25 Temmuz 2021

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Okul kütüphanesinden aldığım kopya ve notlarım arzı endam ederken

Bu yazın ilk Peyami Safa romanını bitirmiş bulunuyorum. Sinema uyarlamasını bulmak umuduyla Youtube'da biraz dolanırken fark ettim ki kitabın ne çok incelemesi çekilmiş! Yüz sayfalık romanı dört dakikada özetleyen bir versiyonu bile var. Amacım bunca özete bir yenisi eklemek değil elbette. O yüzden kitabın konusundan kısaca bahsedip, neler düşündüğüme geçeceğim. 

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, on beş yaşındaki genç bir erkeğin hastalığı sebebiyle yaşadığı içsel yolculuğu anlatıyor. Birinci şahıs tarafından aktarılan hikayede ana karakter, annesiyle yoksul bir mahallede yaşar (muhtemelen Fatih tarafları). Uzak akrabası olan bir paşanın Erenköy'deki köşküne gidip gelir. Aralarındaki yaş farkına rağmen Paşa ile kurduğu bir dostluğu vardır. Paşanın kızı Nüzhet'e aşıktır. Aslında uzun süredir beslediği duyguların ne olduğunu yeni yeni anlamaktadır. Roman boyunca başta Nüzhet olmak üzere köşktekilerle yaşadığı kırılgan ilişkiyi, moral bozukluğunun fiziksel bir rahatsızlığı nasıl körükleyebildiğini ve "sağlam olmama" halinin insan psikolojisine yaptığı etkiyi dinleriz. 

Peyami Safa'ya yöneltilen en büyük eleştirilerden biri romanlarında modernleşme sürecindeki toplumu Doğu-Batı ikiliğine indirgeyerek ele alması, Batı'yı temsil eden karakterleri mutlak kötü ve ahlaksız olarak tasvir ederken, Doğu'yu temsil eden karakterleri mutlak doğru ve erdemli olarak çizmesidir. Bu romanda söz konusu indirgemeciliğe tam anlamıyla rastlamadım ama Safa'nın bu yöndeki düşünce yapısına dair ufak tefek ipuçları görmek mümkündü. Örneğin, Paşa ile arasının açılmasına sebep olan yemek sahnesi buna iyi bir örnek teşkil eder. Yemekte sıkı bir Fransız hayranı olan Paşa (ve Nüzhet'le evlenmek isteyen doktor Ragıp) imparatorluğun savaşa Almanya'nın müttefiki olarak katılmasının ardından sokaktaki Fransızca tabelaların -Almanlara yaranmak amacıyla- siyaha boyanmasını eleştirir. Ana karakter ise Türkçe yerine başka bir dilde tabela yazılmasına karşı çıkar. Buna karşılık Paşa ve doktor Fransızca'nın gündelik dildeki yaygın kullanımını savunur. Doktor, Türkçe'nin yetersizliğinden dolayı reçeteleri bile Fransızca yazmaktadır. Muhataplarının argümanlarını "kozmopolit," "alelade Tanzimat fikri" olarak çerçeveleyen ana karakter, Nüzhet'ten destekler bekler ama o da "Batıcıların" tarafını tutar. Üstelik yemekte Paşa öfkesine hakim olamaz ve ana karaktere hakaret eder. Ana karakterin "düşüşü" tam da bu yemekten sonra başlar.

Söz konusu Doğu-Batı meselesine dair başka vurgular da mevcuttu. Örneğin ana karakterin hastalığının ismi sürekli Fransızca telaffuz edilir ya da hastanedeki doktorlar onun anlamayacağını düşünüp kendi aralarında Fransızca konuşur. Nüzhet, Doğu-Batı ikileminde bir tarafı temsil etmekten ziyade ana karakterin duygusal durumunu etkileyen (en az hastalığı kadar kuvvetli) bir role sahip gibi görünür. Gerçi yaptığı seçimlerle bu ikilemin neresine oturacağını tahmin etmek zor değil ama romanın asıl derdi bu değildir. Peyami Safa, romanın son kısmında, tedavisi yıllarca süren hatta uzuv kaybetme tehlikesi taşıyan bir hastalığa sahip olmanın kişi üzerinde yarattığı psikolojik etkilere daha fazla odaklanır. Modernleşme tartışmalarının kıyısından dolaşan romanın esas meselesi hasta psikolojisini deşifre etmektir.   

Romandan iki alıntı:

 "Büyük bir hastalık geçirmeyenler her şeyi anladıklarını iddia edemezler."

 "Bu sefer demir parmaklıklı kapıdan bahçeye girerken, Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna            doğru, ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürken, camlı kapıların garip beyazlıkla gözlerime vuran ve içimde korku ile karışık yuvarlanan parıltıları arasında o dehlize girerken, yalnız değilim." 

16 Temmuz 2021

Peyami Safa ile bir yaz...


