25 Temmuz 2010

South Beach, FL



Bir haftanızı South Beach'te geçirecekseniz araba kiralamanıza hiç gerek yok, bir taksiye atlayıp otelin yolunu tutun ama bizim gibi 100 küsür mil yol yapacaksanız (gidiş dönüş 300 mil civarı) evet bir araba lazım. Miami havaalanında bütün araba kiralama şirketlerini bir araya toplamışlar. Havaalanından geçen bir shuttle'a biniyorsunuz, o sizi şirketlerin bulunduğu binaya getiriyor. Arabanızı alıp çıkıyorsunuz havaalanından. Eğer daha önce ABD'de hiç araba kullanmadıysanız, yol çıkışlarına vs. hiç aşinalığınız yoksa, ya da yanınızda GPS'i olan bir telefon -Iphone, Blackberry, vs.- bulunmuyorsa bir GPS aleti kiralamak elzem.

Bizim yanımızda hem telefon vardı, hem de havaalanından otele nasıl gideceğimize Googlemaps'ten bakmıştık. Hatta bakmakla kalmayıp çıktısını almıştık. Türkiye'de ne kadar işe yarıyor, ne kadar kullanılıyor bilmiyorum ama Googlemaps burada bizim hayatımızda önemli bir yer teşkil ediyor. Sadece şehir dışına gitmek için de değil. Manhattan'da gidilecek bir yer için bile kullanıyorum. Hangi trenle gidicem, kaçta aktarma yapıcam, vs. gibi şeyleri zırt diye görüyorum. Hayat kurtarıcı bir şey.

Biz aldık arabayı, elimizde çıktılarımız, düştük yola. Havaalanından Miami South Beach'e gitmek çok kolay, yarım saat bile sürmüyor. Miami Beach aslında ayrı bir şehir. İnce, uzun bir ada. Upuzun bir kumsalı var. En hareketli kısmı güney kısmı. Ocean Drive üzerinde sıralanmış otellerin bulunduğu kaldırım her daim kalabalık. Ocean Drive'ın bir paraleli Collins Avenue yan yana dizili sürüyle otelle dolu. Otellerin çoğu Türkiye'deki pansiyona denk gelecek kıvamdalar. Bizim kaldığımız iki otel de öyleydi. Kalite anlamında çok bir beklentimiz olmadan gittik, o yüzden sanırım fazla hayal kırıklığına uğramadık.

Lonely Planet gidilecek birkaç müze sıralamıştı ama South Beach'te sadece sahilde ve sokaklarda zaman geçirdik. Kapalı hiçbir mekana girmedik (restoranlar hariç).

South Beach'le ilgili ufak bilgiler:

* Upuzun kumsalı, bembeyaz kumu, turkuaz mavisi bir denizi var. Kum/kumsal kısmı doğal güzellik değil. Zamanında ithal ettikleri beyaz kumu yığmışlar sahile. Bir nevi bu plajı kendileri yapmışlar. İyi de etmişler aslında.

Footprints

* Akşamüzeri denizin üzeri yosun doluyor. Deniz epey sığ. Bayağı bir yürümek gerekiyor ki derinleşsin.

* Eğer uykunuza kıyabilirseniz bir sabahınızı güneşin doğuşunu izlemeye ayırın derim. Biz bir inatlaşma sonucu gittik. (Bizim çocuk uykucu olduğumu bildiği için "sen kalkamazsın" diyerek damarıma bastı. Neticesinde saati kurdum ve inadımdan kalktım) Güneş denizden doğuyor. Onun süzüle süzüle denizin üzerinde yükselişini izlemek bir başka güzelmiş.

Sunrise


* İlk gün kendimize bir deniz şemsiyesi satın aldık. Bizi bir hafta idare edecek uyduruk bir şey. Onun altında bile oturmaya dayanamıyordum ben sıcaklık yüzünden. Nerdeyse suyun içinden hiç çıkmadım. Bir de su öyle kendinizi atınca serinleyebileceğiniz bir su değil. Ilık bir su.


South Beach

* Ben yüzmekten yorulunca sırt üstü yatar, kulaklarımı suya sokar, gözlerimi gökyüzüne dikerim. Kollarımı iki yana açar, ya da bazen ellerimi başımın altında birleştirir (o zaman boynum ağrımaz) öyle yatarım. Denizi dinlerim. O kadar ilginç sesler gelir ki denizin altından. Üstteki seslerden daha güzeldir ayrıca. Bir keresinde yine böyle uzanmış denizi dinlerken üzerimden martılar uçtu. Nefis bir görüntüydü. South Beach denizi dinlemek için ideal sahillerden. Deniz -rüzgar yoksa- çok durgun olduğu için melül melül yatarken suratınızı yalayacak bir dalga çıkagelmiyor uzaklardan.

* South Beach'in Ocean Drive kadar hareketli bir sokağı daha var: Lincoln Road. Araç trafiğine kapalı bu sokak kafeler, restoranlar, dükkanlarla dolu. Burada tavsiye edeceğim bir yer Pizza Rustica. Tadı ev yapımı pizzalara benziyor. Dikdörtgen şeklinde kesilmiş geliyor pizzalar ve de fiyatlar ucuz. (Bizim çocuk olsa "fiyat-performans bakımından gayet uygun" der. Kendisi her Apple ürününü bu argümanla reddediyor zira.) Tavsiye edeceğim bir diğer yer Ghirardelli. Aslen İtalyan olan Domenico Ghirardelli'nin Peru'dan Amerika'ya taşıdığı çikolatalarının South Beach'teki adresi burası. Kafesinde oturmanıza gerek yok, külahta dondurmanızı alıp Lincoln Rd.'da turlamaya devam edebilirsiniz. Yalnız bir uyarı: Dondurmalar devasa büyüklüğünde.

* South Beach'te bir diğer hareketli yer Washington Avenue. Collins Avenue'nun paralelindeki bu caddede restoranlar, gece kulüpleri, dükkanlar vs. bulunuyor. Pizza Rustica'nın burada da bir şubesi var.

* "O kadar geldik, Küba mutfağından bir şeyler yemeden dönmek olmaz" diyorsanız iki tavsiye: Birincisi South Beach'teki David's Cafe. Collins Avenu üzerinde. İkincisi ise Miami'nin Little Havana bölgesindeki Islas Canarias.

* South Beach'te araba bir sorun çünkü park edecek yer bulmak tam bir dert. Birçok otel paralı vale servisi sunuyor. Ama onlar biraz pahalıya park ediyorlar. Hem Collins hem de Washington Avenue üzerinde otoparklar mevcut. Gidip pazarlık yaparsanız uygun bir fiyat kopartıyorsunuz.

