19 Şubat 2011

Heartbreaker (L'arnacoeur)





















Yönetmenliğini Pascal Chaumeil'in yaptığı 2010 yapımı filmin başrolünü Vanessa Paradis ile Romain Duris paylaşıyor. Vanessa Paradis'yi daha önce izleme fırsatım olmamıştı ama Romain Duris ile yolumuz yıllar önce L'Auberge Espagnole'da kesişmişti. İspanya'ya exchange öğrenci olarak giden ve kendisi gibi farklı farklı ülkelerden gelen öğrencilerle aynı evi paylaşan Xavier'di o filmde. Üzerinden geçen sekiz yıllık sürede iyice serpilen (!) Romain Duris (ve Birol Ünel tarzı saçları) bu filmde karşımıza para karşılığı kadınların ilişkilerini bozan profesyonel "kalp kırıcı" Alex olarak çıkıyor.

Alex "sipariş" üzerine kadınların ilişkilerini bozan, beraber oldukları erkekten ayrılmalarına neden olan, hayatını bu yolla kazanan bir adam. İki de yardımcısı var: Melanie ve Marc. Üç kişilik ufak bir ekip olarak çalışıyorlar. Melanie ve Marc hedefteki kişi hakkında gerekli araştırmaları yapıp kılıktan kılığa girerek Alex'in oynadığı oyunlarda rol alırken, Alex kadınları baştan çıkarıp aslında ne kadar mutsuz bir ilişki yaşadıklarını anlamalarını sağlıyor. Ekibin iki önemli kuralı var: Bir, Alex ilişkisini bozduğu hiçbir kadınla birlikte olmuyor. İki, mutlu bir ilişki yaşadığını zanneden ama aslında mutsuz olan kadınları hedef alıyorlar. Bir gün zengin bir müşteri kapılarını çalıyor ve Alex'ten kızı Juliette'in ilişkisini bozmasını istiyor. Ekip hemen ön çalışma yapıyor ve Juliette'in mutlu bir ilişki yaşadığına, yani onların hedefledikleri kadın profiline uymadığına karar veriyor ve müşteriyi reddediyor. O sırada beklenmedik bir sorun ortaya çıkıyor. Alex'in mafyöz kılıklı bir adama 30 bin euro civarında borcu olduğu anlaşılıyor ve adam onu borcuna karşılık ölümle tehdit ediyor. Paraya sıkışan Alex yelkenleri suya indiriyor ve Juliette'in babasına işi kabul ettiğini haber veriyor.




























Heartbreaker üzerine fazla kafa yorulacak bir film değil. İlişkiler üzerine yeni bir şeyler söylemiyor. Zaten öyle bir iddiası da yok. Eğlenceli bir film. Anlatımı insanı asla sıkmıyor. Oyunculuklar başarılı. Yan karakterleri, özellikle Marc'ı çok sevdim. Hani "beni yorucak bir film izlemek istemiyorum ama Amerikan komedileriyle de zaman harcamak istemiyorum" dediğiniz anlar için birebir. Amerikan filmi olsa ortalama bir romantik komediden öteye gidemezdi herhalde ama Fransız tornasından çıkması başka bir hava katmış. Film müzikleri eski ve tanıdık. Ve evet, Monte Carlo gerçekten güzel bir şehirmiş. Sırf şehrin görüntüleri için bile izlenebilir.

Die Fremde


Göç olgusu akademik alanlar arasında en çok ilgimi çeken mesele olduğundan mıdır bilmiyorum ama Die Fremde varlığını öğrendiğimden beri listemde izlenmeyi bekliyordu. Film, Almanya'da yaşayan Türkiye göçmeni bir ailenin, kocasını terk edip Almanya'ya geri dönen kızları ile yaşadığı ilişkiyi konu alıyor.

Umay, yıllar önce Türkiye'den Almanya'ya göç etmiş bir ailenin en büyük çocuğu. Almanya'da doğup büyümüş (filmde açık açık söylenmese de). Evlenip İstanbul'a yerleşmiş. Cem isminde bir oğlu var. İstemediği, mutsuz bir evliliğin içine hapsolan Umay, bir gün oğlunu yanına alıp Almanya'ya ailesinin yanına gider. Onun bu ani ziyaretine şaşıran aile ilk başta olan biteni tam anlamaz. Umay'ın geri dönmek istemeyişine önce nasihatler vererek karşı çıkarlar. Onun kararlılığını anlayınca işin içine bağrışlar çağrışlar, hakaretler girer. Umay'ın kocası Kemal telefon açıp karısını istemediğini, sadece oğlunu geri istediğini söylediğinde gerginlik iyice artar. Babası ile erkek kardeşlerinin konuşmasına kulak misafiri olan Umay, Cem'i Kemal'e vermek için bir plan yaptıklarını anlar. Ailesinin kendinden yana tavır almayacağının farkına varan Umay, hayatının değiştirecek adımı işte o gece atar.

(Filmi izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız buradan sonrasını lütfen okumayın.)

Filmin ana karakteri Umay. Cem dahil geri kalan herkes Umay'ın hayatına aile veya arkadaşlık bağı ile bağlanmış yan karakterler. Bazılarının görünürlüğü diğerlerinden fazla da olsa film özünde Umay'ın hikayesini anlatıyor. Zorla mı yoksa kendi isteği ile mi evlendiğini bilmesek de filmin en başında hepimize gösterilen o ki mutsuz bir evliliği var Umay'ın. Kemal ile ilgili elde fazla verimiz yok. Oğluna ve karısına şiddet uygulamaktan kaçınmayan bir adam olduğunu biliyoruz sadece. Karısına "Almancı orospu" dediğini bir de. (Bu, filmin içine yerleştirilmiş şık bir eleştiriydi aslında. Hem Türklerin Almanya'daki göçmenlere hitap ederken "Al(a)mancı" lafını aşağılamak amaçlı kullandığına hem de yaşadıkları ülkelerin kültürüyle büyüyen ikinci kuşak kız çocuklarına "bozulmuş" muamelesi yapılmasına göndermeydi.)

