16 Ocak 2013

Oradan Buradan: Matthieu Forichon

Yollarımız kesiştiği anda hayranı olduğum bir çizer Matthieu Forichon. Sayfasında harcadığım zamanı ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Uzun uzun incelediğim çizimlerinin temasını insan ve mekan olarak adlandırmayı tercih ettim lakin Forichon'nun en çok çalıştığı konu kadınlar. Sokakta, evde, davette, trende, alışverişte, tatilde, akşam yemeğinde, bisiklete binerken, yağmurdan kaçarken, en çok da yalnız başına resmedilmiş kadınlar. Bütün bu kadın çizimlerinin arasına serpiştirilmiş birkaç figürsüz şehir çalışması da mevcut. Issız, terkedilmiş sokakların resmedildiği bu çizimlerdeki yalnızlık, her bir çizimin üzerinde yazan ''(S)he will be there'' (Orada olacak) ifadesi ile iyice vurgulanıyor. İnsansız çizimler, insansız şehirler gibi. Soğuk ve ürpertici. Matthieu Forichon'nun çizimlerinin daha fazlasını görmek için blog'una, tumblr'ına ya da internet sayfasına göz atabilirsiniz.





10 Ocak 2013

Pazarları Hiç Sevmem


Hastanede ecelle pençeleşen Oğuz'un (Edhem Dirvana) babasının son arzusu pek sevdiği arabasını son bir kez görebilmektir. Oğuz arabayı bir gece hastanenin önüne çeker, babası ondan habersiz perdeyi aralar ve arabasına son kez bakar. Ertesi gece araba Oğuz'un arkadaşı Ayşe'nin (Ezgi Mola) düğünü için süslenir, püslenir ve düğün salonunun önüne gelir. Belki de arabasının ondan izinsiz başkasına gittiğini hisseden baba o gece ruhunu teslim eder. Oğuz ve kardeşi Kerem (Umut Kurt), cenaze arabası önde, tanıdıkların arabaları ortada, bunlarsa en arkada gecenin bir yarısı ayrılırlar İstanbul'dan. Defin işlemi için memleketlerinin yolunu tutarlar. Hikayaye kıyısından köşesinden Deniz (Melisa Sözen) dahil olur. Hayatın farklı şekilde hırpaladığı Oğuz ve Deniz'in teğet geçen yolları böylece kavuşmuş olur. Pazarları Hiç Sevmem, cazip isminden dolayı epey merak ettiğim bir filmdi. Ne konusu, ne oyuncu kadrosu hakkında herhangi bir fikre sahip olmadan başladım izlemeye. Lakin ilk on dakikanın sonunda beklentilerim yerini hüsrana bıraktı. Zorlama gibi duran diyaloglar ile akmayan hikayesine rağmen güzel müzikleri ve başarılı sinematografisiyle (49. Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Görüntü Yönetmeni ödülünü almışlar) ittire kaktıra tamamladım filmi. Bana göre filmin en önemli sorunu gerçeklikle absürdlük arasında sıkışıp kalması. Bu, dramı absürd komediyle harmanlayalım fikri bazı sahnelerin iğreti durmasına neden olmuş. Ne yardan ne serden tutumu yerine gerçeklik ya da absürdlükten biri tercih edilseydi anlatım daha tutarlı olurdu. Diğer bir mesele ise yan hikaye ile ana hikaye arasında sağlam bir ilişki kurulamaması. Bu sebepten yan karakterler şaşkın tavuklar misali dolaşıyor ortalıkta. Ayşe ile Oğuz arasındaki durum - şayet fragmanı izlemediyseniz - filmin sonunda diyalogla ifade edilene kadar anlaşılmıyor bile. Filmin içindeki gizem unsurlarını, bazı şeylerin hiç açıklanmamasını ise pek yadırgamadım. İzleyicinin hayalgücünü hedef alan filmleri severim ben, yeter ki hikaye aksın gitsin, anlatım tutarlı olsun.