İki gecelik South Beach konaklamasından sonra arabaya atladık ve Key Largo'nun yolunu tuttuk. Aslında yapacak hiçbir şeyin olmadığı Key Largo'da bir gece kalacak olmamızın tek bir nedeni vardı: John Pennekamp Coral Reef State Park'ta snorkel turuna katılmak!

Güneye Giderken

İki yıldır deniz tatili yapamıyorduk bu yüzden bu kış kafaya koydum, mutlaka bir deniz tatili yapacağız. Yeri önemli değil. New York'un dalgasından yüzülemeyen, soğuk, karanlık dipli korkunç denizine benzemesin de neresi olursa olsundu. Kurulmuş bir sürü hayal. Ben 2 haftalık road trip yapacağımız ve her gördüğümüz kıyıda, koyda durup denize gireceğimiz Pasifik kıyısında bir tatil hayal etmiştim en çok ama olmadı. "Nereye gitsek" sorusuna nihai bir karar vermeye çalışırken Elçümüm'ün bir telefon konuşmasında "Biz Ağustos'ta Miami'ye gidiyoruz" demesi epey etkili oldu. Geçen sene de başka arkadaşlarımız arabayla Key West'e kadar gitmişler, epey beğenerek dönmüşlerdi.

Biz de rotamızı güneye çevirdik.

İlk plan sahil kenarında bir otele gidip bir haftayı orada geçirmekti ama benim içimdeki kurtlar buna izin vermedi. Florida Keys'i de görelim dedik. Hemen bir önceki Florida gezisinden yadigar Lonely Planet kitabımı açtım ve nerelere gidilmeli, neler yapılmalı, nereler görülmeli gibi ufak bir liste, bu liste neticesinde de bir plan yaptım. İlk iki gece Miami South Beach'te kalacak, üçüncü gece Key Largo'da konaklayacak, dört ve beşinci geceler Key West'te kalacaktık. Son iki gece içinse otel ayarlamadık. Gittiğimizde karar veririz diyerek bu şarkıyla çıktık yola...



28 Haziran 2010

Bir Fotoğrafçının Güncesi



"It's through living that we discover ourselves, at the same time we discover the world around us." Henri Cartier-Bresson, 1952.

Henri Cartier-Bresson'un MoMA'daki sergisine gideli epey uzun zaman oluyor. Teee Nisan başında, MoMA'daki üyelere özel son gösterim gününde gitmiştim. Her zaman kalabalık olan MoMA'yı dolu, ama sergiyi gayet boş yakalayacağımı düşünerek gittim. Son gösterim günüydü ve üyeler çoktan gitmiş olmalıydı. Sanırım bütüüün üyeler benim gibi düşünmüştü ki sergi alanı tam bir ana-baba günüydü. Ama yılmadım ve hem bütün fotoğrafları tek tek inceleyerek, hem yazıları okuyarak, hem de notlar alarak turumu tamamladım.

"The street is a theater, admission free. Our clothing, faces and gestures tell the stories of our lives - as individuals and as members of our communities. The hand held camera - nearly as quick as the eye, is an ideal tool for observing the spectacle."

Böyle diyor Cartier-Bresson. Fotoğrafları bu sözünü doğrularcasına hep gündelik hayatın içinden. İnsan ilişkilerini, toplumsal devinimleri, gelişmeleri aktarıyor kamerasıyla. Evet Cartier-Bresson portreler de çalışmış ama çektiği fotoğraflarının büyük bir kısmı yaptığı uzun yolculukları, gezdiği şehirleri, ülkeleri, o ülkelerin insanlarını anlatıyor. 1969 yılından kalma bir Club Med, Corsica fotoğrafını ve St. Tropez'de çektiği 1959 yılına ait fotoğrafı not etmişim. İkinci fotoğraf St. Tropez'de bir kadın kuaförünü resmediyor. Kapının hemen dışında sıralanmış fön makinalarında oturan Fransız kadınları. Sonra Türkiye'den iki fotoğraf karşılıyor beni. Biri 1964 yılına ait, Pergamon fotoğrafı, diğeri yine aynı sene (muhtemelen aynı seyahatte) çekilmiş İstanbul balık pazarı fotoğrafı.

"He preferred to picture his sitters at home. When asked how long the session would take, he liked to answer "Longer than the dentist, but shorter than the psychoanalyst."

Portreler de çektiğini belirtmiştim. Öyle alalade insanların portlerini çekmiyor Cartier-Bresson. Koleksiyonunda Coco Chanel'den (Paris, 1964) Truman Capote'ye (New Orleans, 1947), A. Stieglitz'den (New York, 1946) Simone de Beauvoir (Paris, 1946), J.P. Sartre, (Paris, 1946) ve A. Camus'ye (Paris, 1944) o dönemin meşhur birçok siması mevcut.

Cartier-Bresson aynı zamanda photo-essay denilen türün öncülerinden. Sergideki örnekler arasında 1958 senesinde Life için hazırladığı Çin serisi, 1960 senesinde Bankers Trust Company için hazırladığı seri, Amerika'daki açgözlülük, kabalık ve ırkçılığı anlatmak amaçlı bir Fransız dergisi için hazırladığı "Les Americains (The Americans)" serisi ve Rusya üzerine hazırladığı seri bulunuyor. Çin, Amerika ve Rusya serilerindeki fotoğraflar gündelik hayatı, sokakları, kamusal alanlardaki insan ilişkilerini aktarıyor, bir nevi bilinmezi, bilinmeyeni, Avrupalılara anlatmayı amaçlıyor.

Sergideki tek eksiklik, fotoğrafçının hayat öyküsünü anlatan bir kısım bulunmamasıydı. Çektiği fotoğrafların geniş bir coğrafyaya yayılması hayatının önemli bir kısmını yollarda, seyahatlerde geçirdiğini söylüyordu evet ama yaşam öyküsüne dair doğru düzgün hiçbir bilgi yoktu. Yine de duvarlara serpiştirilmiş, benim birçoğunu not ettiğim alıntılar çok güzel ve anlamlıydı. Henri Cartier-Bresson'un neden fotoğraf çektiğini, fotoğraf sanatına nasıl bir anlam yüklediğini anlatan ipuçlarıydı. Keşke daha fazla ipucumuz olsaydı.

