Ekim ayı hızlı başladı. Önce Zadie Smith'in Hunter College'daki söyleşisine gittik Ece'yle. Zadie Smith New York Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık (Creative Writing) programına 2010 yılında dahil olmuş ve o günden beri burada ders veriyormuş. Nasıl zarif, ses tonu nasıl güzel bir hatunmuş kendisi! Bendeki On Beauty'nin arka kapağındaki resmi resmen kadına haksızlık ediyormuş. Hunter'daki söyleşisine henüz yazmakta olduğu NW isimli son romanının ilk bölümünü okuyarak başladı. İki kadın karakterin diyaloglarının epey yer tuttuğu bu bölümde kadınları farklı tonlamalarla okudu. Dümdüz bir okuma yapmadı. Resmen gözümüzün önünde canlandırdı iki karekteri de. Okumanın ardından dinleyecilerin sorularını yanıtladı. Kitabı için "200 sayfalık çok kısa bir şey" dedi sürekli. Bir dinleyicinin "Kitaplarınızı yazarken sonunun nasıl olacağını önceden kurgulayıp mı yazıyorsunuz?" sorusuna "Hiç kitaplarımdan birini okudunuz mu? Sonunu biliyormuş gibi mi görünüyorum sizce?" diye yanıt verdi. Eskiden daha kolay yazdığını, belki de bu işin gençken daha kolay yapıldığını, eskiden kitaplarına daha çok vakit ayırabildiğini, artık öyle olmadığını, ama yine de her gün kütüphaneye gidip 3-4 saat çalıştığını anlattı. Söyleşinin ardından da biz fanilerin kitaplarını imzaladı.
new york etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
new york etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Ekim 2011
5 Kasım 2009
Mr. Big, New York City and a Subway Ride
Metroda tek başıma gidiyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. New York, okul, İstanbul'dakiler, Aralık bitmeden yetiştirmem gereken onlarca iş... Metronun içine göz gezdiriyorum. Karşı sıramda iki genç kadın ve bir erkek oturuyor. Fotoğraflarını çekiyorlar birbirlerinin. Üzerlerinde Halloween kostümü yok. Metro yavaş yavaş doluyor. Hazır alınmış kostümler, evde hazırlanmış kostümler, yaratıcı kostümler, sık rastlanan kostümler, rengarenk peruklar, kedi kızlar, kafasında baltalı adamlar, vampirler, kontesler, tam bir curcuna. Önce Lexington'da iniyor bir grup insan. 42'ye geldiğimizde metronun içinde ayakta giden nerdeyse kimse kalmamış. Karşımda oturan grup iniyor. Birden çığlıklarını duyuyorum kızların. Ne oluyor diye gözlerimi onlardan yana kaydırıyorum. Az önce oturdukları yere bakıyorlar, yüzlerinde bir gülümseme, gözlerinde şaşkınlık ifadesi. Ben de tam karşıma çeviriyorum bakışlarımı. Neden attılar ki o çığlıkları?
Tam karşımda oturuyor. Sadece bir saniye sürüyor onu tanımam. Elinde Starbucks kahvesi, ayağında kahverengi ayakkabılar, mavi kot pantalonu ve üzerinde gri-mavi karışımı bir sweatshirt var. Uzun saçları şakaklarında hafif kırlaşmış. Yukarı, metro haritasına bakıyor. 34'de yerinden kalkıyor. İnecek diye yüreğim yerinden oynuyor. Kısa bir süre dışarı bakıp eski yerine oturuyor. Dik dik bakmak istemediğim için sağa sola bakınıp tekrar üzerine getiriyorum bakışlarımı. Son derece cool. Kimseye bakmıyor. Gözü hala metro tabelasında. Başka tanıyan var mı diye metronun içine bakıyorum. Tanıyanlar var ama tanımayan, ya da tanısa da umursamayanlar var. Yol bitmesin istiyorum. Treni iki durak arasında her beklettiklerinde sinirlerim ya hani, bu sefer söz sinirlenmicem. Ama sevgili train dispatcher'ın umrunda değiliz bu akşam. Tıngır mıngır gidiyoruz. Her durakta "acaba inecek mi" stresi yaşıyorum. Hızlıca bakıyorum, yok hareketlenmiyor. 14'te yaşlı bir amca biniyor. O da tanıyor hemen. Show'uyla ilgili sorular sormaya başlıyor. Bir de sırtının ağrısını. Gülümseyiveriyor yaşlı adama. İçten bir gülüş. Yanıt veriyor. Yaşlı amca birkaç soru daha soruyor, gülümseyerek. Onları da cevaplıyor. Sonra susuyor. 8'e geliyoruz. İnmek için ayaklanıyorum. O da kalkıyor. Sol tarafımda kalan kapıya yürüyor. Ben inip sola dönüyorum, o inip sağa dönüyor. O 8'deki merdivenleri kullanacak, ben West 4'a gideceğim için az ilerdekileri.
