i-me-myself etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
i-me-myself etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2012

Kütüphane Turu


Bu aralar kitap okuma hızım düştü. Aslında bu yanlış bir cümle oldu. Bu aralar edebiyat okuma hızım düştü. Dönem sonunda doktora yeterlilik sınavına gireceğim için ders çalışıyorum. Kitap okuyorum ama edebiyatla bir alakaları yok. Yine de roman okuma çabalarım baki lakin sadece metroda giderken ya da gece uyumadan önce birkaç sayfa ile sınırlı. Ama bu durum kütüphaneden kitap toplama eylemimi hiç etkilemiyor. Aslında kitap alma düşüncesiyle değil, gayet DVDlere bakmak için gitmiştim geçen gün ama rafları da bir dolaşayım deyince toplayarak çıktım kitapları.   

Sağ baştan,

Faceless Killers - Henning Mankell 
The Book of Chameleons - Jose Eduardo Agualusa 
Lipstick in Afghanistan - Roberta Gately (bu sonuncusunun ismi çok uyduruk ama merak ettim)

Kimse kütüphaneden istetmediği sürece sorun yok, iki aya kadar bende kalabiliyorlar.
Tabi bu süre dolmadan okuyabilirsem ne ala!

2 Aralık 2010

Hangi Şehrin Kaderisin?

Adana'da doğmuş babam. Sonra İskenderun, Mersin, Urfa derken Bursa'da bulmuş kendini. Ardından da kayığı kıyıya bağladıkları Ankara. Lise ve üniversite Ankara'da. Sonra yüksek lisans için almış soluğu İstanbul'da. Okul biter bitmez dönmüş yine şehrine. Devlet kurumlarında çalışmak o yıllar çok revaçta. Sınava girdiği ilk kurum "kazandın" demiş. "Bir şartımız var ama. İstanbul'a gideceksin." O saniye vazgeçmiş bizimki. Hevesle sınav sonucunu bekleyen babasına "İstanbul'a git dediler, reddettim" demiş. Bir gün gazetede başka bir ilan görmüş babası. "Oğlum demiş, bir de bunda dene şansını. Hem bak bu Ankara'da." Gitmiş sınava girmiş babam. "Kazandın," demişler "gel başla." Gitmiş. Başlamış orada çalışmaya. Ortama tam alışmak üzereyken toplamışlar göreve yeni başlayan ekibi. "Sen-sen İzmir'e, sen-sen İstanbul'a" deyip dağıtmışlar herkesi. Bizimkinin şansına İstanbul düşmüş. Belli ki İstanbul hep çağırmış onu da, bizimki anca o gün çağrıya yenik düşmüş. Tası tarağı toplamış gitmiş İstanbul'a. Baba ocağından gidiş o gidiş. Bir daha dönmemiş Ankara'ya.

Bugün Aşk Tesadüfleri Sever filminin fragmanında kızı İstanbul'a giden anne "İstanbul'a gidip Ankara'ya dönen duydun mu sen hiç" diye sorunca babamın hikayesi düşüyor aklıma. Bir de son zamanlarda düşüne düşüne kukumav kuşu kesildiğim mesele. Şehirler kaderimiz değil, asıl biz şehirlerin kaderiyiz. Onlar kaderlerine kim düştüyse onu yanına çağırıyor.

18 Ekim 2010

Gündelik Lakırdılar

Ne zamandır blogun adresini değiştirmek istiyordum. Adresi alırken yaratıcılığımın doruklarında olduğum için iki adımın ilk hecelerinden bir adres uydurmuştum: zeysel.blogspot.com diye. O an düzgün bir şey gelmemiş işte aklıma ne yapayım? Sonraları hiçbir anlamı olmayan ve hiçbir şey ifade etmeyen bu heceler birleşkesinden hoşlanmamaya başladım. An itibari ile de değiştirmiş bulunuyorum. Bundan sonra blogumun adresi: gundeliklakirdilar.blogspot.com olacak. Yurdun dört bir yanında, yurtdışı temsilciliklerinde ve yavru vatan Kıbrıs'ta şenliklerle kutlanacak bu gelişme için devlet büyüklerinden gelecek tebrik mesajlarını burada yayınlayacağım. Ana haber bültenlerinde yer alacak videoları ve gazete küpürlerini de çok yakında burada görebileceksiniz.

Kampanya sloganımız: Sadece Adresi Değişti!

Gündeliklakırdılar vatana millete hayırlı olsun!