N.B: Sergideki Türkiye fotoğraflarına şu linkten ulaşabilirsiniz MoMA

18 Haziran 2010

Dünyayı Kurtaran Adam

Cnbc-e'de ilk sezonu yayınlandığında bir 24 tutkusu sarmıştı ben dahil çevremdeki herkesi. Bir kere fikir gayet yaratıcıydı. Bir dizi çekeceksiniz, 24 bölümden oluşacak ve her bir bölüm tek bir günün bir saatine denk gelecekti. İlk sezonu büyük bir heyecanla izlemiştik cümbür cemaat. Bizim peder ve valide alt yazılı bir şey izlemeye pek yanaşmadıkları için sanırım hemşiremin odasındaki küçük ekran televizyonda izledik bütün sezonu. En son hangi sezonda bıraktığımı hatırlamıyorum. Karizmatik başkan David Palmer sezonun başında suikaste uğramıştı. Bir tek onu hatırlıyorum. Sonrasını izlemedim.

24 ile yollarımız geçen yaz tekrar kesişti. Türkiye'de E2 kanalının yayınladığı 7. sezonun birkaç bölümünü izleyip New York'a dönmüştük ki, 24 fanatiği bir arkadaşımız "ben de bütün sezon var, size vereyim" dedi. 7. sezonu bir haftada bitirdik. Sonra Amerika'da 8. ve son sezon yayınlanmaya başladı ama 24 için ölüp ölüp dirilmediğimizden midir nedir, hiç oralı olmadık. İzlersek bütün sezon yayınlanıp bittikten sonra izleriz dedik. Nitekim öyle de oldu. Yine aynı arkadaşımız bize son sezonun bütün bölümlerini tedarik edince geçen hafta başladık izlemeye.

Hay başlamaz olaydık! Bütün gecelerimiz 24 ile doldu, kitlendik kaldık. Hele hele sezonun ortalarına gelip de olayların iyice kilitlendiğini gördüğümüzde, bir sonraki bölümü sabırla beklemek iyice zor bir hal aldı. Gözlerimden uyku akarken "Bi bölüm daha izleyelim" ısrarları etmeye başladım. Nihayetinde geçtiğimiz Cuma akşamı son sezonun son bölümünü izleyip, bu işe bir son verdik. (Gerçi şu aralar Dexter'a sarmanın eşiğindeyiz. Daha tam geçmedik o eşikten ama her an geçebiliriz.)

Çok mu güzel bir sezondu peki? Aslında yanıt ne evet, ne hayır. Yani heyecanlı, sürükleyici bir sezondu. İnsanı baymıyordu. Belki de uzun bir aradan sonra izlediğimiz için bizi baymadı. O kısım belirsiz. Yine de hemen hemen herşeyin aydınlığa kavuştuğu son birkaç bölüme kadar merakla izledik diziyi. Bir nevi "katil kim çıkacak" merakı. Daha sonra da "bu manyak Jack neler yapacak?" merakı başladı, orda da dizi bitti zaten.

Son sezonun konusuna gelince: Efendim Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve dizide adına Islamic Republic of Kamistan dedikleri (İran'ı temsil eden) bir ülke ile bir barış anlaşması imzalamak üzeredir. Kamistan devlet başkanı, hepimizin Slumdog Millionaire filminden tanıdığı, filmde yarışma sunucusunu canlandıran Anil Kapoor, nam-ı diğer President Omar Hassan, Birleşmiş Milletler binasında ABD heyetiyle anlaşmanın şartlarını görüşmektedir. Yaşlı kurdumuz Jack Bauer ise artık emekliliğe ayrılmak üzeredir. Kızıyla birlikte Los Angeles'a gidecek, bahçesinde domates salatalık yetiştirecek, ara sıra eski günleri yadedecektir. Bir gün kapısını bir adam çalar ve onu hikayenin tam ortasına çeker.

Dizi boyunca peace agreement aşağı, peace agreement yukarı gelip gitse de içeriğini bir türlü tam olarak öğrenemeyiz. Karakterlerarası konuşmalardan Kamistan'a bir takım yaptırımlar getireceğini anladığımız bu anlaşma, her sahnede ağlamaklı gözlerle bakan Başkan Allison Taylor'ın zırt pırt dediğine göre bölgeye huzur, barış, istikrar getirecektir. Şimdi bölge hangi bölge bilmiyoruz. Neden Rusya ve Kamistan imzalıyor, bu iki ülke savaşta mı (dizide böyle birşeyden bahsedilmiyor), bu ikisinin imzaladığı bir anlaşma neden "bölgeye" barışı getiriyor? Böyle mantıklı soruları bir kenara bırakın çünkü 24 hiç birini yanıtlamıyor. Seyirciden istediği şu: Kamistan diye nükleer silah yapma kapasitesi olan bir ülke var. Üstelik Müslümanlar. Biz Amerika ve Rusya ile bir anlaşma imzalatmak istiyoruz bu ülkeye. Yaptırımlarından biri şu: ABD nükleer silah var mı yok mu diye kontrol edecek. Ama Rusya ne halt etmeye imzalıyor biz de bilmiyoruz. Bare with us!

Eeee senaryoda mantıklı bir tutarlılık aramaktan vazgeçtiyseniz 24'ü izlemeye hazır kıvama geldiniz demektir. Jack Bauer 8 sezonun sonunda epey yaşlanmış ama hala Cüneyt abimizin Amerika'daki mümessili. Atlıyor, zıplıyor, dayak yiyor, işkence görüyor, bıçaklanıyor, vuruluyor, yani pişmiş tavuğun başına gelmeyecek şeyler onun başına geliyor ama o dimdik ayakta durmayı başarıyor. Zaten Jack'in çatışmaya girdiği hiçbir sahnede "acaba birşey olacak mı" diye heyecanlanmadığım için rahat rahat seyrettim diziyi. "Bu halde şunu da mı yapabiliyor" diye sadece 24 çömezleri şaşırıyor herhalde artık. Bizim gibi kaşarlanmış, hele de Cüneyt abimizin ekolünden gelen bir gençliği ne mümkün şaşırtmak!

Kamistan tabi ki tipik bir Orta Doğu ülkesi. Amerika'nın antitezi. Başkanları ABD ile didişmek yerine barışmayı seçtiği için kurtarılabilir bölge oluyor. Dizide olan biteni çok ortalığa dökmek istemiyorum ama şu kadarını söyliyeyim. Amerika özgürlükler ülkesi, her fırsatta altı çiziliyor bu deyişin. Bir yandan ABD de demokrasi, hak ve özgürlükleri alaşağı edebilir denirken hemen ardından bu tür bir durumun aslında anormal olan durum olduğu mesajı veriliyor ve bu "kötülük" karakterlerin kişilikleri ile ilişkilendiriliyor. Hatayı ya da yanlışı o insan yapıyor. Amerika ise özünde her türlü özgürlüğe saygılı bir ülke.