Yönetmen: Rezzan Tanyeli
Yıl: 2012
Yıldız Karnesi: **

7 Ocak 2013

Sitcom Arayanlara Tavsiye: Episodes


Geçtiğimiz sene pek çok sitcom'da şansımı denedikten sonra (New Girl, Don't Trust the B---- in Apt. 23, Are You There Chelsea), nihayet gönlüme göre bir dizi bulabildim: Episodes! Yayınlanmış iki sezonu (toplam 16 bölüm) kısa sürede tüketerek başladığım yere geri dönmüş olsam da, yazın üçüncü sezonun başlayacağını kendime hatırlatıp yüreğime su serpiyorum. İngiltere ve Amerika ortak yapımı Episodes, her bölümünü sıkılmadan tekrar tekrar izlediğim Friends'in yaratıcısı ve yazarı David Crane ile dizi piyasasında daha önce yolumun hiç kesişmediği Jeffry Klarik'in ellerinden çıkma. Başrolleri Friends'in Joey'si Matt LeBlanc, (Black Books ve Emma'dan beri) pek bayıldığım Tamsin Greig ve bu dizide tanışıp sevdiğim Stephen Mangan paylaşıyor.

İngiliz çift Beverly (Tamsin Greig) ve Sean (Stephen Mangan), İngiltere'de izlenme rekorları kıran ve ödül üstüne ödül alan komedi dizisi Lyman's Boys'un senaristleridir. Ödül gecesi heyecanları henüz taptazeyken karşılarına çıkan Amerikalı yapımcı Merc Lapidus (John Pankow), Beverley ve Sean'a L.A'e taşınıp dizinin Hollywood versiyonunu çekmelerini teklif eder. Önlerine çıkan bu fırsata Sean çocuklar gibi sevinirken Beverley pek istekli değildir. Hiç tanımadığı bir ülkede kariyerini yeniden test etmek, alıştığı düzeni bozmak, hatta Londra'nın yağmurlu, çirkin havasından dahi ayrılmak istemez. Lakin muhterem kocasının azmi ve isteği Beverley'nin kendini rahat hissettiği konfor alanından çıkmasına ve teklife (sırf Sean için) evet demesine neden olur. Yeni bir ülkeye, şehre, daha da önemlisi yeni işlerine alışmaya çalışan kahramanlarımızı elbette kolay günler beklememektedir. Hiç akıllarında yokken, hatta ismi kendilerine önerildiğinde şiddetle karşı çıkmalarına rağmen, yazacakları dizinin kadrosuna Matt LeBlanc dahil edilir. Beverly ile Sean'ın Hollywood serüveni de böylece başlamış olur. Bu serüven süresince hem Amerika'daki insan ilişkilerine ve televizyon piyasasının işleyişine dair yeni şeyler öğrenecek, hem de kendi ilişkilerini test edeceklerdir.

Matt LeBlanc, kurgulanmış "Matt LeBlanc" karakterinde orta yaşlı, zengin, dul, çocuklarını seven ama sorumluluk sahibi baba olmayı bir türlü başaramayan bir Hollywood yıldızını oynuyor. Yer yer Friends'in Joey'sini andıran hal ve tavırlar gösterse de hiçbir halttan anlamayan, tek derdi uçkuru olan, saf, salak Joey ile benzeştiğini söylemek pek mümkün değil. Burada da uçkurunu tutamadığı oluyor belki ama pişmanlıkları, korkuları, zaafları olan bir yanı da var karakterin. Sevmeyi bilen bir tarafı var. Üstelik LeBlanc'ın kendisiyle dalga geçebilen bir aktör olması onu izleyici gözünde daha da güçlü kılıyor (aynısını başka bir dizide James Van Der Beek de başarıyla yapıyor). Beverly ürkek bir ceylan gibi. Şaşkınlığı, sevinci, üzüntüsü, kararsızlığı, pişmanlığı kısacası yaşadığı tüm duygular o kadar sade ve o kadar içten. Sean ise enerji dolu, komik, gururlu, şaşkınlıktaysa Beverly'le yarışır ama içinde bulunduğu yeni ve garip durumları ondan daha iyi idare eder. 2012'de Altın Küre'yi Matt LeBlanc kucaklamış olabilir ama diziyi izleme sebebim kesinlikle Tamsin Greig ve Stephen Mangan (üzgünüm Matt!). Dizide en-en-en-en sinirimi bozan karakterler ise Beverly ve Sean'ın sekreteri ile Matt'in ekibindeki Myra Licht (karakterin adını hiç kaydetmemişim IMDB'den baktım. Şu lafları uzata uzata burnundan konuşan hatun). Gereksiz abartılı karakterler ve onların hiçbir repliğine güldüğümü hatırlamıyorum. Diziden çıkarılsalar eksiklikleri hissedilmez.