Not1: A Midsummer Night's Dream ismine dokunmaya şimdilik kıyamadım. Biraz absurd durmuş olabilir ama I'll take one step at a time.

Not2: Bu arada bugün benden rol çalan Radikal gazetesini şiddetle kınadığımı siz sevgili okurlara bildirmeyi bir borç bilirim.

29 Temmuz 2010

Bitirirken

İlk defa -kendime rağmen- yazabildiğim bir seyahat yazıları zincirinden sonra, ileride okumaktan, hatırlamaktan hoşlanacağımı düşündüğüm bir not yazmak istedim. Bu bloğun varoluş amacı aslen de bu. İleride dönüp baktığımda hatırlayacağım, tekrar okumaktan zevk alacağım notlar bırakmak. O zaman bunları düşünmüştün diye kendime hatırlatmak.

Florida seyahatinden çok keyif aldım ama hayatımın en güzel seyahatiydi demeyeceğim. Birlikte gittiğimiz her seyahat hep güzel oldu şimdiye kadar benim için. Bir haftalıklar da iki günlükler de... Bir de hemşiremle yaptığımız seyahatlerde çok eğlendim ben. Ya bavula sığmayan eşyalar yüzünden ya da satın almak istediği bir şeyi aldırmadığım için birbirimize girerdik genelde ama olsun. Şimdi üzerinden bunca zaman geçince o kavgaları hatırlamak bile güzel geliyor insana.

Ömrüm boyunca en çok özendiğim ve muhtemelen hep özeneceğim insanlar sırtlarına çantalarını, ellerine haritalarını alıp dünyayı gezmeye giden insanlar oldu. İnsanın bir yerlere gitmesi için paraya ihtiyacı var evet. Düşününce, herkes bir şeyler için biriktirmeye çalışıyor parasını. Bir şeyler tüketmek için. Hepimiz tüketerek yaşıyoruz bu bir gerçek. Kimi evindekilere yatırım yapıyor, kimi evlere yatırım yapıyor. Kimi de otobüs biletine, uçak koltuğuna, otel/hostel odalarına, yeni yerler keşfetmeye, yeni topraklar, kokular, tadlar bulmaya yatırıyor. İşte ben o son gruptan olan insanları seviyorum. Onları okumayı, onları dinlemeyi, onlarla tanışmayı seviyorum.

Mark Twain'in geçen gün karşıma çıkan sözüyle bitireyim en iyisi.

"Twenty years from now you will be more disappointed by the things you didn’t do than by the ones you did do. So throw off the bowlines, sail away from the safe harbor. Catch the trade winds in your sails. Explore. Dream. Discover."

Elimden geldiğince, hayat elverdiğince..

10 Kasım 2009

How Does It Feel To Be A Problem?


Photo: Starbucks at Lexington Ave. & 50th street


"Ötekiler"in hikayelerini daha sık dinlersek önyargılarımızı kırmamız kolaylaşır mı? Birbirimizi hikayelerimizle yakalayabilir, ortak bir paydada buluşabilir miyiz? Bir-iki jenerasyon sonra bambaşka anlayış hüküm sürer mi topraklarımızda? 20-30 yıl insan ömrü için uzun bir zaman dilimi ama bir devletin ömründe nedir ki?

Denemeye değmez mi?

5 Kasım 2009

Mr. Big, New York City and a Subway Ride

Metroda tek başıma gidiyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. New York, okul, İstanbul'dakiler, Aralık bitmeden yetiştirmem gereken onlarca iş... Metronun içine göz gezdiriyorum. Karşı sıramda iki genç kadın ve bir erkek oturuyor. Fotoğraflarını çekiyorlar birbirlerinin. Üzerlerinde Halloween kostümü yok. Metro yavaş yavaş doluyor. Hazır alınmış kostümler, evde hazırlanmış kostümler, yaratıcı kostümler, sık rastlanan kostümler, rengarenk peruklar, kedi kızlar, kafasında baltalı adamlar, vampirler, kontesler, tam bir curcuna. Önce Lexington'da iniyor bir grup insan. 42'ye geldiğimizde metronun içinde ayakta giden nerdeyse kimse kalmamış. Karşımda oturan grup iniyor. Birden çığlıklarını duyuyorum kızların. Ne oluyor diye gözlerimi onlardan yana kaydırıyorum. Az önce oturdukları yere bakıyorlar, yüzlerinde bir gülümseme, gözlerinde şaşkınlık ifadesi. Ben de tam karşıma çeviriyorum bakışlarımı. Neden attılar ki o çığlıkları?