"Eee bu olay çözüldü şimdi ne olacak? Geri kalan bölümlerde ne gösterecekler" diye sorular sorduğum kısımlarda senaristler maşallah senaryoyu yürütmeyi becerdiler. Hikayeyi sürükleyici kıldılar. Sürprizler yaptılar. Şaşırtmayı bazen başardılar, bazen başaramadılar. Sezon boyunca dikkatimi çeken bir şey "I give you my word" lafı oldu. Jack'in bu cümleyi kurmadığı iyi kalpli karakter kaldı mı bilmiyorum. Bir ara sayıyordum "ona da dedi, şuna da dedi, buna da dedi" diye. Bizim çocuk da "I don't understand" cümlesine takıldı. Onu da epey fazla kullanıyorlar.

24'ün son sezonunu ne tür mesajlara maruz kalacağınızı tahmin ederek, beklentilerinizi çok yükseltmeyerek izlerseniz zevk alabilirsiniz. Yani klasik bir polisiye dizisi izlermiş gibi davranıp "katil kim çıkacak" sorusunun yanıtını beklerken, bir bakmışsınız saatler saatleri, bölümler bölümleri kovalamış. Bu arada Jack ortalığı kasıp kavurmaya, Amerika da demokrasi ve insan haklarının beşiği olmaya devam edecek. Haberiniz olsun.

20 Nisan 2010

The Girl With Many Eyes - Tim Burton

The Girl With Many Eyes

One day in the park
I had quite a surprise.
I met a girl
who had many eyes.

She was really quite pretty
(and also quite shocking!)
and I noticed she had a mouth,
so we ended up talking.

We talked about flowers,
and her poetry classes,
and the problems she'd have
if she ever wore glasses.

It's great to know a girl
who has so many eyes,
but you really get wet
when she breaks down and cries.

Tim Burton
The Melancholy Death of Oyster Boy & Other Stories

Hayatımdan bir Tim Burton geçti...

Tim Burton sergisi New York'a gelmiş gidip görmemek olmaz. Hem bir kere ismi var: Tim Burton. "Bebeeem, Tim Burton sergisine gidiyroum bean, sonra ariiim mi?" cümlesi kurduracak kadar önemli bir aktivite. (Bu sırada karşı taraf da kesin "NegzeeL" diyordur telefonda --- ııyk) Evet Corpse Bride dışında bir filmini izlemediğim doğru. Ama "Bebeeem, didim ya, Tim Burton bu."

Şakır şakır yağmur yağan bir pazartesi günü gidiyoruz MoMA'ya hemşiremle. 6th Avenue ve 53'ün köşesine geldiğimizde ben 53. sokak boyunca sıralanmış insanları, yetmemiş üzerine köşeyi dönüp 6th Avenue üzerinde 54. sokağa doğru uzanan kuyruğu görüp bir yutkunuyorum. O sırada bir teyzenin elindeki tabelayı sırada bekleyenlerin suratına suratına sallayıp "Tim Burton biletleri satıldı" haykırışlarını duyup bir kez daha yutkunuyorum. Nasıl yani? Tim Burton? Sold out? Biz Tim Burton'ın çiziktirdikleri sergileniyor diye gelmiştik. Kendi mi oturuyor içeride?

MoMA'nın bilet gişesi kuyruğunda bekleyenleri o yağmurun altında bırakıp binanın içine giriyoruz. Hemşirem İstanbul'da yaşamasına rağmen MoMA'ya üye olma derdinde. Burada yaşayan benim, üye olan o, bu işte bi terslik var diye diye, şimdi elli papeli bu karta yatırsam mı acaba diye düşüne düşüne ben de üye olmaya karar veriyorum. (Admissions'da açtığım zarfların paraları Timciğime feda olsun. Hem "Bebeeem, MoMA'ya üye olduamm" demek de epey havalı) Trink diye üye kartlarımızı alıyoruz. Ellerinde Timed Ticket'ları, Tim Burton sergisini gezmek için biletin üzerinde yazan saatin gelmesini bekleyen garibanların arasından vakur bir edayla sıyrılıp, havalı havalı kartlarımızı uzatıyoruz.

Ta-ta-taaam! MoMA'ya sızmış bulunmaktayız. Sağ cenahtaki merdivenlerden koşarak bir üst kata varıyoruz. Al-la-hım o ne! Ben bi Çarşamba pazarını bu kadar kalabalık bilirdim! O da sabahtan değil de öğleden sonra gitmek gaflet ve delaletinde bulunursanız! İçerisi altalta üstüste insan kaynıyor. Kenardan kenardan ilerlemeye çalışmak nafile. Her Burton çiziktiriğinin önünde en az 3 (yazıyla üç) insan bekliyor!

Namussuz da güzel çizmiş yahu! Ağzım açık ayran delisi gibi bi o çizimine bi diğerine bakıyorum. Şiirler ya da kısa/uzun notlar yazmış kimi çizimlerinin yanına. Hepsini okumaya çalışıyorum. Bir yandan da avazım çıktığı kadar hemşireme bağrınıyorum, gelsin o da görsün diye. Fotoğraf çekmek yasak ama Tim Burton'ın yeteneğine, zekasına, hayal gücüne hayran kalmak kesinlikle yasak değil. Oyster Boy, The Girl with Many Eyes, Stain Boy, Robot Boy hepsi geçtiler önümden tek tek. Sonra filmlerdeki karakterlerin küçük maketleri. Corpse Bride'ım benim.

Sergi, Tim Burton'ın ilk gençliğinden son filmine kadar geçen sürede yaptığı çizimlerden geniş bir koleksiyon sunuyor ziyaretçilere. Skeç defterinden sayfalar, gazete kağıdının bile üzerine yaptığı çizimler var. Müzenin en alt katında filmlerinin afişlerini sergiliyorlar. Giriş katında rakamlar üzerinden yaptığı çizimler var. (Şayet Tim Burton'ın official sayfasına girerseniz, ekranda çıkan rakamlar bahsettiğim çizimleri) "1" rakamının yanına şöyle bir not düşmüş Tim Burton: "This poor fellow never has fun, he is all alone, he is only one". Ve birçok çizimde görüyorsunuz, Burton hep Johnny Depp'i hayal etmiş Depp'in canlandırdığı bütün karakterleri ince ince kurgularken. Skeç defterlerinden Johnny Depp bakıyor size.