Aile içi şiddet ve namus meselesi gibi konuları Türkiye gibi "gelişmekte olan" (bu tabirleri kullanmak zorunda kalmaktan hoşlanmıyorum ya neyse) ülkeler üzerinden anlatmanın bazı riskleri var. Özellikle de Batılı izleyiciyi hedefleyen filmlerde. Bunlardan birisi hikayeyi aktarırken olan biteni Batı'cı bir üslupla, tepeden bakarak, üstünkörü eleştirmek, meselenin dinamiklerine işaret etmeden sorunu "gelişmiş/gelişmemiş" çizgisinde ele almak. Die Fremde bu hataya pek düşmüyor. Dinamiklere layıkıyla işaret ettiğini düşünmesem de basmakalıp bir yaklaşımla ele almıyor hikayeyi.

Umay'ın babası kızına duyduğu sevgi ile inandığı ahlak anlayışı arasında sıkışıp kalmış. Kesinlikle sevgisiz bir baba değil. Kızıyla gülerek televizyon izlediği sahne ile hastanede özür dilediği sahne bunun delili. Ama içinde yaşadığı muhafazakar toplumun önünde durup kızına arka çıkacak, bu uğurda topluluktan aforoz edilmeyi göze alacak kadar güçlü değil.

Umay'ın annesi ile ilişkisi babasıyla ilişkisi kadar yoğun işlenmemiş. Babanınki gibi bir ikilem yaşıyorsa bile çok iyi aktarılamadığı kanaatindeyim. Biraz fazla donuk, fazla silik bir karakter olarak yer etti bende. Arada bir höt söt eden büyük oğluna "şiiişt" demek dışında dişe dokunur bir işlevi olmadı film boyu. Bir de şiddet gördüğü kocasının evine dönmek istemeyen büyük kızına tokadı basarken küçük kızının evlilik dışı hamile kalmasına sadece "Mahvolduk" diye tepki göstermesi çok inandırıcı gelmedi. Gerçi burada babanın da tepkileri biraz sönüktü. Umay'a bizi rezil ettin diye bağırdığı halde küçük kızının bu durumuna içlenmekle yetindi sadece.

Umay baba evinden oğluyla beraber kaçıp sığınma evine yerleşse de ailesinden umudu kesmiyor. Onu yine aralarına almaları, yeni hayatını kabullenmeleri için her yolu deniyor. Ta ki umudunu tümüyle kaybedip şehir değiştirmeye karar verene dek. Ölüm kararının alınması bana biraz zorlama geldi. Neden aldılar ki o kararı? Alman bir sevgilisi olduğu için mi? Çocuğu Kemal'e vermek istemediği için mi? Bir de neden Türkiye'ye gitti ki baba? Bu kararı aldıktan sonra kalp krizi geçirmesi, hastanede Umay'dan -olacaklar için- özür dilemesi kızına olan sevgisinin o sırada baskın çıkması "tek düze, tek tip, otoriter, töreci baba" olmaması, karakteri daha gerçekçi yapmış.

Sibel Kekilli'yi Umay rolünde beğendim. Hele hele Cem'i kaçırmak istedikleri sahnede ve son sahnede çok etkileyiciydi. Settar Tanrıöğer de kızına olan sevgisi ile inandığı değerler arasına sıkışan baba rolünde başarılıydı. Derya Alabora ise bence bu rol için iyi bir seçim olmamış. Canlandırdığı rol müydü sebep bilemiyorum ama çok silik kalmıştı.

Die Fremde bazı tutarsızlıklarına ve zorlamalarına rağmen Umay ve ailesinin yaşadığı dramı bilindik kalıplara, stereotiplere sığdırmadan anlatıyor. Hikayeyi, İslam ya da Türk kültürünü suçlamadan, onları günah keçisi ilan etmeden ele alıyor. Böylelikle Batılıların pek beğeneceği ilericilik/gericilik söylemini yeniden üretmiyor. Düşünce yapısını ve davranış şekillerini eleştirirken bunu belli bir dini ya da etnik gruba mal etmiyor. Bu gerçekten düşülmemesi gereken bir tuzak. Die Fremde bu zor görevin altından başarıyla kalkıyor.

3 Şubat 2011

Bir De Baktım Yoksun


"Sen hayran olduklarımdan fazlasıydın, Albert Atay'dan daha gerçektin, evdeki adamdın, yan odadaki otoriteydin, masadaki neşeydin, sokaktaki hapşırık, rakı sofrasındaki fıkraydın. Genetik haritamdın. Babamdın."


Okuduğum ikinci hikaye kitabı Yekta Kopan'dan Bir De Baktım Yoksun oldu. Daha önce hiç okumadığım bir yazardı Yekta Kopan. Fil Uçuşu isimli blogunu keşfettiğimden beri okumak istiyordum bu kitabını. 2010 Yunus Nadir Öykü Ödülü'nü kazanmıştı. Hemşirem de okuyup beğendiğini belirtince öykü möykü demeden listeme ekledim.

Kitabın babasını kaybettikten sonra yazdığı hikayelerden oluştuğunu belirtmekte fayda var. Çünkü biri hariç (Kertenkele) bütün hikayelerin arka planında bir baba var. Bazılarının kenarından sızmış içeri, bazılarınınsa bel kemiği oluvermiş. Bir De Baktım Yoksun bir kaybediş kitabı aslında. Kaybedilenle hesaplaşma, gidenin yokluğuna alışma, kendini alıştırma kitabı. Ölümün köşesine sinmediği tek bir hikaye bile yok. Bununla beraber hikayeler ajitasyondan oldukça uzak. Evet bazıları gerçekten hüzünlü ama hiçbiri ölüm üzerinden prim yapmaya çalışmıyor. Kitabın kapak fotoğrafı gibi ismi de güzel: Bir De Baktım Yoksun. Ölüm de tam böyle bir şey değil mi? Anlık. Bir an varsın, sonra yoksun. O andan sonra artık sadece hayatını paylaştığın insanların anılarındasın, rüyalarındasın, anlattıkları hikayelerde, dört bir yana koydukları fotoğraflardasın. Çünkü artık sadece onlar yaşadığı sürece varsın.

