27 Haziran 2009

Do you speak English?

Super bir reklam izledim bu aksam:

A: Help, help, we’re sinking!

B: Umm, this is the German coast guard. What are you thinking about? (Telaffuz: Vat ar yu sinking abot?)

C: LEARN ENGLISH (Blah blah English Course)

Sahi nolucak "th" sesini "sh" olarak cikaran Almanlarin hali? Fransizlar da "th" yerine "zh" gibi bir ses cikariyorlar. Bir de omur billah "h" sesini cikarmadiklari icin onlarin durumu daha vahim. Bizim milletimizin yine dili donuyor Ingilizce'ye. Aksanli maksanli konusuyoruz ama anlasiliyoruz. Hic konusamayanlari da var. Misal Uzak dogulularin Ingilizcesini kesinlikle anlamiyorum. 88 defa tekrarlatiyorum karsimdakine. Bi yerden sonra pes ediyorum ve "haha, yeah you're right" diyorum ve aptal aptal siritiyorum. Artik ne diyorsa o sirada, gunahi boynuna..!

Bu kadar lafin uzerine Indianapolis'teki kankalarimizin bir "Chinese gang" oldugunu da soylemeden gecmeyeyim. BBQ partileri, poker turnuvalari, aksam yemekleri, ayarlarsak sehir disina gezmeye filan da gidicez yani o derece!


26 Haziran 2009

To Michael Jackson

"Do not stand at my grave and weep.
I am not there. I do not sleep.
I'm a thousand winds, that blow.
I'm the diamond glimpse of snow.
I'm the sunlight on the thriving green
I am the gentle autumns rain.
Do not stand at my grave and cry,
I am not there. I didn't die."
(Writer unknown)

Dear Michael Jackson,

Last night, we were watching NBA Drafts. They were broadcasting from Madison Square Garden, New York. Soon-to-be NBA players, all suited up, were anxiously waiting for their names to be announced by one of the NBA teams. All of a sudden, my husband said "Michael Jackson is dead". I knew you were hospitalized a few hours ago. But "dead"? You know what Michael, the moment when a child realizes that she has actually grown is not when she graduates from college, or not when she starts working, or not when she gets married and has kids. That moment comes when faces and voices that she knows from her childhood start to disappear. One by one. That's why growing up has nothing to do with aging but losing. Losing people, losing faces, losing voices. The earlier you lose, the faster you grow up. That's a lesson my father taught me.

Today is the day when many people one more time realized that they are going to die some day. Like you did Michael. Today they know that they are not eternal. Today they realize, but tomorrow they'll forget. Until someone from their family or close circle dies. Until a celebrity passes away. Then they'll remember again.

"When we die" is important, I know. Nobody wants to die young I guess. But "how we die" is more important Michael. There are million ways of dying when you come to think of it. I really, really hope yours was a smooth and painless farewell.

Rest in peace.

25 Haziran 2009

Harry Potter Maceram

2001 yazinda Harry Potter and the Philosopher's Stone Turkce'ye ikinci kez cevirilip bu sefer Yapi Kredi Yayinlari tarafindan piyasaya suruldugunde kiyamet kopmustu. Bir muddet "Buyuklere cocuk kitabi" seklinde pazarlanmis olsa da buyuk kucuk herkesin okudugu bir kitap olmustu. O yaz ailecek Datca-Bodrum-Cesme'de uzun bir tatil yapmistik ve hangi plaja gitsek elinde bordo ciltli Harry Potter kitabi okuyan insanlara rastliyordum. Harry Potter asagi, Harry Potter yukari bir zamandi. O an karar vermistim: Hicbir guc bana Harry Potter kitabi okutamayacakti.

Canim Mubocugum her zaman "Buyuk lokma ye, buyuk soz soyleme" der. Onun bu lafini cok da takmadigim bir donemdi. Herkesin okudugu bir cocuk kitabini mumkunu yok okumazdim. Hem insan kendini bilmez miydi?

Sonra ilk kitabin filmi cekildi. Merakima yenildim ve oturdum seyrettim. Sonuc: Buyuk bir hayal kirikligi. "Bu muymus yani insanlarin kiyametler kopardigi kitap" dedim butun ukalaligimla. Iyi ki kitabi almamis, iyi ki okumamistim. Verdigim kararin dogrulu ortaya cikmisti iste.

Zamanda geri yuruyebilsem "Bekle ve gor" derdim o zamanki kendime...