Tim Burton'ın zekasına ve yeteneğine hayran kalarak, bende neden böyle yetenekler yok diye hayıflanarak çıkıyorum sergiden. Bir insanın çizim yeteneğinin olması başka, dünyayı görebilen bir gözü olması başka, dünyayı eleştirebilen bir gözü olması başka, espri yeteneği olması başka birşey. Tim Burton'da bunların hepsinin var olması bambaşka birşey.

Sizi çok kıskandım Tim Bey.
İtiraf ediyorum.

18 Mart 2010

Vegas Sen Şaka Mısın?

Las Vegas. Sin City. Disneyland for Adults.

Değişik bir şehir Las Vegas. Işıl ışıl. Uçak alçalmaya başladığında gördüğüm, kocaman bir karanlığın ortasından yayılan ışık hüzmesi. Uçaktan havaalanına geçtiğinizde karşınıza ilk slot makineleri çıkıyor. Gelenler için değil de gidenler için. Son bir kez o kolu hevesle çevirme şansı. Dünyanın başka bir havaalanında görebilir misiniz bilmem.

Uzun bir caddesi var. Adı Las Vegas Boulevard (Surprise, surprise!). Ama Strip deniyor. South-Central-North Strip diye üçe ayrılıyor. Bildiğiniz, duyduğunuz ya da bilmediğiniz ve duymadığınız bütün oteller bu caddenin üzerinde: Mandalay Bay, Luxor, Monte Carlos, New York-New York, MGM, Paris, Bellagio, Ceasars Palace, Venetian, Treasure Island, Wynn. Birinden çıkıp diğerine gidiyorsunuz. Zaten kimi otellere içerden geçiş var. Bir Casino'dan diğerine rahat rahat geçebilin diye.

Normalde bir otele girince resepsiyon çıkar ya önünüze. Burada işler biraz değişik. Casino'ya ayak basıyorsunuz ilk. O büyük salonların içinde yolunuzu kaybede kaybede buluyorsunuz otel resepsiyonunu. Otellerin içine girmek tamam da çıkması öyle büyük bir dert ki! Ceasars Palace'tan çıkmaya çalışırken sağa girdik, sola girdik, yok mümkün değil çıkışı bulamıyoruz. Ortalıkta deli tavuklar gibi dolanırken NBC'nin canlı yayınladığı bir poker turnuvasına denk geldik. Neye niyet neye kısmet. Gerçi benim pokerle hiçbir ilgi ve alakam yok ama bizim çocuğun en büyük keyiflerinden biri poker oynamak, izlemek, poker hakkında okumak olduğu ve oyuncuların çoğunu da tanıdığı için takıldık kaldık orda bir müddet. Yok bilmem kim çok ego sorunluymuş, beriki 20 yaşındayken bilmemkaçmilyondolarlık bir turnuvayı kazanmış. Amerika'da filan doğmuş olsaydı profesyonel poker oyuncusu olur, şimdi izlediği turnuvalara kendi katılırdı adım gibi eminim.

New York'ta asla ama asla sokakta içki içemezsiniz. Hemen polis bitiverir yanınızda. Yasak. Ama gelin görün ki Las Vegas'ta sokakta içki içmek serbetmiş. Bir de ortalıkta bombastik şekil ve büyüklüklerde içki bardaklarında alkol satan barlar var. İksir şişesi şeklinde olanını da gördüm, kovboy çizmesi şeklinde olanını da. Bir de plastik gitarların içini dolduruyorlar. Kenarından uzun bir pipet sarkıyor. Gitarı omzunuza asıyor, içe içe geziyorsunuz.

Eğer kumar delisi değilseniz ve saatlerinizi poker veya rulet masalarında ya da slot makinalarında harcamayacaksanız yapacağınız turist aktivitesi kısa şu: otel gezmek. Kulağa son derece saçma gelse de bu aktivite Las Vegas'ın en önemli aktivitesi. Bizim çocuğun tabiri ile "Adamlar insan gelsin diye otel yapmışlar, insanlar 'otel yaptılar' diye Vegas'a geliyor." Otellerin dışında başka hiçbir numarası yok Vegas'ın. Biz Mandalay Bay'den başlayıp Venetian'a kadar sırasıyla bütün otelleri gezdik. Bazılarının barında oturduk, bazılarının Casino'sunda 5-10 dolares kaybettik. Ama uzun uzadıya hiçbirinde kalmadık. Oteller çirkin mi? Kesinlikle değil. Çok ama çok güzeller. Hele Venetian içinin dekorasyonu ile beni benden aldı resmen. Ama nihayetinde otel işte. Doğa harikası filan değil. İnsan-mimari harikası.

Bazı highlight'ları saymak gerekirse:

1. MGM'in Casino'sunda aslanların yaşadığı bir bölme var. Otel, logosunda aslan kükreyen MGM film şirketine ait olduğu için aslan sergilemeyi uygun görmüşler herhalde.
2. New York-New York'un tepesinde bir rollercoaster var. Zevkli gözüküyor ama Cyclone'dan sonra ettiğim yemini bozmadım ve hiiiç niyetlenmedim.
3. Paris otelindeki Eiffel kulesine çıkılabiliyor. Şehri tepeden görmek isteyenler için ideal. Ben gece çıkmak istiyordum ama nalet yağmur yüzünden kapalıydı.
4. Stratosphere otelinin de tepesinde bir rollercoaster varmış. Biz son gün araba kiralamak için girdik bu otele ama neresindeydi o rollercoaster göremedim. Dünyanın en yüksek rollecoaster'ıymış denilene göre.
5. Otellerin hemen hepsinde şovlar var. 7 otelde Cirque du Soleil gösterisi var. Hepsi de birbirinden farklı. Her akşam 7 ayrı gösteri yapıyorlar kısacası. Bunun yanında sihirbazların ya da revü kızlarının gösterileri var. Biz MGM'deki Coperfield gösterisine gittik. Ceasars Palace'da da Seinfeld çıkıyordu mesela (gerçi biz oradayken gösterisi yoktu).
6. Vegas'tan yarım saat uzaklıkta Red Rock Canyon denilen bir yer var. Bizim gibi araba kiralayıp kolaylıkla gidebilirsiniz. Grand Canyon kadar olmasa da epey büyük. Araba ile takip edebileceğiniz bir rota var. Rota üzerinde belirlenmiş kimi noktalarda arabayı park edip hiking yapabiliyorsunuz. Girişte verdikleri haritada o noktadaki hiking süresi, zorluk derecesi vs. gibi bilgiler mevcut. Çok güzel bir yer, kesinlikle tavsiye ederim.