 Herkese merhabalar,

Uzun ve yorucu bir uzaktan eğitim döneminin ardından görece düşük tempolu yaz sezonuna geçmiş bulunuyorum. Önümüzdeki dönem açacağım derslerden birinde öğrencilerle birlikte Peyami Safa'nın birkaç romanını okuyup toplumsal cinsiyet bağlamında tartışalım istiyorum. Dolayısıyla daha önce sadece Fatih-Harbiye romanını okuduğum yazarın eserlerini okumaya niyetliyim. Dedim ki, neden bunu bir "challenge" haline getirmiyorum? Daha önce Peyami Safa okumamış ya da romanlarını tekrar okumak isteyenler varsa, birlikte okuyalım mı? Belki "sezon finalini" ortak bir zoom etkinliğinde romanlar üzerine konuşarak yaparız?

Ben Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile başlayıp, Sözde Kızlar ile devam edeceğim. Okudukça listeyi güncelleme niyetindeyim.    

Yaz bitmeden tüm kitaplarını elbette okuyamam ama aralarından seçim yapacağım "roman havuzunu" aşağıya ekliyorum.

Peyami Safa ismiyle yazdığı romanları

  • Sözde Kızlar (1922)
  • Şimşek (1923)
  • Mahşer (1924)
  • Bir Akşamdı (1924)
  • Süngülerin Gölgesinde (1924)
  • Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925)
  • Canan (1925)
  • Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1925)
  • Fatih-Harbiye (1931)
  • Bir Tereddüdün Romanı (1933)
  • Matmazel Noraliya'nın Koltuğu (1949)
  • Yalnızız (1951)
  • Biz İnsanlar (1959)

Server Bedi ismiyle yazdığı kitapları
  • Zıpçıktılar (1925) 
  • Ah Minel Aşk (1932)
  • Korkuyorum (1937)
  • Kızlar ve Yıldızlar (1952)
  • Son Şarkı (1953)

Server Bedi ismiyle yazdığı polisiyeler
  • Tilki Leman'ın Harikulade Maceraları 
  • Çekirge Zehra'nın Harikaları
  • Kartal İhsan'ın Maceraları
  • Cingöz Recai Serisi

3 Ocak 2021

Polisiye Challenge 2021




Açıkçası geçtiğimiz sene hazırladığım challenge listesini tamamlayamadığım için bu sene yeni bir liste oluşturmaya hevesim kalmamıştı. Sonra bir mesajlaşmamızda Seda bu duruma itiraz etti ve dedi ki, "Bu sene sayılmaz." Aslında bu seneki listeyi bitiremememin 2020 ile bir alakası yok. Asıl sebep sürekli yeni çıkan kitapları okumaya heves etmem, listeye aldığım kitapların suratına bakmamam ve okuduklarımın da listedeki kategorilere karşılık gelmemesiydi. Ama Seda'nın söylediğine hemen ikna oldum çünkü neden olmayayım. Bu vesileyle, yeni bir challenge listesi ile huzurlarınızdayım. Ben sadece başlıkları seçtim, katılmak isteyenleri kendi kitap seçimleri ile beklerim.

Hazırsanız konuya hızlı bir giriş yapalım.

Kategoriler, Kategorilerimiz:

1. Nordik/İskandinav polisiyesi: ✔
Snowdrift - Helene Tursten 

2. Son bir sene içinde yayınlanmış yerli polisiye: ✔
Ayfer Kafkas - Divina'nın Bileziği: Bir Osmanlı Polisiyesi

3. 2021'de yayınlanacak bir polisiye: ✔
Tuna Kiremitçi - Mezun Cinayetleri

4. Türkçe ve İngilizce dilleri dışında bir dilde yayınlanmış polisiye: ✔
İmre Kertész - Polisiye Bir Öykü 

5. Kadın yazarın kaleme aldığı bir polisiye: ✔
Janice Hallett - The Appeal

6. Yazarını ilk defa okuyacağınız bir polisiye: 
Onur Ünlü - Hesabım Var

7. İstanbul'da geçen bir polisiye: ✔
Su Tunç - Hatırla!

8. Kahramanı kadın olan bir polisiye:
Esmahan Aykol - Şüpheli Ölüm

9. Polisiye bir serinin ikinci romanı:
Good Girl, Bad Blood

10. Bir Agatha Christie romanı:
Belirsiz.

Başlıklar böyle. Herkes için bereketli bir sene olması dileğiyle!

