23 Ekim 2009

Tecavüzcüyü Sevmek!

Şu aralar aksatmadan izlediğim yegane Türk dizisi Bir Bulut Olsam. Arada bir fragmanı izlemek için kanalın web sayfasına giriyorum. Geçenlerde dikkatimi fragmandan başka birşey çekti. Diziye ayrılan sayfadaki okuyucu yorumları. Başlardaki yorumlara biraz göz atıp şaşırdıktan sonra, sonraki yorumlara da bakayım dedim. Çok uzun süre bakamadım ama genel olarak şöyle bir hava hakim yorumlara. Narin'in Mustafa'yı sevmesini arzu eden, hatta Meral Okay'a çağrıda bulunan bir kesim var. Azımsanacak bir sayıda da değiller. Serdar ve Narin'in birbirine yakışmadıklarından, Mustafa'nın Narin'e nasıl aşık olduğundan dem vurup, senaryoda bir Narin-Mustafa aşkı yaratmalarını istiyorlar.

Diziyi bilmeyenler için kısaca bahsedeyim. Narin ve Mustafa amca çocukları. Mustafa Narin'i neredeyse çocukluğundan beri saplantılı hatta hastalıklı bir şekilde seviyor. Narin ise Mustafa'nın duygularına karşılık vermiyor. İstemiyor Mustafa'yı. Hatta Mustafa'dan kurtulmak için sevmediği birisiyle evleniyor. Evlendikleri gün Mustafa tarafından kaçırılıyor ve Mustafa'nın tecavüzüne uğruyor. Bir de şimdi öğrendik ki o tecavüzden hamile kalmış. Mustafa'nın Narin'e yaptığı tek kötülük bu değil tabi. Ama herhalde en kötüsü bu. (Ah tabi bir de ilk bölüm Narin'i öldürmeye çalışması var, onun unuttum) Sonuçta Mustafa bir tecavüzcü. Narin Mustafa'yı istemediğini sayısız sahnede beyan etmişken, bizim ruh hastası tecavüzcü nasıl oluyor da (rumuzlardan anladığım kadarıyla) kadın izleyicilerin Narin'e uygun gördükleri aşık oluveriyor?

Şimdi bu sorunun yanıtını düşünüp duruyorum, aklıma gelen muhtemel bir kaç yanıt var: 1) Türkiye'de pek çok kadın kocası tarafından tecavüze uğradığı için, Mustafa'nın bir dönem imam nikahlı karısı olan Narin'e başkasıyla evlendiği gün tecavüz etmesini normal karşılıyor, 2) Mustafa karakterini canlandıran oyuncu eli yüzü düzgün olduğu için seyirciler tarafından beğeniliyor ve Narin'e tecavüz ettiği gerçeği unutuluveriyor. Fiziksel görünüşü geniş bir kadın izleyici tarafından beğenilmeyen başka bir oyuncu Mustafa'yı canlandırsaydı Mustafa karakterine muhtemelen başka gözle bakacaklardı, 3) Türkiye'de pek çok kadın tecavüzcüleri ile evlendirildiği ve namusları böyle temizlendiği için kadınlar, böyle bir olay başlarından geçmemiş bile olsa, olası bir Mustafa-Narin aşkını destekliyorlar ve tecavüz olayını problematize etmiyorlar, 4) Narin'inin tecavüze uğradığı sahnede sadece "yapma Mustafa" demesi ve çok fazla mücadele etmemiş olması, "bu işi Narin de istedi aslında," fikrini uyandırıyor ve izleyiciler bunun aslında tecavüz değil rızaya dayalı cinsel ilişki (consensual sex) olduğunu düşünüyor.

Aklıma gelen ilk muhtemel cevaplar bunlar. Bu konuda çok güzel bir araştırma yapılabilir aslında. Bir adamın "sevdiği" kadına tecavüz etmesi seyircileri tecavüzcü karaktere tapınmaktan vazgeçiremiyorsa (üstelik Mustafa'nın tecavüzden dolayı pişmanlık vs. duyduğunu da görmüş değiliz), Türkiye'de katetmemiz gereken daha çok yol var demektir.