Yıllarca pek kıymetli DVD'lerimde ve Digiturk'teki tekrarlarda seyrettiğim Mr. Big (Chris Noth) ile 42'den 8'e süren metro yolculuğum böylelikle son buluyor. İçimden çığlıklar atarak merdivenleri çıkıyorum. Elim telefona gidiyor. Böyle bir şeyi kiminle paylaşabilirim? Tabi ki en az benim kadar Sex and the City'ci hemşiremle. Telefona bakıyorum. Türkiye'de saat gece yarısını çoktan geçmiş. Saat farkının bu kadar çok olmasına bi küfür salladıktan sonra telefonu çantama koyup, Waverly Place'den sağa dönüyorum. Halloween Parade'ini birlikte izleyeceğim arkadaşlarla buluşmak için West 4'a doğru yürümeye başlıyorum.
Hava yumuşak ve sıcak. Etraf kostümleriyle endam eden New Yorklularla dolu. Bu akşam Halloween varmış, parade olucakmış, eğlenecekmişiz fasa fiso. Benim için tek bir anlamı var 31 Ekim 2009'un: Ben bu akşam Mr. Big'i dünya gözüyle gördüm!!
Tam karşımda oturuyor. Sadece bir saniye sürüyor onu tanımam. Elinde Starbucks kahvesi, ayağında kahverengi ayakkabılar, mavi kot pantalonu ve üzerinde gri-mavi karışımı bir sweatshirt var. Uzun saçları şakaklarında hafif kırlaşmış. Yukarı, metro haritasına bakıyor. 34'de yerinden kalkıyor. İnecek diye yüreğim yerinden oynuyor. Kısa bir süre dışarı bakıp eski yerine oturuyor. Dik dik bakmak istemediğim için sağa sola bakınıp tekrar üzerine getiriyorum bakışlarımı. Son derece cool. Kimseye bakmıyor. Gözü hala metro tabelasında. Başka tanıyan var mı diye metronun içine bakıyorum. Tanıyanlar var ama tanımayan, ya da tanısa da umursamayanlar var. Yol bitmesin istiyorum. Treni iki durak arasında her beklettiklerinde sinirlerim ya hani, bu sefer söz sinirlenmicem. Ama sevgili train dispatcher'ın umrunda değiliz bu akşam. Tıngır mıngır gidiyoruz. Her durakta "acaba inecek mi" stresi yaşıyorum. Hızlıca bakıyorum, yok hareketlenmiyor. 14'te yaşlı bir amca biniyor. O da tanıyor hemen. Show'uyla ilgili sorular sormaya başlıyor. Bir de sırtının ağrısını. Gülümseyiveriyor yaşlı adama. İçten bir gülüş. Yanıt veriyor. Yaşlı amca birkaç soru daha soruyor, gülümseyerek. Onları da cevaplıyor. Sonra susuyor. 8'e geliyoruz. İnmek için ayaklanıyorum. O da kalkıyor. Sol tarafımda kalan kapıya yürüyor. Ben inip sola dönüyorum, o inip sağa dönüyor. O 8'deki merdivenleri kullanacak, ben West 4'a gideceğim için az ilerdekileri.
Yıllarca pek kıymetli DVD'lerimde ve Digiturk'teki tekrarlarda seyrettiğim Mr. Big (Chris Noth) ile 42'den 8'e süren metro yolculuğum böylelikle son buluyor. İçimden çığlıklar atarak merdivenleri çıkıyorum. Elim telefona gidiyor. Böyle bir şeyi kiminle paylaşabilirim? Tabi ki en az benim kadar Sex and the City'ci hemşiremle. Telefona bakıyorum. Türkiye'de saat gece yarısını çoktan geçmiş. Saat farkının bu kadar çok olmasına bi küfür salladıktan sonra telefonu çantama koyup, Waverly Place'den sağa dönüyorum. Halloween Parade'ini birlikte izleyeceğim arkadaşlarla buluşmak için West 4'a doğru yürümeye başlıyorum.
Hava yumuşak ve sıcak. Etraf kostümleriyle endam eden New Yorklularla dolu. Bu akşam Halloween varmış, parade olucakmış, eğlenecekmişiz fasa fiso. Benim için tek bir anlamı var 31 Ekim 2009'un: Ben bu akşam Mr. Big'i dünya gözüyle gördüm!!
26 Mayıs 2009
New York'u Nasil Bilirsiniz?
"It is an ugly city, a dirty city. Its climate is a scandal. Its politics are used to frighten children. Its traffic is madness. Its competition is murderous. But there is one thing about it-once you have lived in New York and it has become your home, no other place is good enough."