Las Vegas, kumar oynamayacaksanız eğer, tekrar tekrar gidilecek bir yer kesinlikle değil. 3 günlük seyahatler sanırım en ideali. Uzun süreli gitmenin tek faydası birkaç gününüzü ayırıp Vegas'tan 5 saat uzaklıktaki doğa harikası Grand Canyon'u görmek olabilir. Ben çok heveslenmiştim ama bizimkisi kısa süreli bir seyahatti. Grand Canyon başka bahara kaldı.


South Strip


Mandalay Bay Casino


Bellagio Casino


Red Rock Canyon


Red Rock Canyon

21 Şubat 2010

Mission to Orlando: From Where We Left Off


Evet, aylar öncesinde kaldığım yerden devam. İnat ettim, Orlando yazısını tamamlayacağım. (Aslında bu ikinci kısım, allah üçüncü ve son kısmı tamamladığım günleri de gösterir bana inşallah!!) "Önceki yazıyı hatırlamıyorum" diye panikleyenler varsa aranızda (çok mütevaziyim) onları sükunete davet ediyorum. Ben de hatırlamıyorum öncesinde neler yazdığımı. Ama söyleyecek yeni sözlerim var. Hem bunlar öncekilerden daha iyi.

Orlando'yu turistik bir şehir kılan belki de tek özelliği Universal Studios, Walt Disney Magic Kingdom, Sea World gibi büyük theme park'lara ev sahipliği yapması. Bu parklar çok büyük olduğu için gezmesi bayağı zaman alıyor. Multiple-day-pass alıp, bir parkı birkaç gün gezen insanlar var. Bizim o kadar çok zamanımız olmadığı için 2 parka birer gün ayırdık.

İlk gün Universal Orlando Resort'a gittik. Naçizane tavsiyem biletlerinizi internetten satın alın. Hem biraz daha ucuz oluyor (3-5 doların lafı olmaz, Karun kadar zenginim diyorsanız, siz kapıdan alın) hem de uzun bilet kuyruğunda beklememiş oluyorsunuz. Biz off-season sayılabilecek bir dönemde gittiğimiz halde içerisi epey kalabalalıktı. Yazın nasıl oluyordur düşünmek bile istemiyorum. Bu tür parkların açılış saatini mutlaka kontrol edin. Genelde sabah 9 gibi açılıyorlar. Erkenden gitmek, parkın en popüler aktivitelerine etraf kalabalıklaşmadan binmek iyi bir fikir. Biz açılış borusuyla birlikte içeri attık kendimizi.

Universal Orlando Resort iki büyük parktan oluşuyor; Universal Studios Orlando ve Islands of Adventure. Biz sadece ilkine gittik. Universal Studios Production Central, New York, Hollywood, San Francisco/Amity, World Expo ve Kidzone isimli altı bölgeden oluşuyor. New York ve Frisco bölgelerinde bu şehirlerdeki birçok binanın, sokağın replikası var. Bir nevi film seti hepsi. Her bölgede yapabileceğiniz birçok aktivite var. Benim tavsiye edeceklerim şunlar:




- Simpsons' Ride: Çok ama çok keyifli. Bilmediğimiz bir nedenden dolayı sırada çok uzun süre bekledik (sıra bir süre hiç ilerlemedi) ama beklediğimiz her dakikaya değdi. Aslında bir simulasyon aracının içine giriyorsunuz ve önünüzdeki ekranda görüntüler akıyor. Yani gerçek bir rollar coaster değil. Ama simulasyon aracı deyip geçmeyin. Benim şimdiye kadar bindiklerim arasında en başarılısı buydu. Çıkışta Simpsons maskotları geziniyor. Biz Homer'a denk geldik.

- Twister: Ufak bir stüdyoda "hortum" ortamı yaratıyorlar. Girişte Twister filminden görüntüler ve oyuncuların filmle ilgili yorumlarını dinliyorsunuz. Ben "allahım nereye gidiyoruz şimdi" diye biraz tırsarak girdim içeri ama korkutucu birşey kesinlikle değil. Gözünüzün önünde ufak bir hortum sahnesi canlandırılıyor sadece. Biraz ıslanabilirsiniz. O da önlerde duruyorsanız.

- Disaster: Çok eğlenceli bir show. Sırası biraz uzun oluyor. Üç farklı odaya alınıyorsunuz. İlk odada esprili bir adam ziyaretçiler arasında bir gönüllü grubu seçiyor. İkinci odada o gruba sözde film çektiriliyor. Üçüncü odada bir araca biniyorsunuz, sağdan soldan efektler geliyor. Ekranda da çekilen film oynuyor. Film epey komik. Eğer kenarda oturuyorsanız sonlara doğru ayaklarınızı havaya kaldırın!

- E.T. Adventure: Havada uçan bisikletvari küçük arabalarla E.T'nin dünyasını gezmek ister misiniz? O zaman bu tura kesinlikle katılın. Hiçbir korku öğesini barındırmıyor, tatlı tatlı havada geziyor, şehirlerin üzerinden uçuyorsunuz. Ben hiç bitmesin istedim. Saatlerce o arabada oturabilirdim.

- Men in Black - Alien Attack: 4 kişi bir araca biniyorsunuz. Önünüzde silahlarınız. O araç kendi etrafında döne döne ilerliyor. Siz de elinizdeki silahlarla hedeflere ateş ediyorsunuz. Ateş etme kısmından ziyade döne döne ilerleme kısmı çok zevkli. Sırası da çabuk ilerliyor. Yalnız çantayla binemiyorsunuz. Hemen yanında ücretsiz locker'lar var. Çantaları oraya kitleyip gitmeniz gerekli.

Bu atraksiyonların dışında bir de küçük tiyatrolarda koltuğunuza oturup izlediğiniz showlar var:

- Shrek 4D: Girişe çok yakın olduğu için biz Shrekle başladık turumuza. Eğlenceli bir show. Mutlaka izleyin derim. Bir de oturduğunuz koltuğun hareket etmeyen koltuklardan olmamasına dikkat edin.

- Terminator 2: 3-D: Gözlüklerinizi takıp izleyeceğiniz bir show daha. Terminator Arnold bir sinema perdesinde, bir sahnede gözlerinizin önünde. Efektler takibi çok başarılı.