Kitap Listesi

2013

29. Buket Uzuner İki Yeşil Susamuru)
28. Araba Sevdası (Recaizade Mahmut Ekrem)
27. Mavi Vurgun (Clive Cussler)
26. Aile Çay Bahçesi (Yekta Kopan)
25. Kameralı Katil (Thomas Glavinic)
24. Olduğu Kadar Güzeldik (Mahir Ünsal Eriş)
23. The Cuckoo's Calling (Robert Galbraith/J.K. Rowling)
22. The Buddha in the Attic (Julie Otsuka)
21. Dance of Shadows (Yelena Black)
20. Emma vol. 1-2-3-4 (Kaoru Mori)
19. The Face on the Milk Cartoon (Caroline B. Cooney)
18. The Elite (Kiera Cass)
17. Stranger with My Face (Lois Duncan)
16. The Selection (Kiera Cass)
15. Toradora! vol. 1 (Yuyuko Takemiya)
14. Bakuman vol. 1 (Tsugumi Ohba)
13. Coraline (Neil Gaiman)
12. The Great Gatsby (F. Scott Fitzgerald)
11. Pembe Tütülü Amiral (Mehmet Murat Somer)
10. Palomino Molero'yu Kim Öldürdü (Mario Vargas Llosa)
9. Sessiz Kadınlar (Esra Erol)
8. Nemesis (Jo Nesbo)
7. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü (Etgar Keret)
6. Seçilmiş Kişi  (Carol Lynch Williams)
5. Cehennem Çiftliğinden Kaçış (Barış Uygur)
4. Feriköy Mezarlığı'nda Randevu (Barış Uygur)
3. Çıplak Ceset (Celil Oker)
2. Veciz Sözler (Barış Bıçakçı)
1. Steal Like an Artist (Austin Kleon)

3 Ekim 2009

Episode II: Boston Strikes Back


New England güneşinin sizi kandırmasına asla izin vermeyin. Hele hele okyanusa açılmaya kalkışacağınız gün asla! Boston'daki ikinci sabahımızda parıl parıl parlayan güneşi görüp attık kendimizi sokağa. İstikamet Charles nehri! Au Bon Pain'in o mis kokulu dükkanında epey vakit harcayıp, nerdeyse her reyonun önünde durup, çay mı yoksa portakal suyu mu, bagel mı yoksa croissant mı gibi envayi çeşit burjuva dertlenmelerinin ardından nehrin yolunu tuttuk (elimdeki tepside 3 adet kahve taşıdığım için ömrümün en dikkatli yolunu yürüdüm). Nehir kenarında çimenlere serilip kahvaltı eden bir biz vardık. Ne de olsa miskin bir milletin pek kıymetli üyeleriydik, popomuzu ağrıtacak şeyler yapmak bizden fersah fersah uzaktı. O yüzden çimenlere serilip midemizi şenlendirirken etrafımızda bir devinim, bir hareket içinde olan, canlılık belirtisi gösteren insanları süzüp, haklarında atıp tutmakla iştigal etmeyi tercih ettik.

Etrafımızdaki herkes (az ilerimizde güneşlenip kitabını okuyan kız hariç) hareket halindeydi. Bir grup insan nehir kenarında koşuyordu (erkeklerin çoğu üst kısmı çıplak koşuyordu. Şimdi bana ne bundan diyebilirsin sevgili okur ama bana önemli bir ayrıntı gibi geldi), diğer bir grup bebek arabası itekliyor, başka bir grup bisiklete biniyor, diğer bir grup avaz avaz bağıran bir antrenörün direktifleri doğrultusunda nehirde kürek çekiyordu.

Kahvaltının ardından gündemin ilk maddesine geçildi: Harvard Üniversitesi turu.

Harvard University

Harvard Üniversitesi 1636 yılında kurulmuş. Armasında latince bir kelime olan "VERITAS" yani "Doğruluk" yazıyor. Kocaman bir kampüsü var okulun. Binalar New England mimarisi ile uyumlu. Kırmızı tuğladan. Harvard, Columbia ve Princeton'dan sonra gördüğüm 3. Ivy League okulu. Güzel bir kampüsü, değişik bir havası var. Ama ben bu üçü arasında en çok Princeton'ı beğendim. Onun gotik tarzı binaları daha etkileyici ve daha güzel. Harvard Square'iın orada ücretsiz "Harvard Unofficial Tours" düzenleniyor. Üniversite öğrencileri gün içinde birkaç defa ana kampüsü gezdirip hikayeler, anekdotlar anlatıyorlar. Biz tur saatlerini dikkate almadan gitmiştik. Gidince fark ettik ki yeni tur başlayalı 15 dakika olmuş. Bir sonrakine de yarım saat var. Turu bir yerden yakalarız diye düşünerek kampüsün içine daldık. Gördüğümüz ilk kalabalığa ilerledik. İngilizce konuşmuyorlar! İkinci kalabalık, onlar da konuşmuyor! Üçüncü kalabalık da konuşmuyor derken İngilizce konuşan, "Hahvahd" yazılı tshirtler giyen biri kız diğeri erkek tur rehberlerini bulduk. (Harvard'ı akın akın turist geziyor. İnsanın okuluna hergün fotoğraf makineli turistlerin gelmesi nasıl bir duygu acaba diye düşündüm, sonra aklıma bizim okula akın akın gelip çimenlerde, manzarada vs. fotoğraf çektiren sınava girecek liseli gençlerin görüntüsü geldi. Tamam aynı şey sayılmaz ama yine de bir fikir veriyor insana.)