1 Şubat 2020

Tiyatro: Aşk Geçmişim


Sonbaharda gitmeye niyetlendiğim, internette aldığı düşük notu görünce gitmekten vazgeçtiğim Aşk Geçmişim uzun bir aradan sonra yeniden karşıma çıkınca "to hell with it" deyip bilet aldım. Hiç haberim yoktu ama tam da o dönem aradığım oyunmuş kendisi. İlişkiler gibi asla eskimeyecek bir konuyu, komedi ile işleyen, enerjisi yüksek, izleyeni yormayan ama eğlendiren bir oyundu. İlk olarak müziklerle başlayacağım. Oyunun başlamasını beklerken salonda tekrar tekrar dinlediğimiz üç şarkı - Tell Him, A Man Without Love ve When the Rain Begins to Fall- ile oyuna ısındık, hikayeye mental olarak hazırlandık sanırım. (Bu parçaları seçenlerin eli dert görmesin.) Oyun, otuzlu yaşlardaki Tom (Rıza Kocaoğlu) ve Amy (Şebnem Bozoklu)'nin çalıştıkları ofiste tanışmalarıyla başlayan ilişkilerinin seyrini anlatıyor. Post-modern zamanda ilişki kurmaya çalışan bir kadın ve bir erkeğin hayata bakışları, ilişkiye yükledikleri anlamlar ve karşı tarafı doğru okuyamama üzerine kurulu hamleleri ile şekillenen bir seyir bu. Üstelik ikisinin de unutamadığı gençlik aşkları var. Lise çağında, tam da hayatın "mutlu bir gelecek" vadettiği yaşta yaşanıp bitmiş bu ilişkiler sanki donmuş ve zamansızlaşmış gibi. Ergenliklerinde yaşadıkları ve -geri dönüşlerle anladığımız üzere- bambaşka lenslerle hatırladıkları bu ilişkiler, bugünlerini kıyasladıkları birer ölçeğe dönüşmüş. Oyun tam da burada bir soru soruyor: geçmişte duydukları kuvvetli hislere saplanıp kalmış Tom ve Amy beraberliği için bir ihtimal var mı? Birbirlerine "sırılsıklam" aşık olmamaları buna bir engel mi yoksa yine de denemeye değer mi? Oyunun ikinci perdesi ilkine göre kısa ve düşük tempoluydu. İkilinin başından geçen bir olayın ikisinin de gözünden ayrı ayrı anlatılması ve olaylara getirdikleri farklı yorumları görebilmek -ki bu yorumlar cinsiyetle işaretlenmiş de değildi- oyuna derinlik katmıştı. Geleceğe dair kesin bir yargıya varmaması ama onun yerine bizi umut duygusuyla bırakması oyunun beğendiğim bir yanı oldu. Eşcinselliğe gülünen bir şakanın metinde yer almasını ise garipsediğimi söylemeden geçmemeyim. Uzun lafı kısası, eğer amacınız iyi oyuncuların, dinamik anlatımın olduğu, esprili bir hikaye izlemek ve tiyatro salonundan ayrılırken kendinizi iyi hissetmek ise Aşk Geçmişim sizi eliniz boş göndermeyecektir.  

Aşk Geçmişim
Yazar: DC Jackson
Oyuncular: Şebnem Bozoklu, Melisa Doğu, Rıza Kocaoğlu
Yönetmen: Tuğrul Tülek

25 Ocak 2020

Fatma Aliye - Hayattan Sahneler


Osmanlı'nın toplumsal yapısına dair Tanzimat fermanı ile başlayan tartışmaların önemli bir bölümünü "kadın hakları" meselesi oluşturur. Toplumsal hayattan soyutlanmış olmaları, giyim-kuşamları, evlilikte kadın-erkek ilişkileri gibi konular, özellikle zengin ailelerin iyi eğitim almış kızları tarafından tartışılmaya başlanır. Dolayısıyla, bu konular üzerine kalem oynatan Fatma Aliye'nin, Osmanlı devlet adamlarından Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı olması hiç şaşırtıcı olmasa gerek. (Küçük bir not: Ahmet Cevdet Paşa'nın bir diğer kızı Reya, Şerif Mardin'in annesidir) Fatma Aliye'nin, 1898-1900 yılları arasında Hanımlara Mahsus Gazete'de tefrika edilen eseri Levâyih-i Hayat bildiğimiz anlamda bir roman değil. İsimleri Fehame (ululuk), Mehabe (heybet, hürmet), Sabahat (güzellik, letafet), İtimat (güvenme) ve Nebahat (şeref) olan ve birbirlerine akrabalık bağıyla bağlı beş kadının yazdığı mektuplardan oluşan romanın bir hikaye bütünlüğü yok. Birtakım ortak temalar üzerinden dertleşme, fikir alışverişinde bulunma gibi gayeler ağır basmış. Böylesine kısa bir kitaptan beklenemeyeceği üzere, karakterlerin derinlikleri de yok. Ama hepsinin o döneme ait evlilik ve eşler arasındaki ilişkilerin seyrine dair ortalama görüşlerden farklı düşündüğünü anlıyoruz. Bu beş kadından üçü evli, ikisi ise bekâr. Evli olanlardan biri son derece mutlu, diğer ikisi ise bir o kadar mutsuz. Mutsuz olanların evliliklerinin akıbetine dair öngörüleri ise birbirinden farklı. Evli olmayanlar ise evlenince başlarına gelecek olanın, hayalini kurduklarının aksine, tanık oldukları ilişkilere benzeyeceğini düşünüyor. Burada yine toplumsal sınıf ve kadının ekonomik gücü devreye giriyor ve zengin olanın evlenmeme ihtimali üzerinde durulurken, geçim gücüne sahip olmayanın ise başka çaresi olmadığının altı çiziliyor. Bir diğer göze çarpan mesele ise eğitim. Belki de bugünün bile ilerisinde bir görüşle, erkeklerin eğitimli olmasının evliliklerinde sorumluluk alcakları ve eşlerine "kötü" davranmayacakları anlamına gelmediğini ima ediyor. O dönemin evlilikleri ile kadın-erkek ilişkisine eleştiriler yönelten, kadın deneyimlerini farklılaştıran sosyal sınıfa dikkat çeken (ve ilginç bir şekilde kesişimselliğe değinen) Hayattan Sahneler, modern düşünceyi Cumhuriyet ile başlatan ana akım (ezber) anlatılara inat, Osmanlı kadınları arasında yayılan feminist düşünce ve tartışmalara ışık tutuyor.   