Hikayelerin hepsi birincil ağızdan anlatılmış. Belki de bu sebepten, hep Yekta Kopan canlandı gözümün önünde okurken. Goncagül'ü bulmak umuduyla çocukluğundan beri korktuğu Yeşil Ev'in bahçesinde babasıyla karşılaşırken; Londra sokaklarında sırtında çantası babasının hayalini gerçekleştirmeye çalışırken; Ayfer'le Beyoğlu'nu boydan boya yürüyüp bir antikacı dükkanında geçmişe dalıp giderken; annesi ve kızıyla rakı masasında sohbet ederken; karısı ve ölü japon balıklarıyla hesaplaşırken ve babasının cenazesini ona anlatırken gözlerimin önünde hep Yekta Kopan vardı.

En sevdiğim hikaye İyi Uykular oldu. Babasına kendi cenaze törenini anlatarak bu kaybedişle hesaplaşmasını oldukça yaratıcı buldum. Cenaze gibi özünde son derece duygu yüklü ve hüzünlü bir vedalaşmayı yer yer espirili bir dille anlatmış Yekta Kopan. Aktardığı cenaze izlenimleri aslında bu ölümü kabullenişin tohumlarını atmasına yardımcı oluyor. Çünkü başımızdan geçen şeylerin gerçekten yaşandığına kendimizi inandırabilmemiz için onu yüksek sesle söylememiz gerekir bazen.

Bir De Baktım Yoksun akıcı dili, alıntıları, bir çok yazara yaptığı göndermelerle iyi yazılmış bir kitap. Raflarda çürümeye terk etmeyeceğim, ara ara herhangi bir öyküsünü açıp tekrar okuyacağım cinsten.

31 Ocak 2011

Erken Kaybedenler

Aslında öykü kitabı okumayı çok tercih etmiyorum. Hikaye ve karakterlere tam ısınmışken bitmesinden, yeni bir hikayeye ve yeni karakterlere alışma sürecinden ve bu döngünün kitabın sonuna kadar böyle devam etmesinden hoşlanmıyorum. Saçma bir gerekçe gibi gelebilir kulağa. Ama ani değişiklikten ve yenilikten çok da hoşlanmayan benim gibi biri için gayet mantıklı aslında. Benim bütün huzursuzluğum alışana kadardır. Sadece kitap okurken değil, her şey için bu böyle. Dolayısıyla hikaye kitapları benim için gereğinden fazla ani değişiklik ve alışma süreci demek. Bu yüzden fazla tercih etmiyorum.

Kendimden beklenmeyecek bir performans gösterdim ve geçtiğimiz ay içinde 2 öykü kitabı okudum. İlki Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler'i. Daha önceki iki kitabının aksine, okurun karşısına öykü kitabı ile çıkıyor bu sefer. Kitapta sekiz hikaye var. Ergenlik dönemindeki erkek çocuklarının hayatlarından farklı kesitler sunuyor her biri. Kimi çocukların adı var. Kimilerinin yok. Anne-babasını bir trafik kazasında kaybettiği için anneannesi tarafından büyütülen; ağbisini kendine rakip görüp onunla yarışan; ilk aşkı yaşayan; milliyetçiliğin kıskancında kalan; hala arkadaştan sayılmak için onu seven kızı satan; özel ders aldığı yaşça kendinden büyük kıza aşık olan; aşkına karşılık alamayan erkek çocuklarının hikayesi bunlar.

Hikayelerin üstünde örtüştüğü meselelerden biri erkekliğin tanımı sorunsalı. Nedir erkek olmak; ne demektir; ne tür hal ve davranışları gerektirir? Uzun zaman önce hemşiremin gösterdiği bir makale başlığını çağrışıtıyorlar bana: "Erkeklik en çok erkeği yorar." Toplumun biçtiği erkeklik kalıplarını eğip büküp üzerlerine oturtmaya çalışan "küçük" erkekler hepsi. Bir diğer mesele ise erkek çocuğunun en büyük otorite figürü olan baba ile iletişimi (ya da iletişememesi). Freud'un açıklamaktan çok keyif alacağına inandığım durumlar var: babayla edilen kavgalar, içinden çıkılamayan çatışmalar, sürüp giden sorunlar. Sanırım her erkek çocuğu baba ile kavga etmenin, anlaşamamanın mutluluğunu(!) bir gün mutlaka tadıyor. Erkek kardeşim olmadığından "ergen erkek sendromu" nedir bilmiyordum. Kanıtlaması gereken erkekliğinden her gün sınava çekilen erkek çocuklarının yaşadığı gerilimlerden habersizdim. Evet okulda Freud okuduk vs. ama teorik kavramlar yerine elle tutulur hikayelerle karşılaşmak insanı daha çok etkiliyor. Hikayeleri örtüştüren bir diğer mesele de -tabi ki- karşı cinsi fark etme ve cinselliği keşfetme süreci. Bir de tabi "kaybetme" meselesi. Herkesin kaybettiği birileri, ya da bir şeyleri var hayatta. Ben açıkçası Erken Kaybedenler başlığını belli bir gruba yönelik bir tanımlama olarak algılamadım. Neticede hepimiz bir şeyleri kaybediyoruz büyürken. Bu kitabın kaybeden erkek çocuklar ile sınırlı olması bu gerçeği değiştirmiyor diye düşünüyorum.