Ana kampüsteki highlight'lar şunlar: (1) John Harvard heykeli: Rehberler heykeldeki adamın gerçek John Harvard olmadığını söyledi. Bir de ne yaparsanız yapın asla ayak parmağını ellemeyin. Zira öğrenciler fotoğraf çektiren turistlerle dalga geçmek için üzerine işiyorlarmış (!) (2) Harry Elkins Widener Memorial Library: Çok ilginç bir hikayesi var. Harry Elkins Widener bir işadamı ve kitap koleksiyoncusu. Annesi ve babası ile birlikte New York'a doğru yola çıkan Titanik gemisine biniyorlar. Annesi kazadan kurtuluyor ama Harry ve babası gemiyle beraber kayboluyorlar. Harry, Harvard mezunu olduğu için annesi kitaplarını buraya bağışlıyor ve oğlunun adına dünyanın bu en büyük kütüphanesini yaptırıyor (bu -en büyük- iddiası ne kadar doğru bilemiyorum, ben rehberin yalancısıyım). Oğlunun ve kocasının ölümünden sonra anne kafayı biraz üşütüyor ve oğlunun hayaletinin onu ziyaret ettiğini iddia ediyor. Oğlu ve kocasının boğularak ölmeleri meselesini o kadar ileri götürüyor ve kütüphane karşılığı okul yönetiminden bir söz istiyor: o da her öğrencinin "yüzme" dersi alması ve bu dersten başarıyla ile geçmesi. Okul kabul ediyor. (Büyük yatırım gelecek, neden kabul etmesin tabi!) Rehberimizin dediklerini yanlış hatırlamıyorsam 1970'lere kadar uygulanıyor bu düzenleme. Uygulama kalkana dek, yüzme bilmeyen Harvard mezunu olmuyor. İlla herkes öğreniyor yüzmeyi. (3) John F. Kennedy'nin yurt binası: Kampüste yürürken ahan bu da Kennedy'nin yurt odasının olduğu bina dediler. Gerçi odası durmuyormuş yerinde çünkü o bölümü asansör yapmışlar. (4) Primal Scream: Bu en çok hoşuma giden hikayeydi. Finaller başlamadan önceki son gece, Harvard'ın bahçesinde toplanan öğrenciler çırılçıplak bir şekilde koşmaya başlıyorlar. Bahçede bir müddet tur attıktan sonra önce uğultu başlatıp, ses perdesini yavaş yavaş yükseltip, en yüksek perdeden hep beraber bir çığlık atıp geceyi tamamlıyorlar. Bazı gelenekler üzerinden geçen yıllara direnip ayakta kalabiliyorlar işte. Bir kimliğin parçası olması devam ettirilmesini gerektiriyor. Gerçi katılım nasıl, her sene yüksek mi bilemiyorum. Ama şurası da bir gerçek sayısı ne olursa olsun, her final dönemi kampüste çıplak koşan birileri var!

Whale Watching

Harvard turunun ardından balina turu için Boston'a doğru (Harvard, Cambridge şehrinde ama buradaki şehirler İstanbul'daki ilçeler gibi malum) yola çıktık. 20-25 dakika sonra upuzun bir kuyruğun en arkasında, "acaba balina gelecek mi, gelse bile biz görebilecek miyiz" soruları arasında, tekneye binmeyi bekliyorduk. O kadar insan o tekneye nasıl sığdık bilmiyorum. Tur yaklaşık 3 saat sürecekti onu biliyordum da bu kadar uzun bir yol gideceğimizi tahmin etmemiştim. Git babam git, git babam git. Bir de bi rüzgar, bi rüzgar. Saçlarım oldu papaz. Sol yanağım rüzgardan hafif hafif uyuşmaya başladı. Balina göreceğiz diye felç olmanın bir anlamı olmadığına karar verip, teknenin kenarında konuşlandığımız yerimizi bırakıp, kuytulara sığındık. İyi ki de öyle yapmışız. Git babam git, git babam git. Yol bitmiyor! 1-1.5 saatlik tekne yolculuğunun ardından önce yavaşladık, sonra durduk. Tabi yerimiz kapıldığı için kaldık biz ortada dımdızlak. Elimde fotoğraf makinesi hazır. Hangi yöne gitsem bilmeden bekliyorum. Bütün teknede derin bir sessizlik. İlk balinayı kim görecek stresi yaşanıyor! Ben alık alık bir sağa bir sola bir teknenin arkasına bakınırken, sol cenahta bir boşluk görüp hemen oraya yanaştım. Bir beş dakikalık beklemenin ardından o da ne! balinacık bize kuyruğunu gösterdi!! Teknede bir çığlık bir çığlık... Herkes yanaştı mı sol tarafa.. O sırada balina kayboldu. Bu sefer sağ taraftan bir çığlık geldi. Haydaaa bütün tekne sağ tarafa koşmaya başladı. Şimdi bütün süreci yazmaya kalksam yaz yaz bitmez, en iyisi özetini vereyim sevgili okur: iki tane koccaman balina teknenin dibine kadar gelmekle kalmadı, bize bir de gösteri sundular. Süzgeçlerini kaldırıp pat pat suya vurmalar, kuyruğunu sallamalar, artık hangi numaraları öğrenmişlerse hepsini yaptılar. İçim acıdı. Bu hayvanlar sanki doğal habitatlarının içinde yaşıyorlarmışcasına pazarlanıyor bu turlar, oysa gerçek öyle değil. Ben balinaları yüzerken görmeye razıydım. Aslında sadece yüzerlerken göreceğiz zannediyordum. Böyle oyun yaptıklarını görmek açıkçası hoşuma gitmedi. İnsan elinin değdiği herşey berbat olmak zorunda mı? Bu hayvanlar doğal habitatlarında mı şimdi? Yazın havalar güzelken onlarca tekne her gün habitatlarının yakınına gelip onlara bakmaya çalışmıyor mu? Beslenerek eğitilen balinalar yaşadıkları bu açık denizde özgür mü sahiden? Hem deli gibi üşüdüğüm için, hem de bu düşünceler başıma üşüştüğü için sessiz sessiz oturdum dönüş yolunda.