Bir de bütün bunların dışında bizim binmediğimiz ama adrenalin sevenlerin kaçırmaması gereken üç adet ride var:


1. Hollywood Rip Ride Rockit: Six Flags'lere taş çıkarır mı bilmem ama ben binmeye cesaret edemedim bu devasa roller coaster'a. Özellikle yaz sonu Coney Island'da bindiğim Cyclone'dan sonra böyle bir kal geldi bana roller coaster'lar konusunda. Bu arada Cyclone'un 1927'den kalma bir roller coaster olduğunun notunu düşeyim. Yolunuz New York'a düşerse mutlaka bu deneyimi yaşayın (!)

2. Revenge of the Mummy: Bu bir indoor roller coaster'ı. Yani karanlıkta gidiyorsunuz. Indoor roller coaster'a bir kere Almanya'daki Europa-Park'ta hemşiremle binmiştim. (Biz o gün amma çok roller coaster'a binmiştik yahu. Daha mı cesurdum o zamanlar acaba?) Bir daha binmem diyip hiç yanaşmadım.

3. Jaws: Bu bir roller coaster değil. Bir teknede ufak bir gölde giderken köpekbalıklarının saldırısına uğruyorsunuz. Olay bu. Aslında buna binecektik ama hava biraz serindi ve görevliler ıslanma riski olduğunu söyleyince vazgeçtik.

Uzun lafın kısası:

1. Biletler çok ucuz değil gerçi dünyanın hiçbir yerinde theme parklara girişler ucuz değil. Ama internetten alırsanız kapıdaki fiyattan biraz daha az ödüyorsunuz.

2. İçeri bir kere girdikten sonra aktiviteler için para ödemiyorsunuz. Ama parkın kalabalıklığına bağlı olarak aktivite bekleme süresi değişiyor. Mutlaka açılış saatinde gidin ve kalabalıklaşmadan en popüler ride'lara binin.

3. Orlando'nun şehrin göbeğinde bir otobüs istasyonu var. Universal Studios, Magic Kingdom ve Sea World'e buradan kalkan belediye otobüsleri çalışıyor. Yarım saatte de gidiyorlar. Şehir merkezinden ya da kaldığınız otelden taksiyle gitmek de bir seçenek ama 20-30 dolar civarı bir ücret ödeyeceksiniz, aklınızda bulunsun.

4. Universal Studios ve Islands of Adventure için kombine biletler satılıyor. Eğer birkaç günüzünü ayırabileceğinizi düşünüyorsanız o biletlerden alın.

Bizim çocuk "E gördük artık, daha da gitmem" diyor ama ben tekrar gitmek istiyorum. Bu sefer Islands of Adventure'a. Çünkü Harry Potter atraksiyonu açıyorlarmış baharda!!

İyi eğlenceler!

9 Şubat 2010

The Insider



"You pay me to go get guys like Wigand, to draw him out. To get him to trust us, to get him to go on television. I do. I deliver him. He sits. He talks. He violates his own fucking confidentiality agreement. And he's only the key witness in the biggest public health reform issue, maybe the biggest, most-expensive corporate-malfeasance case in U.S. history. And Jeffrey Wigand, who's out on a limb, does he go on television and tell the truth? Yes. Is it newsworthy? Yes. Are we gonna air it? Of course not. Why? Because he's not telling the truth? No. Because he is telling the truth. That's why we're not going to air it. And the more truth he tells, the worse it gets! " Lowell Bergman

Başrollerini Al Pacino ve Russel Crowe'un paylaştığı The Insider son zamanlarda seyrettiğim en iyi filmlerden birisi. 1999 yapımı film, gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor. Filmde geçen bütün şahıs isimleri, şirket isimleri, hepsi de gerçekte bu hikayenin parçası olmuş şahıs ve şirketlerin isimleri. Böylesine çarpıcı bir hikayenin gerçekten de yaşanmış olması, filmi daha da güçlü kılıyor.

Filmin konusuna gelince: Lowell Bergman (Pacino), CBS'de yayınlanan meşhur 60 Minutes programının yapımcısı. Program çetrefilli konuları ele alması ile ünlü. Bergman, günün birinde göndereni belli olmayan bir paket alır ve içinden tütün şirketi Phill Morris'e ait bazı dokümanlar çıkar. Dokümanda yazanlardan birşey anlamayan Bergman'ın yolu Jeffrey Wigand (Crowe) ile kesişir. Aslen bio-kimyager olan Wigand, Brown & Williamson tütün şirketinin yüksek rütbeli yöneticilerinden birisiyken işten kovulmuştur. Nedeni, üretilen sigaralarda yüksek derecede bağımlılık yapan bir maddenin kullanılmasına itiraz etmesidir. Şirket, yaptığı işle ilgili herhangi bir açıklama yapmasını engellemek için bir gizlilik anlaşması (confidentiality agreement) imzalatmıştır. Lowell kısa sürede Wigand'in Phill Morris evraklarını yorumlamaktan çok daha fazlasını yapabileceğini fark eder. 1994 senesinde Amerika'daki tütün şirketlerinin CEO'ları, Congress'in karşısına çıkıp nikotinin bağımlılık yapmadığına inandıklarını beyan etmişlerdir. (I believe that nicotine is not addictive. Tam da bu cümleyle.) Lowell'ın, bunun koca bir yalan olduğunu ortaya çıkarabilmesi için Wigand'in tanıklığına ihtiyacı vardır. Wigand ise vicdanı ve ailesi arasında yapması gereken seçimden dolayı kapana kısılmıştır.



Filmin iki baş karakteri, iki hikayesi var. Bir yandan imzaladığı gizlilik anlaşması, ailesinin geleceği ve vicdanının sesi arasında sıkışıp kalmış Wigand'in yaşadıkları ile iş dünyasının kirli çarkları, kamuoyunu bu kadar ilgilendiren bir konunun nasıl da korkutmayla, zorbalıkla, tehditlerle örtbas edilmeye çalışıldığı anlatılıyor. Öte yandan ise Bergman üzerinden para üzerine dönen bu dünyada gazetecilik mesleğinin ne kadar zor icra edildiğinin, ekonomik çıkarlar söz konusu olduğunda gazetecilik ilkelerinin kolaylıkla hiçe sayılabileceğinin, böylesine bir dünyada idealleriyle yaşayan bir gazetecinin vereceği savaşın ne kadar da zor olduğunun altı çiziliyor. İfade özgürlüğü denen şeyin sınırsız olmadığını, para ve güç devreye girince susturulamayacak sesin neredeyse bulunmadığı bir dünyada yaşadığımızı hatırlatıyor insana. Film insana kendini sorgulatıyor. Wigand gibi vicdanının sesinden kaçamayanlardan mıyız, yoksa vicdanının üzerine yatıp uyuyanlardan mı? Bergman gibi idealleri uğruna yılmadan uğraşıp didinenlerden miyiz, yoksa çarkın parçası olmayı seçenlerden mi?