Episodes bir yandan Amerika'daki dizi ve televizyon endüstrisi ile dalga geçerken diğer yandan izleyiciye bu endüstride tutunmanın zorluklarını aktarıyor. Uzun lafın kısası, Episodes 2012'nin en iyi sitcom dizilerinden. En iyisi demiyorum hem iddialı olur, hem de yayınlanan bütün sitcom dizileri izlemediğim için anlamsız olur ama sizin de aradığınız yarım saatlik komedi ise doğru adrestesiniz.

(Yıldız Karnesi: *****)

3 Ocak 2013

Paris-Manhattan (2012)


Paris-Manhattan, yorgun bir günün sonunda koltuğunuza gömülüp izleyeceğiniz, ince esprilerle bezeli, kafa yormayan, uçuş uçuş bir Fransız romantik komedisi. Depresyonun, sıkıntının, moral bozukluğunun, kısacası gündelik bir sürü derdin doğru filmleri izlemekle çözüleceğine inanan Alice sıkı bir Woody Allen hayranı. Hayatı onun filmleri üzerinden analiz edip, akşamları eve gittiğinde duvarına asılı dev Woody posteri ile dertleşiyor. Babasından devraldığı eczaneyi işleten Alice'in hayatındaki tek eksiklik ise aşk. Üstelik bu durum kişisel bir mesele olmaktan çıkıp ailevi bir dert haline gelmiş. Babası, ablası ile eniştesi -pek tabi farklı yöntemlerle- Alice'e koca bulmaya çalışıyorlar. Alice ise bu durumu (Woody Allen filmleri sayesinde) çoktan aşmış; ailesinin müdahalelerinden ise oldukça rahatsız. Zaten bütün bu seferberliğe rağmen kapısını bir türlü çal(a)mayan aşk, günün birinde arabuluculuk filan beklemeden, Alice'e doğru dörtnala ilerlemeye başlıyor. Filmin pek çok romantik komediden en büyük farkı, şaşalı bir aşk hikayesini ya da bir peri masalını değil, başımızdan geçmesi kuvvetle muhtemel, mütevazi bir aşkı konu ediniyor olması. Başrol oyuncuları Alice Taglioni (Alice) ile Patrick Bruel (Victor) harika bir uyum göstermiş. Onlara, yardımcı karakterlerin başarılı performansları da eklenince ortaya nehir gibi akan ve izleyeni sıkmayan romantik bir film çıkmış. Woody'nin çeşitli filmlerinden alınma replikleri de  zaman zaman kendinizi bir Woody Allen filminde sanmanıza neden oluyor. Ayrıca filmin açılış jeneriğini de pek beğendiğimi belirtmeden geçmeyeyim. Evet, Paris-Manhattan, üzerine uzun uzun düşünülecek bir materyal vermiyor. Başlangıçta da dediğim gibi hafif bir film ama bu hiçbir şey vaadetmediği anlamına da gelmiyor zira hoş vakit geçirmek isteyenlere film güzel bir seyirlik sunuyor. *** 

31 Aralık 2012

Oradan Buradan: Minimalist Dizi Posterleri

Filmlerin (özellikle klasiklerin) minimalist posterleriyle internette çok sık karşılaşsam da dizilerin bu tür posterlerine ilk defa rastladım (bu tamamen benim kabahatim de olabilir tabi. Mesuliyet kabul ediyorum). Aşağıdaki tasarımlar 1987 Braga (Portekiz) doğumlu Marisa Passos'a ait. Üniversitede kimya okuyan Marisa, mezun olduktan sonra asıl yapmak istediği işin grafik tasarımı olduğunu fark etmiş ve bu alanda bir kariyer yapabilmek için kolları sıvamış. Ben en beğendim tasarımları aşağıya ekledim. Koleksiyonun tamamını görmek için flickr sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Minimalist TV Show PosterMinimalist TV Show PosterMinimalist TV Show PosterMinimalist TV Show PosterMinimalist TV Show PosterMinimalist TV Show PosterMinimalist TV Show PosterMinimalist TV Show PosterMinimalist TV Show Poster

5 Aralık 2012

Oradan Buradan: Uyumlu Kitap Ceketleri ve Ayraçları

Grafik tasarımcısı Igor Udushlivy'nin ellerinden çıkma bu kitap ceketleri ve ceketlerle uyumlu kitap ayraçları insanın iştahını kabartacak cinsten. Kitaplar, bir tasarımcı hayalgücünün at koşturacağı en büyük pistlerden biri olmalı.



