Fire and Ice
Harvard Square'de gittğimiz bu restoran Amerika'da çok yaygın bir yemek kültürünün parçasıymış meğer. Ben o kültürle ilk kez tanıştım. Sistem (çooook enteresan olmamakla birlikte) şöyle: Tabağınızı alıyorsunuz, açık büfenin önüne gidiyorsunuz. Envai çeşit et (biftek, tavuk, domuz, deniz ürünleri), envai çeşit sebze, envai çeşit sos... Tabağınıza hangi etten hangi sebzeden isterseniz dolduruyorsunuz. Ortada kocaman yuvarlak bir ızgara masası var. 4-5 kişi çalışıyor başında. Tabağınızı veriyorsunuz, ateşe atıp, üstüne istediğiniz sosu döküp pişiriyorlar. Midenizin genişliğine göre kaç sefer yapacığınız size kalmış. Açık büfe yemek mantığının değişik bir versiyonu.

Boston'daki ikinci günümüz bir öncekine göre yorucu geçti. 3 saat okyanus rüzgarı ve havası sersem etti. Ama uyuyup enerji depolamak gerekliydi çünkü ertesi gün dört gözle beklediğim Cape Cod gezisi gerçekleşecekti.

11 Eylül 2009

Boston'da Uzun Bir Haftasonu

Amerika'nın en sevdiğim özelliklerinden biri tatillerin 23 Nisan, 30 Ağustos gibi belirli günler olmaması. Onun yerine Eylül'ün ilk pazartesisi, Ekim'in ikinci pazartesisi gibi günler seçmişler. Dolayısıyla her sene birkaç defa "long weekend" oluyor. (Fırsat bulsalar mezarda adam çalıştıracak Amerikalılar'a pek yakıştıramadım. Yani bu sene Labor Day haftasonuna geldi, tatil yok gibi bi sendromu nasıl olur da yaşatmazlar Amerikan halkına. Gerçi bizdeki Şeker ve Kurban bayramı gibi uzun tatiller de Amerika'da yok. Oysa Türkiye'de öyle mi? Her sene denk gelmiyor tamam ama bi denk geldi mi de köşeyiz valla!)

Bu seneki ilk long weekend'imiz geçtiğimiz haftasonuydu. Pazartesi tatildi (Labor Day), cuma günü dersim yoktu, biz de düştük yollara Perşembe gecesinden, Boston'a gittik. Mega Bus'ın daha önce de bindiğimiz, çok çok çok ama çok erkenden alırsan biletlerini 1 (yazıyla bir) dolarese sattıgı otobüsüne bindik. Biz 1 dolar vermedik tabi, biz alana kadar bilet fiyatları artmıştı ama yine de cüzi birşey verdik. Ucuz otobüs diye kelle koltukta gidilen Metro vb. otobüs şirketlerinden sanılmasın. Kurallara riayet eden, hız sınırını aşmayan bir şirket kendisi. Amerika'da bir kaza yapmanın bedeli (ödenecek tazminatların yüksekliğinden) son derece ağır olduğu için kelle koltukta götürmeye cesaret edemiyorlar sizi. Bu sefer bindiğimiz otobüste ne problem vardı bilmiyorum ama zıplaya zıplaya gittik yolu. O zıplamalar esnasında hafif bir panik yaptım ama neyseki o gün okulum vardı ve yorulmuşum ve benden beklenilmeyecek bir performans gösterip bir taşıma aracında uyumuşum. Gecenin bir körü Boston'a vardık. Bizi bekleyen arkadaşlarımızı da uykusuz bıraktık. Herkesin uykusu vardı ama gecenin bi saatine kadar çeneler susmadı. Sonra hadi uyuyalım dendi, artık ne kadar yorulmuşsam, başımı yastığa koyduğum anı hatırlamıyorum.