Pacino'yu daha birkaç gece önce Godfather'da gencecik haliyle izlemiştim. Hemen akabinde bu kadar yaşlanmış görmek bir garip oldu. Ama her haliyle kabulumuz tabi ki.. Russel Crowe kelimenin tam anlamıyla döktürüyor filmde. Ağır hareket eden halleri, yavaş yavaş konuşması, konuşurken devamlı yutkunması, bakışları, kısacası yarattığı karakterin herşeyi dört dörtlük. Aksiyon filmi arıyorsanız bu film kesinlikle size göre değil. Ama tercihiniz gerilim öğeleriyle dolu, başarılı bir senaryoya ve oyunculuğa sahip bir filmde yaşadığımız dünyanın gerçekliğine bir parça tanık olmaksa, doğru adrestesiniz.

Not: Jeffrey Wigand ile yapılan asıl 60 Minutes programından bir kesit izlemek isterseniz şu adrese buyrun 60 MINUTES

9 Ocak 2010

Avatar

Avatar'ı izleyeli epey oldu ama bir türlü oturup da aklımdakileri yazamadım. Benim kendi çevremdekiler filmle ilgili olarak üçe ayrılmış durumda: (1) İzleyip beğenenler, (2) İzleyip beğenmeyenler, (3) Filmin çok "trashy" olduğuna inanıp izlemeye değer bulmayanlar.

Filmle ilgili yadsınamayacak bir durum var: Sanat yönetmenleri gerçekten de harikalar yaratmış. Eğer siz de internette dolaşan kamera arkası görüntülere göz attıysanız, filmin nasıl çekildiğini az çok görmüşsünüzdür. Kamerayla elde edilen o görüntülerden böylesine güzel görsel görüntüler yaratabilmek kolay bir iş olmasa gerek. İnsanların bilgisayar yardımıyla yaratıldığını bildikleri halde Pandora'nın o masalsı güzelliğine sanki gerçek bir doğa harikasıymış gibi hayran kalmaları da bu insanların yaptıkları işte ne kadar başarılı olduklarının bir kanıtı değil mi? Oyuncuların yüz mimiklerini kaydeden küçük kameralar kullanılması da Na'vi karakterlerini izleyicinin gözünde daha da gerçekçi bir hale sokmuyor mu? Kısacası filmin görselliğine, inandırıcılığına diyeceğim hiçbir şey yok.

Ama!

Konusuna gelince işler biraz değişiyor. Filmde iki "varlık" grubu var: Birincisi her gittiği yere kötülükten başka birşey götürmeyen, bütün dengeleri bozan, yok eden insanoğlu. İkincisi ise insanoğlunun tersine doğa ile kendi hayatı arasında bir denge kurmuş, tabiatın gücüne inanan, onu koruyan yerli halk Na'viler. Bir tarafta güçlüler, teknolojinin en son halini kullanan modernler/medeniler, (aralarında birkaç iyi kalpli kişi bulunan) kötüler. Diğer tarafta vahşiler, medeniyetin ehlileştiremediği varlıklar, güçsüzler, iyiler. Kötülerin gerekli bilgileri toplamak için Na'vi toplumu arasına soktuğu Avatar'lar var bir de. Jake Sully işte bu noktada oyuna dahil oluyor. Kötürüm kalmış bir asker o. Ölen ikiz erkek kardeşinin Avatar'ını kullanmaya başlıyor. Karşılığında bacaklarını iyileştirecek bir ameliyat vaad ediliyor. Jake'in Na'vi topluluğunun içine sızması kötülerin istedikleri stratejik bilgilere ulaşmalarını sağlıyor. Ama Jake'in Neytiri'ye aşık olması, bu doğa harikası gezegene ve Na'vilerin doğayla uyumlu şekilde sürdürdüğü yaşam tarzına hayran kalması ile işin rengi değişiyor. Jake saf değiştiriyor. Kötüleri karşısına alıyor. Kötülerin içindeki bir avuç iyi niyetli bilim insanıyla (ya da bilimin sadece bilim için yapılacağına inanan saftoriklerle) Na'vilerin kötülere karşı savaşını organize ediyor. Bu arada Na'vilerin lideri de oluveriyor. En nihayetinde kötülerin kaybetmesine neden oluyor. Sonunda da Pandora doğasının gücüyle insan vücudundan Na'vi vücuduna temelli transfer oluyor. Onlar eriyor muradına, biz çıkıyoruz kerevetine.

Beni bu hikayede en çok sıkan şey her zaman ama her zaman "vahşilerin, bizim anladığımız şekilde medenileşmemişlerin, doğa insanlarının" kurtarılmaya ihtiyaç duyması. Ama her zaman. Medeniyetten gelen, ama kötü olmayan insanların bu geri kalmışlara liderlik etmesi, onların kurtarıcısı olması. Jake de tam bu kişi işte. Aşk da burada katalizör görevi görüyor. Jack Neytiri'ye olan aşkı üzerinden Pandora'ya karşı bir hayranlık geliştiriyor. Ameliyat olamamak pahasına kötüleri karşısına alıyor. Ama Pandora doğasının bir hikmeti Na'vi vücuduna tamamen transfer olarak sağlam bacaklara kavuşuyor. Yani sonuçta Jake'in kaybettiği hiçbir şey olmuyor. Oysa Na'viler için durum öyle mi? Ben bu filmin savaşı eleştirdiği fikrine de katılmıyorum. Olsa olsa insanların açgözlülükten, para hırsından doğaya verdikleri zararı eleştiriyordur. Gerçi doğaya zarar vermek için çok önemli madenler arayan mutlak kötü insanlar olmamıza da gerek yok. Hepimiz her gün ürettiğimiz çöplerle, her sokağa çıkışımızda beraberimizde sürüklediğimiz arabalarımızla, geri dönüşüme burun kıvırışımızla, alışveriş torbalarımızla yeteri kadar kirletiyoruz doğayı.

Dediklerimi özetlemek gerekirse: Avatar bilindik klişeleri tekrar tekrar kullanıyor ve güçlü/güçsüz, medeni/vahşi ilişkisini yeniden üretiyor evet. Ama görsel güzelliği tartışılmaz.