Fatma Aliye - Hayattan Sahneler (Levâyih-i Hayat)
Beyaz Balina Yayınları, 2019
Günümüz Türkçesi: Tülay Gençtürk Demircioğlu 

3 Ocak 2020

2020 Polisiye Challenge: Kategoriler


Geçtiğimiz seneki Polisiye Challenge'tan alnımın akıyla çıkınca, 2020 için yeni bir liste oluşturmaya karar verdim. Yarışmaya belirlediğim on kategori ile katılıyorum. Bazı kategoriler geçen yıldan, bazılarını ise yeni uydurdum. Henüz tüm kitapları seçmedim ama okumayı düşündüğüm üç kitabı ekledim. Yeni kitaplar seçtikçe elbette listeyi güncelleyeceğim. 

Evet, buyrunuz 2020 polisiye kategorilerine!


1. Doğduğunuz yıl ya da sonraki on yıl içinde yayımlanmış bir polisiye:
A Great Deliverance - Elizabeth George

2. Kuzey Avrupa (Nordik) polisiyesinden bir roman (olmazsa olmaz):
 

3. 2020'de yayımlanacak bir polisiye:
One of Us is Next - Karen McManus

4. Kadın bir yazarın kaleme aldığı "yerli" bir polisiye:
Farahnaz'ın Çiçeği - Yaprak Öz

5. Amerika, Batı Avrupa ya da Türkiye menşeili olmayan bir polisiye:

6. Bir polisiye serisinin ikinci kitabı:
Good Girl, Bad Blood - Holly Jackson 

7. Sinemaya uyarlanmış bir polisiye:


8. Yazarı 20. yüzyılın ilk yarısında doğmuş bir polisiye:
Cover Her Face - P. D. James

9. Yazarını ilk defa okuyacağınız bir polisiye:
The Girl in the Ice - Robert Bryndza

10. Sevdiğiniz/önceden okuduğunuz polisiye yazarının okumadığınız bir kitabı:
Ateş Etme İstanbul - Celil Oker 

30 Aralık 2019

Polisiye Challenge 2019 - Neler Okudum? (II)


Mola bitti. Bir önceki postta kaldığım yerden devam ediyorum. 

Polisiye challenge için okuduğum altıncı kitap Alman yazar Jakob Arjouini'nin ilk basımı 1985'te yapılan Happy Birthday, Turk! isimli romanı oldu. Bu kitabı "Türkçe ve İngilizce dilleri dışında bir dilde yazılmış çeviri kitap" kategorisi için seçtim. Kayankaya ismiyle de bilinen serinin ilk romanı, özel dedektif Kemal Kayankaya ile tanıştırıyor bizi. Türkiye'de doğmuş, Almanya'da büyümüş bir göçmen olan Kayankaya, Alman polisinin kovuşturmaktan vazgeçtiği bir cinayetin peşine düşüyor. Kendisi gibi göçmen olan genç bir kadın, öldürülen kocasının katilini bulması için Kayankaya'yı tutuyor. Göçmenlerin maruz kaldığı ırkçı tavırlardan Alman polisinin yozlaşması ve kural tanımazlığına kadar pek çok meseleye değinen kitap, gedikli polisiye okurunun seveceği türden, ipuçlarının peşinde koşan, kurgusu sağlam bir roman. Bu kitap nezdinde bahsetmek istediğim iki mevzu var. Birincisi, Arjouini'nin 48 yaşında hayatını kaybetmesi ve -gayet bencilce olacak ama- yazdığı serinin yarım kalması. İkincisi ise baş karakteri Türkiyeli göçmen olan bir polisiye serisinin çevirisinin bugün Türkçe olarak bulunmaması. Doğrusunu söylemek gerekirse Can yayınları Arjouini'nin üç kitabını yayımlamış ama şu an satın alabileceğimiz baskısı yok. Bu durumda ya orijinal dil olan Almanca versiyonunu ya da benim gibi İngilizce çevirisini okumanız gerekiyor. 