Next Issue: Boston'da ilk gün neler yaptık? Nereyi gezdik? Hangi tura katıldık? New England'da ilk cadı nerede asılmış? Cheers dizisinin çekildiği bar nerede?

8 Eylül 2009

Biten Bir Tezin Ardından

Tezi yazmakla işin bitmeyeceğini, bir sürü bürokratik işlemle mücadele etmem gerekeceğini pek tahmin edememişim. İstanbul'da geçirdiğim 5 haftalık süreçte neredeyse haftada en az 3 kez okula uğradım. Mezuniyet yazımı çıkartmak için konuşmadığım insan, okulda uğramadığım kurum kalmadı. Kayıt işlerinde yazıyı ellerime alacağım ana saniyeler kala görevli memur nüfus kağıdımı isteyip "aaaa, sizin soyadınız değişmiş" diye haykırınca (o ana kadar sakladım değiştiğini evet) nerdeyse ruhumu teslim ediyordum. Neyseki yeni soyadımı sadece diplomaya eklemeleri gerekiyormuş. Derin bir "oh" çekerek mezuniyet belgemi ellerime aldım (sonra yurtiçi kargoda unuttum; tam bir gece orada bekledi yavrucak).

Bütün koşturmaca arasında beni en çok mutlu eden sözü, bütün tezlerin formatına bakıp kontrol eden Edit Office'deki görevli söyledi. Tezin başına yazdığım "Teşekkür" yazımı çok profesyonelce bulduğunu, insanların neredeyse evdeki köpeklerine bile teşekkür ettiğini, tezin aslında profesyonel bir iş olduğunu ve ona uygun yazılması gerektiğini belirttikten sonra, bir sonraki koca bomboş sayfanın tam ortasına kondurduğum kısa iki satırlık ithafımı çok beğendiğini söyledi.

"To my father,
The most talented and amusing narrator I have ever met…"

"Teşekkür" yazımın son paragrafı ise şöyle oldu.

"I should express my deepest gratefulness to my family; my mother, my father and my sister, who have never let me walk alone. It’s not only their care, support, encouragement and belief in me, but also their own existence, the fact that they’re my family and that they’re always with me, no matter how far away our physical existences are, always gave me the strength to carry on. Last but not least, I should express my extreme indebtedness to my husband, whose presence I undeniably cherish and who never lets me fall into the dark waters of idleness and desperation in any possible way. To him, I owe a lot."

Teşekkür ve ithaf bölümleri, koca tezde yazdığım en zor kısımlardı. Gerçi kime ithaf edeceğimi yazma sürecinde biliyordum ama hangi kelimelerle, işte onu seçmek zor oldu. Teşekkür kısmında profesyonel olmak, aşırı duygusallığa bağlamadan duygusal birşeyler de yazabilmekti bütün meselem. Başardığımı düşünüyorum, o yüzden mutluyum.

31 Ağustos 2009

Eve Dönüş

Bir gece vakti, karanlıklar içinde ayrıldım İstanbul'dan. Uçak gökyüzüne havalanırken, var gücüyle bastıran uykumla savaşıp zar zor açık tutabildiğim göz kapaklarımın arasından baktım aşağıda ışıldayan şehre. Doğduğum şehre. Büyüdüğüm şehre. İlk gençliğimden beri kaçıp uzaklaşmak istediğim şehre. Sevdiğim insanları barındıran şehre. Gece bize sunduğu durgun ve vakur suretinin ardında ne zorluklar, yalnızlıklar sakladığını bilerek hem de. İstanbul bir kez daha küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Bir kez daha izledim yavaş yavaş silinişini gözlerimin önünden. Geride bıraktıklarımı düşündüm, ağladım, ağladım ve sustum.

Şimdi Mayıs ayında bıraktığım yerden yola devam etme zamanı.
Uzun, yorucu ve beklentilerle dolu bir sene başlamak üzere.
Yine, yeniden New York'tayım.

15 Ağustos 2009

Çığlık

Kaç defa dinledim hatırlamıyorum. 5, 10, 20? Çok da abartmayayım ama 10-15 kere dinlemişimdir herhalde. Son albümündeki en sevdiğim şarkısı olduğunu bile iddia ettim. Sonra hemşirem "Uzun süredir şarkı sözü yazamıyormuş, sonra bu şarkıyı yapmış ve ardından diğer şarkılar da gelmiş" dedi. Daha da kıymetlendi gözümde. Peki ben, 10-15 defa dinlediğim şarkının sadece ilk yarısının sözlerine dikkat etmemi nasıl açıklayabilirim? Şarkının ikinci yarısına gizlenmiş bir detayı nasıl 15. kez dinlerken fark edebilirim? Teoman'ın Fahişe şarkısına gizlediği Çığlık tablosundan bahsediyorum. Bilinç kapılarım açık ikinci yarıyı dinlerken Edward Munch'ün tablosu ile karşılaşınca yaşadığım şaşkınlığı ve aynı zamanda saçma sevinci anlatamam. Gizli bir gurur duydum Teoman'la. İtiraf ediyorum.