Tam karşımda oturuyor. Sadece bir saniye sürüyor onu tanımam. Elinde Starbucks kahvesi, ayağında kahverengi ayakkabılar, mavi kot pantalonu ve üzerinde gri-mavi karışımı bir sweatshirt var. Uzun saçları şakaklarında hafif kırlaşmış. Yukarı, metro haritasına bakıyor. 34'de yerinden kalkıyor. İnecek diye yüreğim yerinden oynuyor. Kısa bir süre dışarı bakıp eski yerine oturuyor. Dik dik bakmak istemediğim için sağa sola bakınıp tekrar üzerine getiriyorum bakışlarımı. Son derece cool. Kimseye bakmıyor. Gözü hala metro tabelasında. Başka tanıyan var mı diye metronun içine bakıyorum. Tanıyanlar var ama tanımayan, ya da tanısa da umursamayanlar var. Yol bitmesin istiyorum. Treni iki durak arasında her beklettiklerinde sinirlerim ya hani, bu sefer söz sinirlenmicem. Ama sevgili train dispatcher'ın umrunda değiliz bu akşam. Tıngır mıngır gidiyoruz. Her durakta "acaba inecek mi" stresi yaşıyorum. Hızlıca bakıyorum, yok hareketlenmiyor. 14'te yaşlı bir amca biniyor. O da tanıyor hemen. Show'uyla ilgili sorular sormaya başlıyor. Bir de sırtının ağrısını. Gülümseyiveriyor yaşlı adama. İçten bir gülüş. Yanıt veriyor. Yaşlı amca birkaç soru daha soruyor, gülümseyerek. Onları da cevaplıyor. Sonra susuyor. 8'e geliyoruz. İnmek için ayaklanıyorum. O da kalkıyor. Sol tarafımda kalan kapıya yürüyor. Ben inip sola dönüyorum, o inip sağa dönüyor. O 8'deki merdivenleri kullanacak, ben West 4'a gideceğim için az ilerdekileri.

Yıllarca pek kıymetli DVD'lerimde ve Digiturk'teki tekrarlarda seyrettiğim Mr. Big (Chris Noth) ile 42'den 8'e süren metro yolculuğum böylelikle son buluyor. İçimden çığlıklar atarak merdivenleri çıkıyorum. Elim telefona gidiyor. Böyle bir şeyi kiminle paylaşabilirim? Tabi ki en az benim kadar Sex and the City'ci hemşiremle. Telefona bakıyorum. Türkiye'de saat gece yarısını çoktan geçmiş. Saat farkının bu kadar çok olmasına bi küfür salladıktan sonra telefonu çantama koyup, Waverly Place'den sağa dönüyorum. Halloween Parade'ini birlikte izleyeceğim arkadaşlarla buluşmak için West 4'a doğru yürümeye başlıyorum.

Hava yumuşak ve sıcak. Etraf kostümleriyle endam eden New Yorklularla dolu. Bu akşam Halloween varmış, parade olucakmış, eğlenecekmişiz fasa fiso. Benim için tek bir anlamı var 31 Ekim 2009'un: Ben bu akşam Mr. Big'i dünya gözüyle gördüm!!

8 Eylül 2009

Biten Bir Tezin Ardından

Tezi yazmakla işin bitmeyeceğini, bir sürü bürokratik işlemle mücadele etmem gerekeceğini pek tahmin edememişim. İstanbul'da geçirdiğim 5 haftalık süreçte neredeyse haftada en az 3 kez okula uğradım. Mezuniyet yazımı çıkartmak için konuşmadığım insan, okulda uğramadığım kurum kalmadı. Kayıt işlerinde yazıyı ellerime alacağım ana saniyeler kala görevli memur nüfus kağıdımı isteyip "aaaa, sizin soyadınız değişmiş" diye haykırınca (o ana kadar sakladım değiştiğini evet) nerdeyse ruhumu teslim ediyordum. Neyseki yeni soyadımı sadece diplomaya eklemeleri gerekiyormuş. Derin bir "oh" çekerek mezuniyet belgemi ellerime aldım (sonra yurtiçi kargoda unuttum; tam bir gece orada bekledi yavrucak).