Gelelim okuduğum yedinci kitaba. İlgili kategori "Sinema ya da televizyona uyarlanmış bir polisiye" idi. Seçtiğim kitap tam olarak televizyona ya da sinemaya uyarlanmış bir hikaye değil. Ama Veronica Mars aslen bir TV dizisi olduğu için, yaratıcısı Rob Thomas'ın kaleme aldığı ikinci Veronica Mars romanı Mr. Kiss and Tell'i listeye ekledim. İyi ki de yapmışım çünkü Veronica Mars'ın dünyasını ne kadar özlediğimi fark ettim. (Bu sene gösterime giren dördüncü sezonu henüz izlemedim. Umarım yakın zamanda o açığı kapatacağım) Veronica'nın Logan ile olan ilişkisi, Logan'ın alaycı ve esprili dili, Veronica ve babasının arkadaşlığı, Mac'in teknolojik alet söz konusu oldu mu şaşırtmayan yetkinliği, vs. her şey o kadar tanıdıktı ki. Veronica bu sefer cinsel saldırı sonrası ölsün diye yol kenarına atılan ama hayatta kalan genç bir kadının tecavüzcüsünün peşine düşüyor. Veronica'nın iz sürerken fark ettiği ipuçları, saptığı çıkmaz sokaklar, tam vazgeçerken yeni bir umudun belirmesi vb. detayların işaret ettiği gibi klasik bir VM anlatısıyla karşı karşıyayız. Hem gizem seviyesi ve sürükleyiciliği, hem de özlediğim(iz) karakterleri sebebiyle tüm VM severlere tavsiye edeceğim bir romandı.

Challenge'ın sekizinci kitabı için 1936'ya döndüm ve "20. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bir polisiye" kategorisi için Halide Edip Adıvar'ın kaleme aldığı Yolpalas Cinayeti'ni okudum. Öncelikle belirtmekte fayda var, bu kitap bir polisiye değil. Hikayenin merkezinde işlenen bir cinayet var ama kitap "kim öldürdü?" sorusunun peşinden gitmeyi seçmiyor. Roman katil olmakla suçlanan genç bir kadının mahkeme sahnesiyle açılıyor. Daha sonra geri dönüşlerle hikayenin arka planı aktarılıyor. Halide Edip'in yerli (Nişantaşılı) burjuvaziye yönelttiği eleştiriler keskin, ama romanın asıl ağır basan meselesi "adalet" duygusu. Kuru bir adalet anlayışından ziyade sebepleri anlama ve bağışlama (ıslah etme) temelli bir adaletin önemine ve bu duyguyu yitirmenin toplumsal hafıza ve vicdanda açacağı tehlikelere değiniyor.

Dokuzuncu kitap, İsveçli meşhur yazar Camilla Lackberg'in ilk romanı The Ice Princess oldu. Açıkçası bu kitabı "baş kahramanı kadın olan bir polisiye" kategorisine seçmemin sebebi özette geçen Erica Falck karakteriydi. Anne-babasının ölümünün ardından çocukluğunun geçtiği kasabaya dönen Erica, çocukken yakın arkadaşı olan ama günün birinde hiçbir açıklama yapmadan ondan uzaklaşan Alex'in öldürülmesi ile sarsılır. Kendi çabaları ile katilin peşine düşen Erica'nın yolu, eskiden arkadaşı olan polis dedektifi Patrick Hedström ile kesişir. Açıkçası ana hikayeyi beğendim, gayet katmanlı ve iyi örülmüştü. Ama sıra yan hikayelere gelince işin rengi değişti. Romanı uzatmak için konulmuş hissi yaratan ve hikayeyi zenginleştirdiğini hiç düşünmediğim Erica'nın aşk hayatı, kardeşinin kocası ile yaşadığı problemler, vs. gibi kısımları atlayarak ilerledim. Son olarak, hikayenin baş karakteri Erica iken, romanın ikinci yarısında erkek bir karakterin dizginleri ele geçirmesi ise can sıkıcıydı.

Okuduğum son kitap ise polisiye türünün en klasik ismi Agatha Christie ile oldu. "İsminde cinayet geçen sözcüğü geçen bir roman" kategorisi için Nil Nehrinde Cinayet kitabını seçtim. Aslında bu romanın orijinal isminde "cinayet" kelimesi geçmiyor ("Nil Nehrinde Ölüm"). Ama benim okuduğum 1970li yıllarda basılmış Altın Kitap versiyonu, romanı bu şekilde çevirmiş. Agatha Christie'nin ipuçlarını sere sere ilerlediği, son sahneye kadar katili açıklamadığı, onca ipucuna rağmen beni ters köşe yaptığı bir romandı. Açıkçası seneyi bir klasikle bitirmek iyi geldi. Bir de önümüzdeki sene için listeye bir Agatha Christie romanı eklemem gerektiğini hatırlattı.

Bu bir senelik deneyim üzerine ne söyleyebilirim? Okuyacağım kitaplar üzerine kafa yormak, blog sayfalarını-instagram hesaplarını kurcalamak, goodreads yorumlarına bakmak işin en heyecanlı kısımlarından biriydi. Kitaplar konusunda çok katı olmamak, açık kapı bırakmak, bazı durumlarda kervanı yolda düzmek ve listeyi güncelleyebilmek de bana iyi geldi. Kitap sayısı benim için idealdi. Sene içinde hem edebi hem akademik sürüyle metin-kitap okuduğum için polisiye challenge'ı on kitapla sınırlamak gerçekçi bir hedef çıktı. Sonuçta herkesin okuma hızı ve hayattaki öncelikleri farklı. Dolayısıyla bazı okuma gruplarının büyük hedeflerine yetişemiyorsak, kendi küçük hedeflerimizle de pek âlâ idare edebiliriz. 