3 Aralık 2012

Sister (L'enfant d'en Haut) (2012)


Sister, İsviçre'de karlı dağların eteğinde kurulmuş küçük bir kasabada yaşayan Simon ve Louise'in hikayesini anlatıyor. İsmi bir türlü zikredilmeyen bu kasabayı çevreyelen dağların tepesinde turistlerin kayak yaptığı bir tesis bulunuyor. Burası gıcır gıcır montlarını, gözlüklerini, berelerini üzerlerine geçirmiş kayak yapan, dinlenen, yemek yiyen hali vakti yerinde (zaten hali vakti yerinde olmayanın dağda işi ne) insan kaynıyor. Dağın eteklerinde ise karın esamesi okunmayan, ortasından otoban geçen, dağdaki estetik güzellikten nasibini alamamış kupkuru küçük bir endüstri kasabası var. Simon ve Louise, bu kasabada, arkasındaki beyaz dağlarla tezat oluşturacak kadar sarı, uzun, ve çirkin binadaki ufak bir apartman dairesinde oturuyorlar. Büyük kardeş Louise'in doğru düzgün bir işi yok. Onun aslında bu durumu pek salladığı da yok. Evin geçimini, dağdaki tesiste turistlerden gözlük, eldiven, mont, kayak çalan 12 yaşındaki Simon sağlıyor. Dağdaki zenginlerden arakladıklarını kasabanın dar gelirli aile çocuklarına çok ucuza satarak para kazanıyor. Çantalardan yürüttüğü sandwichleri ise abla-kardeş akşam yemeğinde yiyorlar. Simon işinde ustalaşmış, nereye bakması gerektiğini, kendini nasıl kamufle edeceğini, neleri çalacağını çok iyi biliyor. Ablasının nadiren gösterdiği endişe emarelerini her seferinde savuşturuyor. Düzen bu şekilde oturmuş giderken Simon'un hayatında birtakım ufak değişiklikler gerçekleşiyor ve bir anda kendimizi onun yalnızlığını, sevgiye olan açlığını, çocuksu saflığını en ön sıradan izlerken buluyoruz. Zaten izleyiciyi de en çok bu sade, çıplak dram vuruyor. Başrol oyuncuları, hele hele Simon'u canlandıran Kacey Mottet Klein filmi sırtına alıp götürüyor. 62. Berlin Uluslararası Film Festivali'nden Gümüş Ayı ile ayrılan Sister aynı zamanda İsviçre'nin 85. Oscar Ödülleri En İyi Yabancı Film adayı. Hollywood filmlerine kısa bir ara vermek isteyenlere birebir. ****

5 Kasım 2012

Enteresan Linkler #1

  • Okuduğunuz kitap bitti, sırada ne var? Bu arama motoru bir sonraki kitap için fikir edinmek isteyenlere göre.
  • Eski kitaplar neden güzel kokar? Yanıtı burada.
  • Kitap değiş-tokuşuna olanak sağlayan Bookmooch'dan haberiniz var mı? 
  • Eğer yayıncısı ısrar etmeseymiş Orwell'ın 1984'ünü The Last Man in Europe olarak bilecekmişiz. Basımdan önce ismi değişen diğer kitap örneklerini merak ediyorsanız buraya buyrun. 

2 Kasım 2012

Oscar Yolunda Türkiye: Ateşin Düştüğü Yer (2012)

Türkiye'nin 2013 Oscar Ödülleri En İyi Yabancı Film yarışmasına gönderdiği Ateşin Düştüğü Yer'i epeydir merak ediyordum. Aslında filmle ilgili en ufak bir bilgim yoktu. Sadece juri kararını açıkladığında Zeki Demirkubuz'un gösterdiği tepkiyi hatırlıyordum. Tepkisinde haklı-haksız bir yorumda bulunmak zor ama Demirkubuz ve Ustaoğlu'nun filmleri yarışırken onlardan biri gönderilir beklentisine girmiş, karara şaşırmıştım (ne de olsa önyargılar hepimiz için).

31 Ekim 2012

Reading Update


Var mı acep benden başka okuyan ya da okumayı düşünen J. K. Rowling'ciğimizin son kitabını? Ben daha anca ilk bölümü devirebildim. Umarım arayı fazla açmadan bitirebilirim zira bu aralar azcuk konsantrasyon eksikliği çekiyorum.