22 Temmuz 2009

Yollar Bize Memleket

Önünüze gitmek mi yoksa kalmak mı diye iki seçenek sunsalar hangisini seçerdiniz? Ben tereddüt bile etmeden gitmeyi seçerdim. Çünkü gitmek kolaydır, güzeldir ve heyecanlıdır. Gittiğin yerde geçireceğin süre ne olursa olsun geride kalmaktan iyidir. Çünkü yeniliktir gitmek, değişikliktir. Cazibelidir. Gizemlidir. Sıradanlığın ensesine indirilen şaplak gibidir. Herşeyi olduğu gibi bırakırken geride ve asla bıraktığın gibi bulamayacağını bilerek ama yine de öyle bulmayı hayal ederek yürümektir. Gitmek özgürlüktür. Uzun, çıplak kolları ile bedenine sarılmış hayatı saçlarından tutup savurmaktır. Aynı zamanda bencilliktir gitmek. Kalanı merak etmek, özleyeceğini bilmek ama yine de yürümektir.

Havaalanlarını, tren garlarını, otobüs terminallerini seversin. Hepsi de gitmeyi hatırlatır. Hepsi de yolculuğun başladığı noktalardır. Öncesi zordur belki, ayrılmak düşündüğünden ağırdır. Belki de sevmezsin, düzenin bozulsun istemezsin. Ama bir kere adımını attın mı havaalanına, gidiyorsun demektir, bilirsin. Geri dönüşün yoktur artık. Uçağın tekerlerini yerden kestiği anları seversin. Camdan ardında kalana bakarsın. Eski bir fotoğrafa bakar gibi. Çünkü bilirsin geldiğinde bulsan da yerli yerinde, sen onlarsız onlar da sensiz yaşayacaksınız bir müddet. Beraber yaşanmamış bir zaman dilimi duracak aranızda. Kabullenirsin.

Cesaret işidir gitmek. Herkes gidemez, fark edersin. Ellerin, ayakların dur dediği halde içinden yükselen sesin seline kapılmaktır gitmek. Nedenini bilmesen de gitmen gerektiğini bilirsin. Bir seziştir o, bir hissediş. Nerden gelip nereye gittiğini bilemediğin bir çağrıdır. Sinyali kim gönderir, o arzuyu oraya kim yerleştirir öğrenemezsin. Susadığını, acıktığını fark etmek gibidir. Üşüdüğünü hissetmek gibidir. Sana söylenmeden sen keşfedersin. Zamanı gelince bir tek sen bilirsin.

Yalnızlıktır gitmek. Kendinle başbaşa kalmaktır. Bir uçak koltuğunda ya da bir tren camında kendine bakmaktır. Düşünmektir. İnsan en iyi salına salına sürüp giden bir yolculukta düşünebilir.

Gitmeyi sevdiğin kadar dönüşleri de seversin. Bilinmezliğin cazibesi ile çıkılan yollar özlenenin hasreti ile dönüşüne eşlik eder. Uzun bir yolculuğun son saatleri bir türlü geçmek bilmez. Uzun, çok uzun bir aradan sonra göreceğin yüzleri, o yüzlerde tek tek okuyacağın duyguları düşünürsün. Ne zaman ki görürsün sevincin, özlemin, bekleyişin, sabrın birbirine ilmiklendiği o çehreleri, bütün renkleri birer birer sayarsın. Sonra konuşursun. Sanki biri seni yıllarca susturmuş ve sen bütün kelimeleri avuçlarının içinde biriktirmişsin gibi açıverirsin ellerini. O kadar çok konuşursun. Avuçlarındaki kelimeler tükenene kadar konuşursun. Uzun yolların yolcuları bilirler; pasaport kontrolünü geçtiğinde ya da otobüsten indiğinde heyecanla seni bekleyen birileri varsa, bir kişi bile varsa eğer, o yollardan geri dönülmeye değer.

26 Haziran 2009

To Michael Jackson

"Do not stand at my grave and weep.
I am not there. I do not sleep.
I'm a thousand winds, that blow.
I'm the diamond glimpse of snow.
I'm the sunlight on the thriving green
I am the gentle autumns rain.
Do not stand at my grave and cry,
I am not there. I didn't die."
(Writer unknown)

Dear Michael Jackson,

Last night, we were watching NBA Drafts. They were broadcasting from Madison Square Garden, New York. Soon-to-be NBA players, all suited up, were anxiously waiting for their names to be announced by one of the NBA teams. All of a sudden, my husband said "Michael Jackson is dead". I knew you were hospitalized a few hours ago. But "dead"? You know what Michael, the moment when a child realizes that she has actually grown is not when she graduates from college, or not when she starts working, or not when she gets married and has kids. That moment comes when faces and voices that she knows from her childhood start to disappear. One by one. That's why growing up has nothing to do with aging but losing. Losing people, losing faces, losing voices. The earlier you lose, the faster you grow up. That's a lesson my father taught me.