Bütün koşturmaca arasında beni en çok mutlu eden sözü, bütün tezlerin formatına bakıp kontrol eden Edit Office'deki görevli söyledi. Tezin başına yazdığım "Teşekkür" yazımı çok profesyonelce bulduğunu, insanların neredeyse evdeki köpeklerine bile teşekkür ettiğini, tezin aslında profesyonel bir iş olduğunu ve ona uygun yazılması gerektiğini belirttikten sonra, bir sonraki koca bomboş sayfanın tam ortasına kondurduğum kısa iki satırlık ithafımı çok beğendiğini söyledi.

"To my father,
The most talented and amusing narrator I have ever met…"

"Teşekkür" yazımın son paragrafı ise şöyle oldu.

"I should express my deepest gratefulness to my family; my mother, my father and my sister, who have never let me walk alone. It’s not only their care, support, encouragement and belief in me, but also their own existence, the fact that they’re my family and that they’re always with me, no matter how far away our physical existences are, always gave me the strength to carry on. Last but not least, I should express my extreme indebtedness to my husband, whose presence I undeniably cherish and who never lets me fall into the dark waters of idleness and desperation in any possible way. To him, I owe a lot."

Teşekkür ve ithaf bölümleri, koca tezde yazdığım en zor kısımlardı. Gerçi kime ithaf edeceğimi yazma sürecinde biliyordum ama hangi kelimelerle, işte onu seçmek zor oldu. Teşekkür kısmında profesyonel olmak, aşırı duygusallığa bağlamadan duygusal birşeyler de yazabilmekti bütün meselem. Başardığımı düşünüyorum, o yüzden mutluyum.

31 Ağustos 2009

Eve Dönüş

Bir gece vakti, karanlıklar içinde ayrıldım İstanbul'dan. Uçak gökyüzüne havalanırken, var gücüyle bastıran uykumla savaşıp zar zor açık tutabildiğim göz kapaklarımın arasından baktım aşağıda ışıldayan şehre. Doğduğum şehre. Büyüdüğüm şehre. İlk gençliğimden beri kaçıp uzaklaşmak istediğim şehre. Sevdiğim insanları barındıran şehre. Gece bize sunduğu durgun ve vakur suretinin ardında ne zorluklar, yalnızlıklar sakladığını bilerek hem de. İstanbul bir kez daha küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Bir kez daha izledim yavaş yavaş silinişini gözlerimin önünden. Geride bıraktıklarımı düşündüm, ağladım, ağladım ve sustum.

Şimdi Mayıs ayında bıraktığım yerden yola devam etme zamanı.
Uzun, yorucu ve beklentilerle dolu bir sene başlamak üzere.
Yine, yeniden New York'tayım.

15 Ağustos 2009

Çığlık

Kaç defa dinledim hatırlamıyorum. 5, 10, 20? Çok da abartmayayım ama 10-15 kere dinlemişimdir herhalde. Son albümündeki en sevdiğim şarkısı olduğunu bile iddia ettim. Sonra hemşirem "Uzun süredir şarkı sözü yazamıyormuş, sonra bu şarkıyı yapmış ve ardından diğer şarkılar da gelmiş" dedi. Daha da kıymetlendi gözümde. Peki ben, 10-15 defa dinlediğim şarkının sadece ilk yarısının sözlerine dikkat etmemi nasıl açıklayabilirim? Şarkının ikinci yarısına gizlenmiş bir detayı nasıl 15. kez dinlerken fark edebilirim? Teoman'ın Fahişe şarkısına gizlediği Çığlık tablosundan bahsediyorum. Bilinç kapılarım açık ikinci yarıyı dinlerken Edward Munch'ün tablosu ile karşılaşınca yaşadığım şaşkınlığı ve aynı zamanda saçma sevinci anlatamam. Gizli bir gurur duydum Teoman'la. İtiraf ediyorum.

22 Temmuz 2009

Yollar Bize Memleket

Önünüze gitmek mi yoksa kalmak mı diye iki seçenek sunsalar hangisini seçerdiniz? Ben tereddüt bile etmeden gitmeyi seçerdim. Çünkü gitmek kolaydır, güzeldir ve heyecanlıdır. Gittiğin yerde geçireceğin süre ne olursa olsun geride kalmaktan iyidir. Çünkü yeniliktir gitmek, değişikliktir. Cazibelidir. Gizemlidir. Sıradanlığın ensesine indirilen şaplak gibidir. Herşeyi olduğu gibi bırakırken geride ve asla bıraktığın gibi bulamayacağını bilerek ama yine de öyle bulmayı hayal ederek yürümektir. Gitmek özgürlüktür. Uzun, çıplak kolları ile bedenine sarılmış hayatı saçlarından tutup savurmaktır. Aynı zamanda bencilliktir gitmek. Kalanı merak etmek, özleyeceğini bilmek ama yine de yürümektir.

