmuştu; film izlemeyi de azalttım. Bütün heveslerimi sınav sonrasına saklıyorum. Defterime aldığım notların hepsini bir bir gerçekleştirmenin hayaliyle yaşıyorum. Umut, fakir doktora öğrencisinin ekmeği işte!
6 Mayıs 2012
Dedemin İnsanları (2011)
Çağan Irmak'ın son filmi Dedemin İnsanları, 1970'lerin sonlarında, Ege'nin bir kasabasında başlıyor. Hikayenin ana karakteri Mehmet Bey'in hikayesi ise eskilere, 1920'lerde gerçekleşen mübadeleye kadar uzanıyor. Henüz yedi yaşındayken doğup büyüdüğü toprakları geride bırakıp ailesiyle birlikte nüfus değişimi sonucu Türkiye'ye geliyor Mehmet Bey. Ege'nin bir kasabasına yerleşip aile kuruyor, torun torba sahibi oluyor, aradan uzun yıllar geçiyor ama Girit'i hiç unutmuyor. Birisi bulur da eski evinde yaşayanlara ulaştırır diye kırık dökük Yunanca'sıyla yazdığı mektupları şişelere koyup denize bırakıyor. En büyük hayali, eski evini son bir kez görebilmek.
3 Mayıs 2012
The Goddess of 1967 (2000)
Kütüphanede karşılaştığım sinefilin önerdiği filmlerden biriydi The Goddess of 1967. Tokyolu genç bir adamın 1967 model Citroen DS (Fransızca okunuşuyla De-Es ya da yazılışıyla Déesse yani Goddess) satın almak için Avustralya yollarına düşmesi ile başlıyor hikaye. J.M. internet üzerinden yazıştığı satıcıdan Goddess'ı almak üzere büyük bir heyacanla Avustralya'ya gider ama işler planladığı gibi yürümez. Gittiği adreste satıcıyı bulamaz. Satıcı yerine kör genç bir kadınla küçük bir kız karşılar onu. Satıcı ortalıkta yoktur ama Goddess'ı evin garajında onu bekler bulur. Hayaline bu kadar yaklaşmışken hüsrana uğrayan J.M.'in yardımına genç kadın yetişir. The Goddess'ın asıl sahibinin birkaç günlük araba yolculuğu mesafesinde yaşadığını söyler ve birlikte gitmeyi teklif eder. İkisinin de hayatlarını etkileyecek yolculuk böylece başlar. Zaman içinde bunun J.M.'i hayallerindeki arabaya kavuşturacak yolculuktan öte bir hikaye olduğunu anlarız. Genç kadının ve annesinin çocukluklarına yapılan geri dönüşlerle hikaye basit bir araba sevdasından çok daha fazlası olduğunu kanıtlar bize. Geçmişle intikam almadan yüzleşilebilir mi? Çalınan çocukluğun faturası ödetilmeden hesap kapatılabilir mi? Clara Law'ın yönetmenliğini yaptığı 2000 yapımı The Goddess of 1967, kendi adaletini bulmak için yola çıkan genç bir kadınla hayallerine kavuşmak için ona eşlik eden genç bir adamın yolculuk hikayesi. Rose Byrne içine kapanık, duygusal anlamda dengesiz genç kadın rolünde döktürdüğü için Rikiya Kurokawa onun gölgesinde kalmış lakin başarısız demek Kurokawa'ya haksızlık olur. Üç kuşak boyunca yaşanan trajedilerin tek tanığı The Goddess ise filmin üçüncü başrol oyuncusu. Filmdeki tablo gibi sahneler o kadar çok ki insan hangi birini seveceğini şaşırıyor. Üstelik Tokyo'nun gri, karanlık, mekanik, soğuk, yalnızlığı çağrıştıran imajıyla Avustralya'nın sıcak, samimi renkleri güzel karşıtlık oluşturmuş. Rose Byrne'ye Venedik Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran bu filmi yol filmlerini ve bağımsız sinemayı seven herkese tavsiye ederim. ****
10 Nisan 2012
Little Senegal (2001)