Today is the day when many people one more time realized that they are going to die some day. Like you did Michael. Today they know that they are not eternal. Today they realize, but tomorrow they'll forget. Until someone from their family or close circle dies. Until a celebrity passes away. Then they'll remember again.

"When we die" is important, I know. Nobody wants to die young I guess. But "how we die" is more important Michael. There are million ways of dying when you come to think of it. I really, really hope yours was a smooth and painless farewell.

Rest in peace.

25 Haziran 2009

Harry Potter Maceram

2001 yazinda Harry Potter and the Philosopher's Stone Turkce'ye ikinci kez cevirilip bu sefer Yapi Kredi Yayinlari tarafindan piyasaya suruldugunde kiyamet kopmustu. Bir muddet "Buyuklere cocuk kitabi" seklinde pazarlanmis olsa da buyuk kucuk herkesin okudugu bir kitap olmustu. O yaz ailecek Datca-Bodrum-Cesme'de uzun bir tatil yapmistik ve hangi plaja gitsek elinde bordo ciltli Harry Potter kitabi okuyan insanlara rastliyordum. Harry Potter asagi, Harry Potter yukari bir zamandi. O an karar vermistim: Hicbir guc bana Harry Potter kitabi okutamayacakti.

Canim Mubocugum her zaman "Buyuk lokma ye, buyuk soz soyleme" der. Onun bu lafini cok da takmadigim bir donemdi. Herkesin okudugu bir cocuk kitabini mumkunu yok okumazdim. Hem insan kendini bilmez miydi?

Sonra ilk kitabin filmi cekildi. Merakima yenildim ve oturdum seyrettim. Sonuc: Buyuk bir hayal kirikligi. "Bu muymus yani insanlarin kiyametler kopardigi kitap" dedim butun ukalaligimla. Iyi ki kitabi almamis, iyi ki okumamistim. Verdigim kararin dogrulu ortaya cikmisti iste.

Zamanda geri yuruyebilsem "Bekle ve gor" derdim o zamanki kendime...

2003 yazinda Cadde'de gezinirken Nezih kitabevine attim kendimi. Ingilizce kitaplarin satildigi bolumde indirim oldugu yaziyordu. Ucuza Ingilizce kitap alabilmenin cazibesi ile yanastim raflara. Simdi hatirlamiyorum neler vardi ama Harry Potter kitaplari gozume carpti. Elime aldim. Fiyatina baktim. Paraya kiysam mi, bir sans daha versem mi derken kitabi almaya karar verdim. Temmuz'un ortasindaydim, tatildeydim ve Istanbul'dayim. Yapacak hicbir isim yoktu. Boylece Harry Potter and the Prisoner of Azkaban'i, yani serinin 3. kitabini almis oldum. Aksam basladim okumaya. Satirlar satirlari, sayfalar sayfalari kovaladi. 10'lu yaslarinin basindaki Harry, Hermione ve Ron'in dunyalarina 20'li yaslarimin basinda daliverdim. Ne oldugunu anlamadan 2 gunde bitirivermistim kitabi. 3. gun Nezih'in yolunu tutmustum yine. Bu sefer serinin 4. kitabi Harry Potter and the Goblet of Fire ile ciktim kitapcidan. Daha kalin olan 4. kitabi okumam daha uzun surdu ama yine buyuk bir keyifle okuyup bitirdim.

Sonra Eylul geldi, okulun son senesi basladi ve ben derslerin, burs icin girdigim sinavlarin, master basvurularinin arasinda kayboldum. 2004 yazi geldiginde universiteden mezun olmus, seneye gidecegim okul belli olmus, yazin gelmesi ve okullarin tatil olmasi ile hissedilen o ozgurluk duygusunun, o basiboslugun vermis oldugu keyifle 5. kitabi satin almaya cikmistim. Bu sefer adresim Istiklal Caddesindeki Robinson Crusoe'ydu. Kitapcidan kulliyat seklindeki Harry Potter and the Order of the Phoenix ile ciktigimda avini yakalamis bir avci hissiyati ile yurumustum yolu.