Yeni yılın ilk postunda 2020 Polisiye Challenge kategorilerimi ve bazı kategoriler için seçtiğim kitapları yazacağım.

Yolumuzun edebiyattan geçtiği güzel bir sene diliyorum herkese!

29 Aralık 2019

Polisiye Challenge 2019 - Neler Okudum? (I)


Geçen sene ilk kez kendime bir kitap okuma challenge'ı oluşturmuştum. O postta da bahsettiğim gibi senelerdir türlü blog ve instagram hesaplarının düzenlediği okuma listelerini takip eder ve bazılarına katılırım. Lakin şimdiye dek hiçbirini tamamlayamadım.  Sanırım iki temel sebebi var: Genelde bu listelerde öngörülen kitap sayısı, benim bir yılda okuduğum ortalama kitap sayısından fazla oluyor. Bir de araya aklıma esen/yeni çıkan/popülerleşen kitapları sıkıştırınca bu listeleri tamamlamam iyice zorlaşıyor. Bu iki sorundan hareketle kendi listemi hazırlarken, hem en çok "liste dışılık yaptığım"  kitap türünde -polisiye- okumaya, hem de kategori (ve dolayısıyla kitap) sayımı kısa tutmaya karar verdim. Ve ta-da! işe yaradı.

Listenin tüm kategorilerini sene başında belirlemedim. Hatta öngördüğüm bazı kitaplarda değişiklik yaptım. Mesela "Türkçe ve İngilizce dışında bir dilde yazılmış bir çeviri" kategorisinde aslında İspanyol yazar Antonio Hill'in "The Summer of Dead Toys" kitabını okumayı planlamıştım. Ama kitabın elimdeki soft kopyasını kaybettiğim için değiştirmek zorunda kaldım. Bazı kategorilerde ise esnetme yaptım, örneğin "TV ya da sinemaya uyarlanmış bir kitap" kategorisinde okuduğum son Veronica Mars kitabının -Mr. Kiss and Tell- aslında birebir TV uyarlaması yok. Ama kitabın karakterlerinin TV dizisi var -hatta bu sene yeni bir sezon geldi- o yüzden listeye eklemekte beis görmedim.

Bir de bahsetmeden geçmeyeyim, bu postu yazarken yıl içinde instagram ve goodreads hesaplarım aracılığıyla aldığım notlardan faydalandım. 

Evet hazırsak, başlıyorum.

İlk okuduğum kitap "Kuzey Avrupa (Nordik) polisiyesi" kategorisi için seçtiğim Jo Nesbo'nun Yarasa'sıydı. Aslında planlanmış bir okuma değildi. Kitaba okulun kütüphanesinde denk gelince listeme eklemeye karar verdim. Norveç polisiyesinin ünlü karakteri Harry Hole'nin (Holly diye okunduğunu bu kitapta öğreniyoruz) ilk macerası Avustralya kıtasında geçiyor. Öldürülen Norveç vatandaşı genç bir kadının katilini arayan Hole, okuru ülkenin sömürgecilik ve ırkçılık tarihine, yerliler ve beyazlar arasındaki ilişkilere ve yerli mitlere sürüklemeden bırakmıyor. Hikaye yavaş başlayıp, zaman zaman hızlanıyor, sonra tekrar yavaşlıyor. Avustralya'nın kültürel geçmişine yaslanan, yer yer işin polisiye kısmından kopan bir kitap Yarasa. Yine de sürükleyici ve insanı hiç beklemediği bir yerden vuracak kadar acımasız.

İkinci okuduğum kitap yabancı blogger hesaplarında görüp merak ettiğim ve "Son üç sene içinde yazılmış" kategorisi altında okuduğum, Karen McManus imzalı One of Us is Lying oldu. Bir odada sadece beş öğrenci var. İçlerinden birisi ölüyor. Diğerleri "ben öldürmedim" diyor. Hangisi yalan söylüyor? Roman odadaki dört karakterin ağzından yazılmış. Hikayeyi anlatırken sırayla ilerliyorlar. Genellikle birinin bıraktığı yerden diğeri anlatma görevini devralıyor. Sıkı bir "page turner" kendisi. Sırf merakıma yenildiğim için uykusuz kaldığım zamanlar oldu. Karakterlerin hepsinde bir ilerleme, dönüşme durumu söz konusu. Bu da okura karakter derinliğine dair tatmin duygusu veriyor. Türkçe'ye Yabancı Yayınları tarafından çevrilmiş. Benim için bu senenin en güzel keşiflerinden biri oldu.