Kitabın dili her zamanki Emrah Serbes dili. Abartısız, yalın, akıcı. Önceki iki kitabında olduğu gibi okuması rahat. Kendine has espri anlayışı ve tabi ki yaratıcı küfürleri yine sayfalarda yerini almış. Çocukların düşünce yapıları ve kurdukları cümleler biraz "büyümüş de küçülmüş" havası taşıyor. Hepsi yer yer biraz fazla olgun konuşuyor ama hikayeleri enteresan kılan noktalardan biri de bence bu. Yaşanan olayları o yaşta bir çocuk o cümlelerle yorumlayamaz belki ama ileri bir yaştan geriye dönüp baktığımızda neyin neden yaşandığını, aslında ne anlama geldiğini o cümlelerle biz yorumlayabiliriz. Yaşanan çekişmeleri, toplumun biçtiği kıyafetleri ölçüp biçmeleri, içine sığmaya çalışırken meydana gelen gerilimleri biz anlayabiliriz. Zaten kitap da biz anlayalım diye bizim için yazılmış, 15 yaşındaki ergenler okusun ders alsın diye değil.

Benim en sevdiğim hikayeler "Anneannemin Son Ölümü" ve "Kimi Sevsem Çıkmazı" oldu. Birisi açılış, diğeri kapanış hikayesi. Bir yazar hikayelerini nasıl sıralar, neye göre sıraya koyar bilmiyorum ama ikisi de gayet yerinde olmuş.

27 Ocak 2011

Emma



Jane Austen denince akla ilk Pride and Prejudice gelir. 1995'te yayınlanan ve Jennifer Ehle ile Colin Firth'ün başrolü paylaştığı mini dizinin bunda etkisi epey büyük olsa gerek. BBC'de yayınlanan bu mini diziyi hemşiremin odasından kendi odama taşıdığım minik ekran televizyonun karşısında, konuşulanları yarım yamalak anlayarak izlediğim geceleri hatırlıyorum. Sonra bir gün TRT 2'nin gece filmleri kuşağında karşıma Emma çıktı. 1996 yapımı, Gwyneth Paltrow'lu Emma, Pride and Prejudice kadar olmasa da, hoşuma gitmişti. Madem iki yapımı da beğendim, oturayım da doğru dürüst romanları okuyayım demiştim.

Lakin Jane Austen ile ilgili şöyle bir maruzatım var: yazdıklarını okuyamıyorum! İçim sıkılıveriyor, bir kaç sayfa sonra kitabı elimden fırlatmak için dayanılmaz bir istek duyuyorum. Sanırım bunda benim de biraz payım var. Türkçe çevirisi yerine ağdalı, you'ların thou olduğu eski İngilizceli versiyonundan okumaya çalıştığım için sıkılmış olma ihtimalim kuvvetle muhtemel. Yine de olayın sadece dil olmadığı, anlatım tarzıyla ilgili hoşuma gitmeyen bir şeyler olduğunu da düşünüyorum. Kitapları okumaya çalışalı epey oldu, bu yüzden nedenler üzerine sağlıklı bir analiz yapmam mümkün değil. Ama şu kadarını söyliyeyim, Jane Austen okumaya elim o günden beri kolay kolay gitmez.

Ama iş sinemaya/televizyona uyarlanmış Jane Austen romanlarını izlemeye gelince iş değişir. Bu yüzden PBS'in 2009 sonbaharında yayınlanan 4 bölümlük mini dizisi Emma'ya rastgelince tereddütsüz başladım izlemeye. Başrollerini Romola Garai (Emma Woodhouse) ve Johnny Lee Miller'in (Mr. Knightley) paylaştığı mini dizide Albus Dumbledore rolüyle (de) hatırlayacağımız Michael Gambon (Mr. Woodhouse) da var. Çekimlerin büyük kısmı İngiltere'deki Kent eyaletine bağlı Chilham'da gerçekleştirilmiş. Seride bol bol seyrettiğimiz muhteşem doğa manzaraları işte buraya ait. Zaten oldukça turistik bir yermiş. Hatta bir çok başka film ve dizinin de çekim yeri olmuş.

Konudan kısaca bahsetmek gerekirse, Emma annesini çok küçük yaşta kaybetmiş, babası tarafından büyütülmüş üst sınıftan bir kızdır. Ablası evlenip Londra'ya yerleştikten sonra babası ile başbaşa kalır ve hem evin hem de babasının bakımını üstlenir. Emma çöpçatanlık konusunda son derece yetenekli olduğuna inanır. Komşuları ve Emma'nın çocukluktan beri arkadaşı olan Mr. Knightley onu başkalarının işlerine karışmaması konusunda defalarca uyarsa da çöpçatanlık sevdasından vazgeçmez. Üstelik dadısı ile Mr. Weston'ın arasını yapıp evlenmelerine vesile olunca kendine olan güveni iyice artar. Yeni edindiği arkadaşı Harriet üzerinde de "yeteneğini" denemeye karar verir. Oysa bu kararın doğuracağı sonuçlar Emma'nın hayatında pek çok şeyin değişmesine neden olacaktır.

Açıkçası Romola Garai'yi Emma rolünde çok beğendim. Öylesine inandım ki onun gerçekten Emma olduğuna, nasıl Mark Darcy denince aklıma Colin Firth geliyorsa, Emma denince de Romola Garai geliyor artık. Bir de yüz mimiklerini çok başarılı kullanmış, Emma'nın bütün duyguları yüzüne yansıyordu her sahnede. Johnny Lee Miller da ağırbaşlı, olgun, yer yer alaycı, Emma'nın dengeleyicisi ve tamamlayıcısı Mr. Knightley rolünde gayet başarılı. Michael Gambon kızının sağlığı konusunda devamlı evhamlanan, kısa mesafeli bir gezi için bile evden ayrılacak diye kederlenen, otoritesiz baba rolünde çok iyi. Açıkçası geri kalan karakterler arasında da gözüme batan, rahatsız eden kimse olmadı. Dizinin anlatımına yönelik eleştiri getirebileceğim bir nokta Emma'nın geçirdiği dönüşümün çok kısa sürede gerçekleşmesiydi. Elizabeth Bennet'ın yaşadığı dönüşüm aceleye gelmeyen bir dönüşümdü mesela. Bu biraz öyle değil. Hikayeyi bilmeyenler adına fazla detaya girmeyeyim ve o kadar kusur kadı kızında da olur deyip geçivereyim.