Kulliyati okumam kolay olmadi. Agustos sonu Turkiye'den ayrilacaktim ve butun gunlerim sevgili-arkadas-aile-akraba gorusmeleri ile geciyordu. Aksam eve geldikten sonra gec saatlere kadar oturup okuyordum ama bu sefer de sabah erken kalkamiyor olmam sikayet konusu oluyordu. Kitabin son 30 sayfasi kalmisti, hikaye son derece heyecanliydi ve ben evimden ayriliyordum. Kulliyat da benimle gelecekti tabi, onu geride birakmak gibi bir niyetim hic yoktu. 1 Eylul sabahi havaalanina gitmek icin evden cikarken annem birseyler koymak icin sirt cantami acinca kiyameti kopardi. Zaten agir olan cantama bir de kalin kitabi tikistirmamdan hic hoslanmamisti. Kapinin onunde bir kitap yuzunden birbirimize girdik. Annem gozumun icine baka baka kitabimi cantamdan cikarip "Ara tatilde geldiginde okursun" diyerek masaya birakti. Sevdiklerimden ayrilmamin acisi bir yana sevgili kitabimi da geride birakiyor olmak cok koymustu bana. Ayrica sadece 30 sayfam kalmisti!!! Ocak'ta eve gelince ilk isim kitabi bitirmek oldu tabi.

2005 Eylul'unde Turkiye'ye donunce her yerde o sirada yeni piyasaya surulen serinin 6. kitabi Harry Potter and the Half-Blood Prince'i aramaya basladim. Leiden'da bir dukkanda gormustum ama kitap yine bir kulliyatti ve geri tasiyacagim onlarca kiloya bir de onu eklemek istememistim. Robinson Crusoe'daki kasiyer kadin bana yuksek bir fiyat soyledi kitap icin. Neden pahali oldugunu sordugumda yanit "Bu hardcover, bekleyin soft cover cikinca daha ucuza alirsiniz" oldu. Peki soft cover ne zaman cikacakti? Baharda. Saka mi yapiyorlardi? Geri geldigimden beri kitabi sayikliyordum. O sirada paraya kiyamadim ve almadim. Imdadima egitimine bi donem Fransa'da devam edecek olan hemsirem yetisti. Gibert Jeune'de indirimli bir kopyasini bulmustu (gozunu sevdigim tertemiz 2. el kitaplari ucuza satan gavur kitapcilari). Istanbul'a gelen bir arkadasi ile gonderiyordu. Yasasin!! Dunyalar benim olmustu. (6. kitap gelene kadar gecen surede serinin ikinci kitabi Harry Potter and the Secret of Chambers'i okudum)

Kitap geldiginde staja baslamistim. Her sabah kulliyatimi koltugumun altina sikistirip evden cikiyordum. Vapurda, oturacak yer bulursam sonrasinda bindigim otobuste okuya okuya gidiyordum. Is yerine gittigimde oda arkadaslarim hala gelmemisse masamda oturup okumaya devam ediyordum. Oda arkadaslarimdan biri de Harry Potter sevdalisi cikmisti. Bana email ile kitabin pdf halini gonderdi. Islerimi bitirdigimde acip pdf'ten okuyordum. Isten cikip eve donus yolunda yine kitabima gomuluyordum. Bu hizla kitabi bitirmem uzun surmedi tabi. Avuclarimi ogusturup son kitabi beklemeye basladim: Harry Potter and the Deathly Hallows.

Tam tarihini hatirlamiyorum ama kitap tum dunyada 2007 yazinda bir cumartesi gunu satisa cikacakti. Pandora'dan siparisimi coktan yapmis beklemeye baslamistim. Kitap cumartesi oglen elimdeydi. Serinin son halkasini, hem isteyerek hem de "aman bitecek" diye istemeye istemeye okudum. Kitap bittiginde kalbim kirilmisti. Boylesine heyecanla, sayfalarinda kendimi kaybederek okudugum serinin sonuna gelmis olmak uzmustu beni.

Bu hikayeyi neden hatirladim? Gunlerdir televizyonda vizyona girecek Harry Potter filminin fragmanlarini izliyorum. Bugun yine gorunce kendi Harry Potter macerami yaziya dokmek istedim. Bir edebiyat klasigi olamayacak asla ama Harry Potter serisi her zaman benim gozumun nuru olarak duracak kutuphanemin bir kosesinde. Ara ara canim cektiginde kutuphanemden alip sayfalarini acacagim, ya da en sevdigim bolumleri okuyacagim. Harry ve arkadaslari, Lord Voldermort ve Death Eaters, Dumbledore ve diger ogretmenler, Hogwarts School of Witchcraft and Wizardy, Gryffindor, Ravenclaw, Hufflepuff and Slytherin okullari, Potions, Magic, Expecto Patronums, Expelliarmus kisacasi Hogwarts'a ait buyulu ne varsa o sayfalarin arasinda var olmaya devam edecek. O dunyaya geri donmek icin tek yapmam gereken ise sayfalari cevirmek olacak.

**Meraklisina not: Filmini begenmedigim ve giyabinda butun seri icin "asla okumam" dedigim ilk kitabi ise hic almadim ve okumadim.