Alloune, Senegal'den Yeni Dünya'ya gönderilen kölelerin yolculuk öncesi tutulduğu (şimdi müze olmuş) hapishaneyi gezmeye gelen turistlere rehberlik yapan yaşlı bir adam. O günlere dair hikayeler anlatıp, turistlere hapishanenin odalarını dolaştırıyor. Atalarının geldiği toprakları görmek için Senegal'e gelen iki Amerikalı kadınla tanıştıktan sonra da kararını veriyor: Amerika'ya gidip kendi atalarının izini sürecek. Uzun uğraşılar sonucu New York'un Harlem'inde buluyor yaşayan belki de tek akrabasını. Ama hayallerini gerçekleştirmek, izini bulduğu bu uzak akrabasıyla istediği sıcaklıkta bir ilişki kurmak zannettiği kadar kolay değil. Harlem'de Afrikalılar ve Afrikalı Amerikalılar arasında kardeş türküleri söylenmiyor. Irkçı toplumsal yapı sadece beyazlar ve siyahiler arasında değil, siyahilerin de kendi arasında bir hiyerarşi oluşturmuş. Afrikalılar o hiyerarşinin en altında. Harlem'de yaşayan yeğeni Hassan bu ilişkinin farkında olsa da amcası Alloune'a bunu anlatması pek mümkün olmuyor. Zira Alloune için aynı kökenden gelen insanlar birbirinin can yoldaşı. Oysa Harlem'deki sosyal ilişkiler bu kadar basit değil. Alloune ise bu gerçeği ancak yaşayarak öğreniyor. Cezayirli yönetmen Rachid Bouchareb'in yazıp yönettiği film ilginç bir fikirle yola çıkmış ama senaryosu biraz zayıf kalıyor. Kadın-erkek ilişkileri güzel bir çeşitlilik sunmuş ama ilişkiler fazla derinleştirilmediği için yavan kalmışlar. Özellikle Karim ve oturma izni için evlenmeye çalıştığı kadın arasında yaşananlar filmin ana konusuna bağlanmadığı için gereksiz duruyor. Toplumsal farklılıklara gönderme yapmak, aile kavramının Senegal'deki önemini vurgularken New York'taki zayıf bağların bireyi sorunlarla baş ederken yalnızlaştırdığına değinmek güzel bir yaklaşım olabilirmiş eğer üstünkörü geçiştirilmeseymiş. Little Senegal özellikle göç ve etnise gibi konulara merak duyanlara ilginç gelebilir. Oyunculuklar ve senaryo orta karar olsa da film Afrikalılar ve Afrikalı Amerikalılar arasındaki ilişkilere dair pek bilinmeyen şeyler söylüyor. **
8 Nisan 2012
Kütüphane Maceralarım (vol. bilmemkaç)
Geçen Perşembe günü dersten çıkıp Flushing'deki devasa Queens Kütüphanesine attım kendimi. Hedefim bu haftaki tatilde izleyecek yeteri kadar film depolamaktı. (Bu arada her şeyi sanal dükkanlardan almaya/indirmeye alıştığımız bu zamanda kütüphane raflarında dolanıp kitap/film seçmek, adını hiç duymadığınız kitap/yazar/film/yönetmen keşfetmek gerçekten de unuttuğumuz güzelliklerden. Zira gözlemlediğim şöyle bir durum var: Herkes üç aşağı beş yukarı aynı filmleri izleyip aynı kitapları okuyor. Bir filmin (Young Adult misal) yorumunu en az üç ayrı blogda görüyorum peşpeşe. Oysa elimizin altında kütüphane denen hazine olsa, hepimiz farklı filmler, yönetmenler, yazarlar keşfedebilsek daha fazla zenginleşip bu aynılığı engelleyemez miyiz? Globalleşmeden dolayı sınırların kalktığı iddia edilen, her türlü bilgiye erişim mümkün denilen bir çağda yaşayıp bu kadar tekdüzeliğe indirgenmek zorunda kalmamız beni pek mutlu etmiyor açıkçası. Neyse. Konuma geri döneyim.) Gittim filmlerin bulunduğu odaya. Rafların önünde salınıyorum. "O klasiği de izlemedim, bunu