Uzun lafın kısası, Emma'yı beğendim. Bazı eleştirmenler "ne gerek vardı canım Emma gibi bilinen bir romanı yeniden uyarlamaya" demişler ama bence haksızlık etmişler. Gerek anlatım, gerek oyunculuk, gerek de İngiltere'nin muhteşem doğa manzaraları nedeniyle Emma gayet de izlenmeye değer.

Not: Tepedeki fotoğrafı arakladığım, diziden nice güzel fotoğrafla bezeli bir tumblr sayfası ziyaret etmek isterseniz buyrun My Dearest Emma

Not2: Romola Garai Emma rolüyle bu seneki Golden Globes'da en iyi (mini dizi) kadın oyuncu kategorisinde adaydı. Ödülü Temple Grandin rolüyle Claire Danes aldı.

Not3: Emma'nın dört bölümü de Youtube'da mevcut. "Emma 2009" diye aratırsanız çıkıyor.

Not4: Televizyon için epey güzel işler yapıyorlar bu aralar. Emma, Al Pacino'lu You Don't Know Jack ve tabi ki aldığı ödülle iyice merak ettiğim Claire Danes'li Temple Grandin bunlardan bazıları.

10 Ocak 2011

Books for Christmas?

Önce bizimçocuk eğlencesine izletti. Sonra başka bloglarda rastladım. Olayı milli bir mesele haline getirmeye çalışan insanlar olduğunu o zaman gördüm. Zaten Youtube'da da bir miktar kötü comment alınca anne ya da babası açıklama yapma gereği hissetmiş oğlumuz bu video'da üç yaşındaydı ve aslında kitapları da seven bir çocuktur sadece Noel'de hediye olarak kitap alınmayacağına inanıyor diye. Huffington Post'un haberine göre bir çocuk kitapları editörü twitter'da "i hate that kid" diye yazmış. Bir başka editör "please tell me he is an anomaly" demiş.

İnsanlar ne kadar acımasız, ne kadar peşinhükümlü. Bir dakikalık bir video'dan çocuk ve ailesi hakkında analizler çıkarıp birtakım yargılara varabiliyorlar. Amerika'nın ignorant, hiç bir şeyden haberi olmayan ortalama insan halini küçük bir çocuğun üstüne yıkıyorlar. Sarah Palin ile bir tutan bile var! Üç yaşında bir veletten bahsediyoruz. Komik işte gül geç. Yok illa bir mesaj verme, bir laf sokma kaygısı. Çocukken, üstelik bu veletten yaşça daha büyük bir veletken, doğum günlerimde ve yılbaşında oyuncak almak isterdim hediye olarak. Kitaba burun kıvırırdım. Bu gayet anlaşılabilecek, çocukça bir istek değil mi?

Bu arada ben en çok eli belinde suratında ciddi bir ifade "Now who are these for?" demesine bayıldım.



Bir sene sonra -geçtiğimiz Noel'de- çekilmiş hediye açma merasimi de burada. Babanın sesindeki endişe ve sonra gelen rahatlama nasıl da bariz. İnsanlar kötü niyetli. Başka bir açıklaması yok bence bir önceki sene aldığı yorumların.



6 Ocak 2011

Kirpiklerimin Gölgesi


"Zehrin tortusu dibe çökeceği yerde kafamda birikti. Çünkü insan vücudunun dibi sanıldığı gibi ayakları değil, kafasıdır, zihnidir. Bütün ömrün tortusu işte buraya çöker."

Şebnem İşigüzel, Kirpiklerimin Gölgesi (s. 70)

Annesini öldüren 11 yaşındaki bir kız çocuğunun karanlık hikayesi. İnsanı rahatsız eden bir kitap Kirpiklerimin Gölgesi. Aslında elime aldığımda sayfaları üçer beşer çevirdiğim, gayet hızlı okunabilen son derece akıcı bir metin. Ama bir yandan da kolay okunamayan bir kitap. Konusu itibari ile insanın kolay kolay okumak istemeyeceği bir hikaye.

Anne katili olmak baba katili olmaya benzemez. Anneye atfedilen değerler babanınkinden farklıdır. Bir kere anne dokuz ay karnında taşır bebeğini. Sıkıntılı, zahmetli bir iş olmasının yanı sıra anne ile bebek arasında kurulan bir bağ vardır hamilelikte. Annenin vücudunun içinde ama aynı zamanda annenin dışında bir varlıktır bebek. Anneden beslenir. Kımıldar, hareket eder. Anne onu hisseder. Ama anneden bağımsız da bir bireydir aynı zamanda. Annenin dışındadır. İşte bu şahsına münhasır durum anne ile bebek arasındaki ilişkiyi babanınkinden farklı kılar.

Üstelik annenin koşulsuz şartsız bebeğini seveceğine, onu her türlü kötülükten koruyup kollayacağına dair genel bir kabul görüş vardır. Babadan kötülük gelebilir belki ama anneden gelmez. Anne gerekirse canını feda edendir. Bu yüzden anne katili olanı anlayamaz insanlar. Baba katili olan tarihte çok ama ya anne? Sanırım bu yüzden Türkiye'de yakın geçmişte gazetelerde geniş yer bulan iki anne cinayeti bu kadar şaşırttı insanları.