Sıra geldi okuduğum üçüncü kitaba: M. Murat Somer'in meşhur Hop-Çiki-Yaya serisinden Buse Cinayetleri ("bir polisiye serisinin ilk kitabı" kategorisi). Kitap beni hiç bilmediğim bir dünyaya, travestilerin yaşamına sürükledi. İsmini hiç öğrenemediğimiz ana karakterimiz, bir kulüpte idarecilik yapan, aynı zamanda mekanın ortaklarından bir drag queen. Bir gece yarısı kapısını çalıp ondan yardım isteyen Buse'nin ölü bulunmasının ardından dedektiflik işine soyunuyor. Polisiye türünün gediklileri için zayıf bir kurgusu var ama yazarın dili çok güzel akıyor. Toplumdan itelenen, dışlanan travestileri romanın tam merkezine, üstelik bunu bir acıma/acındırma şovuna dönüştürmeden, hatta tam aksine güçlendirerek koyan bir "aykırı" roman. Ayna tuttuğu toplumsal gerçekliği merak eden polisiye severlere kesinlikle tavsiye ederim. Bu arada bu romanın ardından serinin ikinci kitabı Peygamber Cinayetleri'ni de okudum ve ilkinden çok daha iyi bir kurgusu olduğunu düşünüyorum. İlk kitapta aradığınızı bulamadıysanız vazgeçmeyin, mutlaka ikinci kitap ile devam edin derim.

Challenge listemin dördüncü kitabı bir arkadaşımın tavsiyesi (hatta kitabı ödünç vermesi) üzerine okuduğum Fener Balığı oldu. "Kadın bir yazarın kaleme aldığı polisiye" kategorisinde listeme eklenen kitabın yazarı Nuray Atacık'ın ilk romanı, ki kendisi bu yaz ikinci romanı Bukalemun'u yayımladı. Eğer vakti zamanında Her Temas İz Bırakır'ı okuyup sevdiyseniz Fener Balığı'nı da seversiniz diye düşünüyorum. Benzer bir cinayet büro ekibinin çözmeye çalıştığı bir vaka ile karşı karşıyayız. Hatta ekiptekiler de Behzat Ç.'nin ekibindekileri anımsatıyor. Bilgisayar ve her türlü teknolojik aletten şıp diye anlayan genç kadın polis, tövbe edip doğru yolu bulmuş delifişek bir erkek polis, ondan daha genç ve hovarda, aynı zamanda biraz da komik erkek polis ve amirleri Murat. Roman birden fazla karakterin hikayesine odaklanarak başlayınca ortaya çok katmanlı bir hikaye çıkacak zannedebilirsiniz. Pek öyle değil. Ama dili çok akıcı ve hızlı bir polisiye. Satır aralarındaki cinsiyetçiliği de biraz göz ardı etmeniz gerekebilir.

Beşinci kitap uzun zaman önce aldığım ve raf bekleyen Ahmet Ümit romanı Beyoğlu'nun En Güzel Abisi oldu. Kendisine layık gördüğüm kategori "İstanbul'da geçen bir polisiye" idi. Lise yıllarında çok severek okuduğum Ahmet Ümit ile son dönemde yıldızım pek barışmıyor. Bu kitap da fikrimi değiştirmedi açıkçası. Cumhuriyet tarihi boyunca sürekli (kentsel ve etnik anlamda) dönüşen Tarlabaşı, hikayenin merkezini oluşturuyor. Komiser Nevzat'ın sürekli Ali üzerinden verdiği tarih dersleri bir yerden sonra bana bıkkınlık verdi. Roman aynı zamanda kadın konusunda sürekli yalpalıyor. Kendini kadınlara üstünlük taslamayan, eşitlikçi bir yere konumlandırıyor gibi görünse de hikayedeki kadın karakterler hep erkekler üzerinden var edilmiş. Misal, genç erkeğe aşık olmuş yaşı geçkinler (bu aşk yüzünden "düşmüş" bir hale gelmeleri de ayrıca anlamlı), erkeğe duyduğu aşk ile dönüşüp doğru yolu bulanlar, ekip arkadaşına aşık temiz aile kızları, kötü yola düşmüş kör aşık kadınlar vs. Ayrıca öldürülen Engin karakterinin geliştirilmemiş olması, bu cinayetin işlenme sebebi ve katiline dair merak uyanmasını engelliyor. 

Burada küçük bir mola veriyorum. Listenin geri kalanı bir başka post ile geliyor.

4 Mayıs 2019

Nora Bir Bebek Evi


Geçtiğimiz haftalarda Şehir Tiyatroları'nın sahnelediği Danimarkalı yazar Henrik Ibsen'in elinden çıkma "Nora Bir Bebek Evi" adlı oyunu izledim. Bu oyunu seçmemin iki sebebi vardı: 1879'da yazılmış feminist bir metindi ve oyunun çevirmenlerini ismen de olsa biliyordum. Oyunun baş kahramanı Nora, üç çocuk annesi evli bir kadın. Eşi Torvald ise yeni terfi almış bir banka müdürü. Ailenin ekonomik durumu oldukça iyi. Hem ev işlerini gören hizmetlileri, hem de çocuklarına bakan dadıları var. Nora'nın kocası başta olmak üzere çevresindekilerin gözündeki sürekli alışveriş yapan, kocasının parasını çarçur eden müsrif kadın imajına sahip. Örneğin, çocuklara aldığı Noel hediyelerini gösterdiği sahnede, kocası Nora'ya verilecek en iyi hediyenin nakit para olduğunu belirtiyor ve uzattığı parayı Nora cilveli bir şekilde kabul ediyor. Aslında Nora ve Torvald arasındaki ilişki sürekli bir cilveleşme halini taşıyor. Gerginlik, uzun sessizlik ya da çatışma yok bu ilişkide. Her daim neşeli bir Nora var. Kendisinden beklenen güzel kıyafetleriyle ortalıkta salınması, partilerde davetlileri büyüleyecek danslar etmesi ve en nihayetinde Torvald'ın koluna takılı bir süs eşyası gibi durmasıdır. "Küçük tarla kuşum" diye sever Torvald onu. Ama "tarla kuşu" ne zaman fikir belirtecek, hatta kocasıyla çelişecek olsa Torvald'ın ses tonu değişir. Hemen geri adım atar Nora. Yaptığı tek meydan okuma, kocasının yemesini yasakladığı tatlıları gizli gizli mideye indirmektir. 