Havaalanlarını, tren garlarını, otobüs terminallerini seversin. Hepsi de gitmeyi hatırlatır. Hepsi de yolculuğun başladığı noktalardır. Öncesi zordur belki, ayrılmak düşündüğünden ağırdır. Belki de sevmezsin, düzenin bozulsun istemezsin. Ama bir kere adımını attın mı havaalanına, gidiyorsun demektir, bilirsin. Geri dönüşün yoktur artık. Uçağın tekerlerini yerden kestiği anları seversin. Camdan ardında kalana bakarsın. Eski bir fotoğrafa bakar gibi. Çünkü bilirsin geldiğinde bulsan da yerli yerinde, sen onlarsız onlar da sensiz yaşayacaksınız bir müddet. Beraber yaşanmamış bir zaman dilimi duracak aranızda. Kabullenirsin.

Cesaret işidir gitmek. Herkes gidemez, fark edersin. Ellerin, ayakların dur dediği halde içinden yükselen sesin seline kapılmaktır gitmek. Nedenini bilmesen de gitmen gerektiğini bilirsin. Bir seziştir o, bir hissediş. Nerden gelip nereye gittiğini bilemediğin bir çağrıdır. Sinyali kim gönderir, o arzuyu oraya kim yerleştirir öğrenemezsin. Susadığını, acıktığını fark etmek gibidir. Üşüdüğünü hissetmek gibidir. Sana söylenmeden sen keşfedersin. Zamanı gelince bir tek sen bilirsin.

Yalnızlıktır gitmek. Kendinle başbaşa kalmaktır. Bir uçak koltuğunda ya da bir tren camında kendine bakmaktır. Düşünmektir. İnsan en iyi salına salına sürüp giden bir yolculukta düşünebilir.

Gitmeyi sevdiğin kadar dönüşleri de seversin. Bilinmezliğin cazibesi ile çıkılan yollar özlenenin hasreti ile dönüşüne eşlik eder. Uzun bir yolculuğun son saatleri bir türlü geçmek bilmez. Uzun, çok uzun bir aradan sonra göreceğin yüzleri, o yüzlerde tek tek okuyacağın duyguları düşünürsün. Ne zaman ki görürsün sevincin, özlemin, bekleyişin, sabrın birbirine ilmiklendiği o çehreleri, bütün renkleri birer birer sayarsın. Sonra konuşursun. Sanki biri seni yıllarca susturmuş ve sen bütün kelimeleri avuçlarının içinde biriktirmişsin gibi açıverirsin ellerini. O kadar çok konuşursun. Avuçlarındaki kelimeler tükenene kadar konuşursun. Uzun yolların yolcuları bilirler; pasaport kontrolünü geçtiğinde ya da otobüsten indiğinde heyecanla seni bekleyen birileri varsa, bir kişi bile varsa eğer, o yollardan geri dönülmeye değer.

26 Haziran 2009

To Michael Jackson

"Do not stand at my grave and weep.
I am not there. I do not sleep.
I'm a thousand winds, that blow.
I'm the diamond glimpse of snow.
I'm the sunlight on the thriving green
I am the gentle autumns rain.
Do not stand at my grave and cry,
I am not there. I didn't die."
(Writer unknown)

Dear Michael Jackson,

Last night, we were watching NBA Drafts. They were broadcasting from Madison Square Garden, New York. Soon-to-be NBA players, all suited up, were anxiously waiting for their names to be announced by one of the NBA teams. All of a sudden, my husband said "Michael Jackson is dead". I knew you were hospitalized a few hours ago. But "dead"? You know what Michael, the moment when a child realizes that she has actually grown is not when she graduates from college, or not when she starts working, or not when she gets married and has kids. That moment comes when faces and voices that she knows from her childhood start to disappear. One by one. That's why growing up has nothing to do with aging but losing. Losing people, losing faces, losing voices. The earlier you lose, the faster you grow up. That's a lesson my father taught me.

Today is the day when many people one more time realized that they are going to die some day. Like you did Michael. Today they know that they are not eternal. Today they realize, but tomorrow they'll forget. Until someone from their family or close circle dies. Until a celebrity passes away. Then they'll remember again.

"When we die" is important, I know. Nobody wants to die young I guess. But "how we die" is more important Michael. There are million ways of dying when you come to think of it. I really, really hope yours was a smooth and painless farewell.

Rest in peace.