Şebnem İşigüzel'in de romanı bir anne katliyle açılıyor. Henüz 11 yaşındaki roman kahramanımız (adını hiç öğrenemiyoruz), bize annesini öldürdüğünü söylüyor. Sonra da polisi arayıp kendini ihbar ediyor. Yolun kenarına oturup polisin gelmesini bekliyor. Bu bekleyiş sürecinde bizimle beraber geçmişe dönüyor ve hikayesini anlatmaya başlıyor. Henüz 11 yaşında bir çocuğun aklınızın köşesinden geçirmeyeceğiniz türde şiddetle dolu hikayesini. Ne karakterin, ne de yaşadığı yerin ismi var. Her hangi bir şehirde, her hangi bir kız çocuğunun başından geçiyor olabilir. Yan komşunun kızı olabilir. Servis şoförünün kızı, bakkalın yeğeni olabilir. Olabilir. İlla ormanın içindeki bir kulübede değil, İstanbul'un en nezih semtinde yaşanıyor olabilir. (Gerçi yazar buna ne kadar vurgu yapıyor, söylemek istediği şeylerden biri gerçekten bu mu emin değilim. Zira karakterin karşısına çıkan iyilik timsali insanlar hep orta-üst sınıftandı.)

Sadece ensest ilişki/tecavüzle derdi olan bir roman değil Kirpiklerimin Gölgesi. Başka başka meselelere de el atıyor. Milliyetçilik bunlardan birisi. Yazar açıkça bahsetmemiş ama tahminime göre ana karakterin anneannesi Ermeni dönmesi. Katledilen onca insan hayatı, bizden olmayanı yaşatmayız anlayışı, açık açık yazılmasa da Türkiye'nin karanlık geçmişi ile de kısacık bir hesaplaşma da var romanda. Üstelik bu hesaplaşma romanın sonlarına doğru epey ön plana çıkıyor hatta kısa bir süre için temel hikayenin de önüne geçiyor.

Romandaki anlamlı eleştirilerden birisi de aile kavramına yapılıyor. Bize çocukluğumuzdan beri aşılanan mutlu aile tablosunu alt üst eden bir tarafı var romanın. Aile denen şey herkesin birbirini sevdiği, saygıda kusur etmediği kutsal bir yer değil aslında. Evet mutlu çocukluk, mutlu aile var ama bu genel geçer bir norm değil. Aileyi kutsal bir kurum olarak gören bu anlayışın örtemediği gerçeklikler var. Ailede şiddet var, dayak var, tecavüz var, ensest ilişki var. Ölüm var ailede. Aileyi kutsal saymakla da yok olmuyorlar.

Bir diğer mesele de sanırım dini inanışla ilgili. Dinin kendisi ile değil ama inanış şekliyle. Her şeyin Allah'tan geldiğine inanılan bir coğrafyada 11 yaşında küçük bir kız çocuğuna nasıl anlatacaksınız uğradığı tecavüzlerin, yaşadığı şiddetin, sevgisizliğin başına neden geldiğini? "Sebat et" mi diyeceksiniz, "vardır elbet bir sebebi". Koca bir yangın yeri gibiyken ortalık ve kimsenin sesi çıkmıyorken ve her gören üstelik bu büyük ayıba ortak olmayı seçiyorken nasıl açıklayacaksınız olan biteni?

En başta dediğim gibi okuyucuyu rahatsız eden bir roman Kirpiklerimin Gölgesi. Sert bir anlatım tarzı var. Elinden bırakmakla devam etmek arasında bocalatan bir kitap. Serbest çağrışımlarla hikayeyi anlatıyormuş gibi görünmesine rağmen kendi içinde tutarlı bir kurgusu var. Dili sade. Anlattığı şeyse yürek kanatacak cinsten.

2 Ocak 2011

Bir Dost


Polisiye tarzı kitapları küçüklüğümden beri severim. Bu sebepten dolayı Alexandre McCall Smith'in No. 1 Ladies Dedective Agency serisine balıklama atladım. Kitap zevkine güvendiğim, benim gibi polisiye roman tutkunu bir arkadaşım, serinin üçüncü kitabı için negatif bir yorum yazmıştı ama belki ilk kitap güzeldir diyerek başladım okumaya. Başlamaz olaydım. Ellerim kırılaydı da ilk sayfasını çeviremeyeydim.

Aslında hikayenin çıkış noktası enteresan. Botswana'da yaşayan Precious Ramotswe babasından miras kalan hayvan sürüsünü satıp eline geçecek parayla bir dedektiflik bürosu açmaya karar verir. The No.1 Ladies' Dedective Agency böylece kurulmuş olur. Ramotswe yıllar önce bir evlilik yapmış, bu evlilikten hamile kalmıştır. Doğumdan sonra bebeğini kaybetmiş, kocası ile de yolları ayrılmıştır. O gün bu gündür aşkla meşkle işi olmaz. Bir kadına yakıştırılmayan mesleklerden birine el atar ve dedektif olur. Yani düşününce sadece Afrika'da bir dedektiflik bürosu açan kadın karakter fikri enteresan. Geri kalan kısımlar biraz fazla klişe. Zaten kitap da klişelerle dolu. Kadın erkek eşitliğini bodoslama bir Batılı anlayış üzerinden vermeye çalışan yazarın yaptığı kötü genellemeler yüzünden kitabın sayfalarını koparıp koparıp yiyesim geldi. Bir yandan tam bir Batılı kibri ile "kadın erkek eşittir, her kadın erkeklerin yaptığı işleri yapabilir, misal dedektif olabilir" mesajını verirken, sapına kadar cinsiyetçi söylemleri kullanmaktan kaçınmıyor yazar. Kadın eli değen her ev çok güzeldir gibi ucuz cinsiyetçi söylemler bile vardı kitapta. Kurgu yok. Dedektiflik hikayeleri yaratıcılıktan uzak. Dili kötü. Ama allah McCall Smith'e yürü ya kulum demiş bi kere. Kitap tutmuş. Tutmakla kalmamış 10 tane de devam kitabı çiziktirmiş McCall Smith efendi. Bir de dizisini çekiyorlar. Bu sene HBO kanalında yayınlanmaya başladı.