Etrafındakilere sahnelediği "müsrif kadın" karakteri, aslında Nora'nın maskesidir. Torvald'ın tedavisi için aldığı ve kimselerin bilmediği yüklü miktarda bir borç ödemektedir. Müsriflik bir yana eline geçen her kuruşun hesabını yapan Nora'nın, bir başka kusuru daha bulunur: borç almak için imzada sahtecilik yapmıştır. Bir banka müdürü olarak dürüstlüğün önemini vurgulayan Torvald ile türlü dolaplar çevirmiş Nora'nın evliliği bu gizemin ağırlığına dayanabilecek midir? Ibsen'in bir arkadaşının hayatından esinlenerek yazdığı belirtilen bu oyun,  yazıldığı dönemi düşündüğümüzde bir feminist manifesto niteliği taşıyor. Nora'nın dönüşümünü irdeleyen oyun aynı zamanda kadın erkek ilişkilerine ve kadının evlilik içindeki rolüne dair pek çok sorgulama yapıyor. Yine de Nora'nın suçlandığı meseleler dikkate alındığında, daha güncel bir yorumu sahnelenebilir mi diye merak ediyor insan. Bir kadının kocasından sır saklaması kadının ahlaksızlığını tartışmaya açan bir durum değil günümüzde. Daha çetrefilli meseleler üzerinden ahlak sorgulaması ile sahnelense özellikle genç seyirciyi daha iyi yakalar diye düşünmeden edemedim. Zira oyunu birlikte izlediğim, öğretmenlerinin eşliğinde tiyatroya gelmiş liseli öğrenciler telefonlarına bakarak ne kadar sıkıldıklarını belli ettiler sürekli. 

6 Mart 2019

2019 Polisiye Reading Challenge














Özellikle Instagram ve Blogger üzerinden kitap severlerin hesaplarını takip ediyorsanız, mutlaka denk gelmişsinizdir okuma listelerine. Ben senelerdir denk gelirim, bir çoğuna da büyük bir hevesle katılırım, ama bir listeyi bile bitirdiğim henüz görülmedi. Ama o hazırlanmış listeyi elime alıp kütüphanemin karşına geçmekten, kitapları tek tek elleyip kategorilere karar vermekten büyük zevk alırım. Geçen Aralık ayında bir bir önüme düşmeye başladı birçok hesabın okuma listeleri. Çok yaratıcı, üzerinde düşünülmüş başlıklar taşıyan bu listelere bakarken birden dedim ki: ben neden bir liste yapmıyorum? Polisiye türünde okumayı sevenlerin ilgisini çekebilecek, ayrı ama bir yandan da birlikte sürdüreceğimiz, birbirimizin listesinden yeni kitaplar keşfedeceğimiz bir okuma pratiğini hayata geçirme fikrini sevdim. 

Belirlediğim kategoriler şöyle:

1. 20. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bir polisiye:
Yolpalas Cinayeti - Halide Edip Adıvar

2. İstanbul'da geçen bir polisiye:
Beyoğlu'nun En Güzel Abisi - Ahmet Ümit

3.  Türkçe ve İngilizce dilleri dışında bir dilde yazılmış çeviri kitap:
Happy Birthday, Turk! (orijinal dil Almanca)

4. İsminde "cinayet" sözcüğü geçen bir roman:
Nil Nehrinde Cinayet - Agatha Christie

5. Kadın bir yazarın kaleme aldığı bir polisiye:
Fener Balığı - Nuray Atacık 

6. Kuzey Avrupa (Nordik) polisiyesinden bir roman: 
Yarasa - Jo Nesbo

7. Sinema ya da televizyona uyarlanmış bir polisiye:
Mr. Kiss and Tell (Veronica Mars) - Rob Thomas

8. Son üç sene içinde yazılmış bir polisiye:
One of Us Is Lying (Birimiz Yalan Söylüyor) - Karen M. McManus

9. Bir polisiye serisinin ilk kitabı:
Buse Cinayetleri (Hop-Çiki-Yaya Serisi) - M. Murat Somer

10. Baş kahramanı kadın olan bir polisiye:
The Ice Princess - Camilla Lackberg