da görmedim, onun konusu neymiş" diye diye elimi kolumu doldururken orta yaşlı bir adam "Aaa Pi'yi mi aldınız? Çok severim." diyerek söze girdi. Sonra elimdeki diğer filmlere baktı. "Aaa Sarah's Key? Bakın ben de aynısı aldım" cümlesinden sonra olaylar nasıl gelişti hatırlamıyorum. Dehşetengiz bir hafızaya sahip bu adamla herhalde bir saat o film senin bu film benim konuştuk. Bana filmler önerdi. Sophie'nin Seçimi'ni izlemediğimi duyunca hayrete düştü. Hemen S standının önüne gittik, aradık taradık, filmi bulduk. Kucağımdakilere ekledik. (Queens Kütüphanesi kesinlikle alışveriş sepeti hizmeti sağlamalı.) Çekip çıkardığı her filmin yönetmenini, oyuncusunu, aldığı ödülleri, kısacası bir filmle ilgili en ufak bilgi taneciğini bile hatırlayan bir sinefil. Kendimi yanında ufacık hissettim. David Cronenberg'in Dead Ringers filmine aslında Twins adını vermek istediğini ama Twins adında başka bir film olduğu için vazgeçip bu yeni ismi bulduğunu, ama 2004 yapımı Crash filminin aynı inceliği Cronenberg'e göstermediğini, Cronenberg'in 1996 yapımı Crash isimli filmine rağmen kendi filmlerinin adını değiştirmediklerini ondan öğrendim. "Şimdi Crash denince herkesin aklına Oskar ödüllü 2004 yapımı film geliyor. Cronenberg'in Crash'ini hiçbir yerde bulamıyorum" deyince eleştirilerine hak verdim. Hangi filmde kim oynamış, o film hangi ödülleri almış, bunların hepsini bilmesinin yanında bir de DVDlerdeki commentary kısmında yapılan söyleşileri, kamera arkası görüntüleri hatırlaması beni hayretlere düşürdü. "Benim beynim bilgisayar gibi" dedi her seferinde. Gerçekten de öyle bir hafıza. DVDlerin arka kapağında yazan oranların ne anlama geldiğini de ondan öğrendim. "Ben ilk arka kapaktaki oranlara bakarım. Full Screen diyorsa o DVDyi almam" diyordu en son. Beni bilgiye boğan bu sinefil adam hakkında elimdeki tek veri public housing evinde oturması, dolayısıyla yüksek gelirli olmadığı varsayımı. Sanırım bu da bize -tekrar ve tekrar- kütüphanelerin önemini gösteriyor. İlla iyi bir gelire sahip olmanız gerekmiyor edebiyat ve sinema tüketmeniz için. Zira kütüphanelerde bilgi gerçekten de elinizin altında.
4 Nisan 2012
Video: Old Man and the Sea
Hemingway'in Old Man and the Sea kitabını okuyanlar bir de bu anlatıma bakın.
2 Nisan 2012
Faceless Killers
| Milo'nun Faceless Killers yorumu |
Kurt Wallender serisinin ilk kitabı Faceless Killers, İsveçli yazar Henning Mankell'in, Soğuk Savaş sonrası artan iltica başvuruları ve mülteci nüfusuyla ortaya çıkan toplumsal ve siyasi gerginlikleri mercek altına aldığı bir polisiye romanı. Hikaye, Lunnarp yakınlarında, çoğunlukla yaşlıların yaşadığı bir bölgede gerçekleşen çifte cinayetle açılıyor. Ölmeden hemen önce ağzından "yabancı" kelimesi dökülen yaşlı kadın, polisin aklına bölge yakınlarındaki mülteci kampını getiriyor. Ama önemli bir sorun var: Toplumda gün geçtikçe artan yabancı düşmanlığını iyice hortlatmadan "yabancıların" peşine nasıl düşülecek? Wallender ve ekibi bir yandan cinayeti çözmeye uğraşırken bir yandan da yabancı düşmanlığı ile mücadeleye başlıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