Nasıl bu kadar popüler olmayı başarmış bir türlü anlamadım. Ben resmen nefret ettim kitaptan. Elime alıp okumak içimden gelmediği için uzun süre ilerleme kaydedemedim. Zira başladığım bir kitabı, isterse dünyanın en kötü kitabı olsun, ortasında bırakıp başka bir kitaba geçemiyorum ben. İlla bitirmem lazım. Anca okul kapandıktan sonra aldım elime. Kimi yeri hızla scanledim ama nihayetinde yarıda bırakmadım, okuyup bitirdim.

Türkçe'ye tercüme edildi mi bilmiyorum. Üşendiğim için bakmadım. Ama olur da bir yerde karşınıza çıkarsa yapacağınız şey basit. Sırtınızı kitaba dönün, hızlı adımlarla olay mahalini terk edin. Yoksa hayat çok üzücü bir hale gelebilir.

İmza: Bir dost.

2 Aralık 2010

Hangi Şehrin Kaderisin?

Adana'da doğmuş babam. Sonra İskenderun, Mersin, Urfa derken Bursa'da bulmuş kendini. Ardından da kayığı kıyıya bağladıkları Ankara. Lise ve üniversite Ankara'da. Sonra yüksek lisans için almış soluğu İstanbul'da. Okul biter bitmez dönmüş yine şehrine. Devlet kurumlarında çalışmak o yıllar çok revaçta. Sınava girdiği ilk kurum "kazandın" demiş. "Bir şartımız var ama. İstanbul'a gideceksin." O saniye vazgeçmiş bizimki. Hevesle sınav sonucunu bekleyen babasına "İstanbul'a git dediler, reddettim" demiş. Bir gün gazetede başka bir ilan görmüş babası. "Oğlum demiş, bir de bunda dene şansını. Hem bak bu Ankara'da." Gitmiş sınava girmiş babam. "Kazandın," demişler "gel başla." Gitmiş. Başlamış orada çalışmaya. Ortama tam alışmak üzereyken toplamışlar göreve yeni başlayan ekibi. "Sen-sen İzmir'e, sen-sen İstanbul'a" deyip dağıtmışlar herkesi. Bizimkinin şansına İstanbul düşmüş. Belli ki İstanbul hep çağırmış onu da, bizimki anca o gün çağrıya yenik düşmüş. Tası tarağı toplamış gitmiş İstanbul'a. Baba ocağından gidiş o gidiş. Bir daha dönmemiş Ankara'ya.

Bugün Aşk Tesadüfleri Sever filminin fragmanında kızı İstanbul'a giden anne "İstanbul'a gidip Ankara'ya dönen duydun mu sen hiç" diye sorunca babamın hikayesi düşüyor aklıma. Bir de son zamanlarda düşüne düşüne kukumav kuşu kesildiğim mesele. Şehirler kaderimiz değil, asıl biz şehirlerin kaderiyiz. Onlar kaderlerine kim düştüyse onu yanına çağırıyor.

3 Kasım 2010

The Secret Life of Bees

The Secret Life of Bees
Sue Monk Kidd
Penguin Books
2002


Sanırım şu aralar en sıkılmadan yaptığım şey Writing for Publication dersi için düzenli olarak fiction okumak. Tek sorun yazın uça coşa aldığım Türkçe kitapları okuyamıyor olmam. Kütüphanenin rafından melül melül bana bakıyorlar; ben de "Tatile girince sizinle ilgileneceğim kuzucuklarım" temalı en Adile Teyze bakışımla yanıtlıyorum onları. Bunun dışında İngilizce kitap okumakla ilgili bir derdim yok. Hatta dersin hocasının dediğine göre yazı yazmamıza etkisi çok büyük olacakmış düzenli İngilizce roman okumanın. Göreceğiz.

Ders için en son okuduğum kitap The Secret Life of Bees oldu. Bundan önce The Virgin Suicides'la intiharın eşiğine geldiğim için midir bilmiyorum bu kitabı çok sevdim. Hatta bir keresinde metronun son durağa geldiğini fark etmedim. Bir anda sessizlik oluşunca etrafta durumun farkına vardım. O derece kendimi kaybetmişim okurken.

The Secret Life of Bees (Türkçe'ye Arıların Gizli Yaşamı diye çevrilmiş ve Klan Yayınlarından çıkmış) uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Aslında hakkında çok fazla bir bilgim yoktu. Herhangi biri de önermemişti ama ismi çok cazip geliyordu. Arılardan çok da hazetmeyen bir insan olarak başladım okumaya.

Romanda olaylar 1964 senesinde Güney Carolina'da geçiyor. Yani beyaz-siyah ayrımının en can acıtıcı şekilde yaşandığı Güney'de, tam da Yurttaş Hakları Kanunu'nun (Civil Rights Act) imzalandığı 1964 senesinde yaşanıyor. Kamusal alanda tam bir siyah-beyaz ayrımının yaşandığı bir Amerika'dan bahsediyoruz. Sadece mahallelerin, okulların, sinema salonlarının, otobüs koltuklarının, lokanta-cafelerin değil, kiliselerin, mezarlıkların, kısacası dinin bile beyaz-siyah diye ayrıldığı bir dönem yaşanıyor Amerika'da. Siyahlara karşı ayrımcılığa hukuksal zemin kazandıran Jim Crow kanunlarının sonuna gelindiğini müjdeleyen bir dönem bu aynı zamanda. Kökü köleliğe dayanan siyah halkın, uğradığı sistematik haksızlıklara/ayrımcılığa/hukuksuzluğa karşı mücadele verdiği, bu uğurda öldüğü öldürüldüğü ama değişimi umutla beklediği, kısacası Amerikan tarihinin en önemli dönüm noktalarından birisindeyiz romanda.