John Steinbeck
Kabaca cevirecek olursam (ben hep kabaca ceviririm zaten, cevirim asla iyi degildir)
"Cirkin bir sehir, kirli bir sehir. Iklimi bir skandal. Siyaseti cocuklari korkutmak icin kullanilir. Trafigi delilik. Rekabeti olumcul. Ama onunla ilgili bir sey var ki-bir kere New York'ta yasadiysaniz ve sizin eviniz olduysa, diger hicbir sehir yeteri kadar iyi degildir."
John Steinbeck
New York'la ilgili simdiye kadar okudugum/duydugum en guzel sozcukler bunlar...
John Steinbeck
Kabaca cevirecek olursam (ben hep kabaca ceviririm zaten, cevirim asla iyi degildir)
"Cirkin bir sehir, kirli bir sehir. Iklimi bir skandal. Siyaseti cocuklari korkutmak icin kullanilir. Trafigi delilik. Rekabeti olumcul. Ama onunla ilgili bir sey var ki-bir kere New York'ta yasadiysaniz ve sizin eviniz olduysa, diger hicbir sehir yeteri kadar iyi degildir."
John Steinbeck
New York'la ilgili simdiye kadar okudugum/duydugum en guzel sozcukler bunlar...
4 Mayıs 2009
Whose Hoose is That?

Ben sonbahara kadar bir daha gidemeyiz diyordum ama bizim cocuk okulun son 2 haftasina 2 Broadway oyunu sıkıştırdı. The 39 Steps ve Chicago..
The 39 Steps'e cuma aksami gittik. Aslinda bu oyunla ilgili en ufak bir bilgim yoktu ama bizim cocuk zamaninda hazirlikta ingilizce dersinde kitabini okumus, konusu casusluk deyince icimdeki CSI ruhu kabardi ve gidelim dedim. (Cocukken Enid Blyton kitaplari okuyup, canim anneannemle "Muder, She Wrote" dizisindeki Jessica Flectcher'i ve TRT-1'de yayinlanan "Iz Pesinde" dizisini seyrederdim. Ne zaman anneannemlere gitsek kutuphanesindeki Agatha Christie'leri alip bir koseye cekilirdim. Soranlara "ileride dedektif olucam" derdim. Cok cesur bir cocuk da degildim hani. Hayal iste..)
Eveeet, yine dagittim konuyu toparliyorum sevgili okur panik yok.
Cuma aksami The 39 Steps'e gittik. Bu sefer ki bildigimiz tiyatro oyunuydu, muzikal degildi. Oyun kadrosu toplam 4 kisi ama oyle bir oynadilar ki sanirsiz 30 kisi sahne aliyor. O kadar hizli ve basarili karakter degisimi. Karakter degisimini vurgulamak icin -konusma ve ses tonu degisiminin yaninda- zekice planlanmis kostum degisimi. Yine insani hayrete dusurecek dekor kullanimi.
Casusluk hikayesini icine mizah katarak sahnelediler ama oyle bir oynadilar ki sanki tiyatro degil de film izledik. Tren uzerinde kovalama sahnesi oynadilar mesela. Sahnede aralari biraz mesafeli yerlestirilmis sandiklar. Onde esas cocuk Rrrrrichard, arkada Alman casuslar sandiklarin tepesinde ilerliyorlar. Richard devamli pardesusunun eteklerini tutup dalgalandiriyor. Arkadaki Almanlar da ayni sekilde. Salonda derin bir ruzgar sesi. O kadar basarililar ki o sandiklarin tepesinde degilde gercekten trenin tepesinde ruzgarda ilerlemeye calisiyorlar saniyorsunuz. (Asagidaki fotograf tam da bahsettigim sahnenin)

Devlet tiyatrolari boyle birsey icin odenek ayirir mi bilemem ama Londra ve/veya New York'taki belli basli birkac oyunu yonetmenlerin her sene izlemesi gerektigi kanaatindeyim. (Belki de izliyorlardir kimbilir...)
Bu arada biletler cok pahali (bizimki okul icin ayrilmis indirimli bilet statusunde) ve tam da tiyatro kime hitap ediyor -parali orta ust sinifa mi yoksa tiyatro icin bile zaman ve butce ayiramayan alt siniflara mi- sorusunu cok da guzel yanitliyor. Sanirim 2 sene once Istanbul Buyuksehir Belediyesi biletleri 1 ytl'den satmaya baslayinca bu tartisma Turkiye'de patlak vermisti. "Gosteri sanatlari ile eglenmek" anca belli bir sosyo-ekonomik statudeki insanlarin harci. Cem Yilmaz gosterilerine kimler gidebiliyor, ozel tiyatrolarda oyunlari kimler izleyebiliyor, konserleri kimler takip edebiliyor (Depeche Mode konser bilet fiyatlarini gordunuz mu mesela), sinemaya bile kim gidebiliyor..