Romanda çok fazla karakter yok. Emrah Serbes'in romanlarında yaşadığım "haydaa bu kimdi şimdi" gibi sıkıntılar hiç yaşamadım. Benim gibi balık hafızalılar için epey ideal bir kitap. Romandaki ana karakter 14 yaşındaki ergen kardeşimiz Lily Owens. Lily'nin psikopattan hallice babası T. Ray, ev işlerine ve Lily'e bakan Rosaleen, Tiburon'da yaşayan üç kızkardeş: May, June ve August Boatwright, June'un yavuklusu Neil ve arıcılıkta August'a yardım eden Zack. Evet hepi topu bu kadar olan karakterle (dışkapının dışmandalı kadrosundan karşımıza çıkan birkaç tipleme hariç) yaşanan olaylar zincirini anlatıyor kitap.

Lily 14 yaşında, çok küçük yaşta annesini kaybetmiş, babası ve ona bakan siyahi dadısı Rosaleen'le birlikte yaşayan bir kız çocuğu. Babası Lily'e anlamadığımız bir nedenden ötürü hep kötü davranıyor. İşkence sayılacabilecek cezalar veriyor. Bir gün Rosaleen'in başı ırkçı beyazlarla belaya girince Lily çareyi Rosaleen'i de yanına katıp kaçmakta buluyor. Elinde annesinden kalma, arkasında Tiburon, South Carolina yazan bir Black Madonna resmi var. Annesinden geriye kalan izleri sürmek üzere Tiburon'a gidiyorlar Rosaleen'le. Yolları arıcılıkla uğraşan üç kızkardeşle kesişiyor bu küçük kasabada. May, June ve August Boatwright şahsınamünhasır üç siyahi kadın. Lily, arıcılığın, evin dört bir tarafından fışkıran arı balının, ilk aşkın, siyah tenli bir dünyanın tam ortasında annesinin geçmişine dair izleri sürerken, okuyucuya Lily'nin hayatındaki bu dört kadınla evrilen, değişen, gelişen ilişkisini izlemek düşüyor.

The Secret Life of Bees kitabını birçok nedenden ötürü beğendim. Öncelikle kitabın geçtiği tarih daha önce de belirttiğim gibi sorunlu, yaralı bir dönemi mercek altına alıyor. Siyah olmanın hiç kolay olmadığı bir dünyada dimdik ayakta durmayı başaran güçlü dört siyahi kadının hikayesinin Lily'nin kurduğu ilişkiler üzerinden aktarımı çok başarılı. Bol bol dini referanslara başvuran kitapta güçlü dini figür tahmin edileceğinin aksine İsa değil, Meryem Ana. Hem de siyah bir Meryem Ana.

Kitapta vurgulanan bir diğer hadise annelik kavramına yaklaşım. Ebeveyn sevgisinden mahrum büyümüş bir çocuğun, hiç çocuk sahibi olmamış dört kadın tarafından sanki öz kızlarıymışcasına sevilmesi güzel bir tezat olmuş. Ayrıca anneliğe yapılan gönderme, bir çocuğu sevmek için biyolojik bir bağa ihtiyaç duyulamayacağı vurgusu da oldukça önemli.

Lily'nin annesi hariç - ki kendisi bir beyaz- romanda bahsi geçen bütün karakterler çok güçlü. "August ve June'un güçlülüğü su götürmez, ama May ve Rosaleen?" diye sorulacak olursa şöyle izah edebilirim. Rosaleen beyazların karşısında başını eğmeyecek kadar güçlü. Başı belaya girdiğinde Lily özür dilemesi için yalvarırken Rosaleen'in asla boyun eğmemesi, dayağı hatta ölümü bile göze alması onun güçlü yanları. May ile tam da bu ölebilecek kadar güçlü olma noktasında benzeşiyorlar.

Kitabın bir diğer güçlü yanı caregiver'ın siyah kadınlar olması. Belki çok fazla mana yüklüyorum bu siyah-beyaz ilişkilerine ama bir nevi white (wo)man's burden hikayesi yaşanmıyor burada. Bir de tabi Lily karakteri üzerinden siyah ırk-beyaz ırk ilişkisi sorgulanıyor. Lily her ne kadar ırkçı bir çevrede büyümüş de olsa karşı ırka karşı nefret beslemiyor. En büyük sebebi Rosaleen olmalı. Rosaleen'e olan sevgisi, onunla olan ilişkisi siyahilere karşı olan tutumuna da yansıyor. Her ne kadar nefret etmese de Lily'nin siyahi ırktan olanları kendisi ile bir tutmadığı aşikar. Yani Rosaleen'i seviyor ama geğirdiği zaman ondan utanıyor. Keşke biraz daha kültürlü olsa diyor. August'la karşılaştığında şaşırıyor çünkü siyahi bir kadının bu kadar kültürlü olmasını hiç beklemiyor.

Kitapta sevmediğim tek şey Lily'nin babasının bu kadar muğlak yazılmış olması. Çok sığ işlenmiş bir karakter T. Ray. Lily'i neden sevmediğini sonlara doğru biraz anlıyoruz ama aslında tam olarak da anlamıyoruz. Olanlardan Lily'i mi sorumlu tutuyor? Yoksa annesini hatırlattığı için mi kızını sevmiyor? Bir de kitabın sonunda babanın verdiği karar bana çizilen T. Ray karakterine uymamış gibi geldi.

Bu tarz, insan ilişkileri üzerine kurulu kitaplardan hoşlanmıyorsanız the Secret Life of Bees kesinlikle size göre değil. Ama bu tür anlatımları seviyorsanız, bir de üstüne 1960'ların Amerikasında yaşanan ayrımcı siyah-beyaz ilişkisine dair fikir sahibi olmayı arzu ediyorsanız doğru adrestesiniz.