Bunlari yapabildigi icin insanin kendini "kulturlu" addedmesi ve yapamayanlari "kultursuz, hırto" gormesi ve elestirmesi ("bu halk birak kitap okumayi, gazete okumayi bile bilmez" vs. tavirlari) bana cok buyuk bir iki yuzluluk gibi geliyor. Bence yaptigimiz "kulturel" aktivitelerin ufak bir sinifin imkaninda oldugunun farkinda olarak yasayalim, asagilamayalim, yargilamayalim, o bile bir erdemdir.
** Bu arada baslik the 39 Steps oyunundan bir replik. Iskoc aksani uzerinden yapilmis bir espri...
The 39 Steps'e cuma aksami gittik. Aslinda bu oyunla ilgili en ufak bir bilgim yoktu ama bizim cocuk zamaninda hazirlikta ingilizce dersinde kitabini okumus, konusu casusluk deyince icimdeki CSI ruhu kabardi ve gidelim dedim. (Cocukken Enid Blyton kitaplari okuyup, canim anneannemle "Muder, She Wrote" dizisindeki Jessica Flectcher'i ve TRT-1'de yayinlanan "Iz Pesinde" dizisini seyrederdim. Ne zaman anneannemlere gitsek kutuphanesindeki Agatha Christie'leri alip bir koseye cekilirdim. Soranlara "ileride dedektif olucam" derdim. Cok cesur bir cocuk da degildim hani. Hayal iste..)
Eveeet, yine dagittim konuyu toparliyorum sevgili okur panik yok.
Cuma aksami The 39 Steps'e gittik. Bu sefer ki bildigimiz tiyatro oyunuydu, muzikal degildi. Oyun kadrosu toplam 4 kisi ama oyle bir oynadilar ki sanirsiz 30 kisi sahne aliyor. O kadar hizli ve basarili karakter degisimi. Karakter degisimini vurgulamak icin -konusma ve ses tonu degisiminin yaninda- zekice planlanmis kostum degisimi. Yine insani hayrete dusurecek dekor kullanimi.
Casusluk hikayesini icine mizah katarak sahnelediler ama oyle bir oynadilar ki sanki tiyatro degil de film izledik. Tren uzerinde kovalama sahnesi oynadilar mesela. Sahnede aralari biraz mesafeli yerlestirilmis sandiklar. Onde esas cocuk Rrrrrichard, arkada Alman casuslar sandiklarin tepesinde ilerliyorlar. Richard devamli pardesusunun eteklerini tutup dalgalandiriyor. Arkadaki Almanlar da ayni sekilde. Salonda derin bir ruzgar sesi. O kadar basarililar ki o sandiklarin tepesinde degilde gercekten trenin tepesinde ruzgarda ilerlemeye calisiyorlar saniyorsunuz. (Asagidaki fotograf tam da bahsettigim sahnenin)

Devlet tiyatrolari boyle birsey icin odenek ayirir mi bilemem ama Londra ve/veya New York'taki belli basli birkac oyunu yonetmenlerin her sene izlemesi gerektigi kanaatindeyim. (Belki de izliyorlardir kimbilir...)
Bu arada biletler cok pahali (bizimki okul icin ayrilmis indirimli bilet statusunde) ve tam da tiyatro kime hitap ediyor -parali orta ust sinifa mi yoksa tiyatro icin bile zaman ve butce ayiramayan alt siniflara mi- sorusunu cok da guzel yanitliyor. Sanirim 2 sene once Istanbul Buyuksehir Belediyesi biletleri 1 ytl'den satmaya baslayinca bu tartisma Turkiye'de patlak vermisti. "Gosteri sanatlari ile eglenmek" anca belli bir sosyo-ekonomik statudeki insanlarin harci. Cem Yilmaz gosterilerine kimler gidebiliyor, ozel tiyatrolarda oyunlari kimler izleyebiliyor, konserleri kimler takip edebiliyor (Depeche Mode konser bilet fiyatlarini gordunuz mu mesela), sinemaya bile kim gidebiliyor..
Bunlari yapabildigi icin insanin kendini "kulturlu" addedmesi ve yapamayanlari "kultursuz, hırto" gormesi ve elestirmesi ("bu halk birak kitap okumayi, gazete okumayi bile bilmez" vs. tavirlari) bana cok buyuk bir iki yuzluluk gibi geliyor. Bence yaptigimiz "kulturel" aktivitelerin ufak bir sinifin imkaninda oldugunun farkinda olarak yasayalim, asagilamayalim, yargilamayalim, o bile bir erdemdir.
** Bu arada baslik the 39 Steps oyunundan bir replik. Iskoc aksani uzerinden yapilmis bir espri...
Labels:
new york
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)