2003 yazinda Cadde'de gezinirken Nezih kitabevine attim kendimi. Ingilizce kitaplarin satildigi bolumde indirim oldugu yaziyordu. Ucuza Ingilizce kitap alabilmenin cazibesi ile yanastim raflara. Simdi hatirlamiyorum neler vardi ama Harry Potter kitaplari gozume carpti. Elime aldim. Fiyatina baktim. Paraya kiysam mi, bir sans daha versem mi derken kitabi almaya karar verdim. Temmuz'un ortasindaydim, tatildeydim ve Istanbul'dayim. Yapacak hicbir isim yoktu. Boylece Harry Potter and the Prisoner of Azkaban'i, yani serinin 3. kitabini almis oldum. Aksam basladim okumaya. Satirlar satirlari, sayfalar sayfalari kovaladi. 10'lu yaslarinin basindaki Harry, Hermione ve Ron'in dunyalarina 20'li yaslarimin basinda daliverdim. Ne oldugunu anlamadan 2 gunde bitirivermistim kitabi. 3. gun Nezih'in yolunu tutmustum yine. Bu sefer serinin 4. kitabi Harry Potter and the Goblet of Fire ile ciktim kitapcidan. Daha kalin olan 4. kitabi okumam daha uzun surdu ama yine buyuk bir keyifle okuyup bitirdim.

Sonra Eylul geldi, okulun son senesi basladi ve ben derslerin, burs icin girdigim sinavlarin, master basvurularinin arasinda kayboldum. 2004 yazi geldiginde universiteden mezun olmus, seneye gidecegim okul belli olmus, yazin gelmesi ve okullarin tatil olmasi ile hissedilen o ozgurluk duygusunun, o basiboslugun vermis oldugu keyifle 5. kitabi satin almaya cikmistim. Bu sefer adresim Istiklal Caddesindeki Robinson Crusoe'ydu. Kitapcidan kulliyat seklindeki Harry Potter and the Order of the Phoenix ile ciktigimda avini yakalamis bir avci hissiyati ile yurumustum yolu.

Kulliyati okumam kolay olmadi. Agustos sonu Turkiye'den ayrilacaktim ve butun gunlerim sevgili-arkadas-aile-akraba gorusmeleri ile geciyordu. Aksam eve geldikten sonra gec saatlere kadar oturup okuyordum ama bu sefer de sabah erken kalkamiyor olmam sikayet konusu oluyordu. Kitabin son 30 sayfasi kalmisti, hikaye son derece heyecanliydi ve ben evimden ayriliyordum. Kulliyat da benimle gelecekti tabi, onu geride birakmak gibi bir niyetim hic yoktu. 1 Eylul sabahi havaalanina gitmek icin evden cikarken annem birseyler koymak icin sirt cantami acinca kiyameti kopardi. Zaten agir olan cantama bir de kalin kitabi tikistirmamdan hic hoslanmamisti. Kapinin onunde bir kitap yuzunden birbirimize girdik. Annem gozumun icine baka baka kitabimi cantamdan cikarip "Ara tatilde geldiginde okursun" diyerek masaya birakti. Sevdiklerimden ayrilmamin acisi bir yana sevgili kitabimi da geride birakiyor olmak cok koymustu bana. Ayrica sadece 30 sayfam kalmisti!!! Ocak'ta eve gelince ilk isim kitabi bitirmek oldu tabi.

2005 Eylul'unde Turkiye'ye donunce her yerde o sirada yeni piyasaya surulen serinin 6. kitabi Harry Potter and the Half-Blood Prince'i aramaya basladim. Leiden'da bir dukkanda gormustum ama kitap yine bir kulliyatti ve geri tasiyacagim onlarca kiloya bir de onu eklemek istememistim. Robinson Crusoe'daki kasiyer kadin bana yuksek bir fiyat soyledi kitap icin. Neden pahali oldugunu sordugumda yanit "Bu hardcover, bekleyin soft cover cikinca daha ucuza alirsiniz" oldu. Peki soft cover ne zaman cikacakti? Baharda. Saka mi yapiyorlardi? Geri geldigimden beri kitabi sayikliyordum. O sirada paraya kiyamadim ve almadim. Imdadima egitimine bi donem Fransa'da devam edecek olan hemsirem yetisti. Gibert Jeune'de indirimli bir kopyasini bulmustu (gozunu sevdigim tertemiz 2. el kitaplari ucuza satan gavur kitapcilari). Istanbul'a gelen bir arkadasi ile gonderiyordu. Yasasin!! Dunyalar benim olmustu. (6. kitap gelene kadar gecen surede serinin ikinci kitabi Harry Potter and the Secret of Chambers'i okudum)

Kitap geldiginde staja baslamistim. Her sabah kulliyatimi koltugumun altina sikistirip evden cikiyordum. Vapurda, oturacak yer bulursam sonrasinda bindigim otobuste okuya okuya gidiyordum. Is yerine gittigimde oda arkadaslarim hala gelmemisse masamda oturup okumaya devam ediyordum. Oda arkadaslarimdan biri de Harry Potter sevdalisi cikmisti. Bana email ile kitabin pdf halini gonderdi. Islerimi bitirdigimde acip pdf'ten okuyordum. Isten cikip eve donus yolunda yine kitabima gomuluyordum. Bu hizla kitabi bitirmem uzun surmedi tabi. Avuclarimi ogusturup son kitabi beklemeye basladim: Harry Potter and the Deathly Hallows.

Tam tarihini hatirlamiyorum ama kitap tum dunyada 2007 yazinda bir cumartesi gunu satisa cikacakti. Pandora'dan siparisimi coktan yapmis beklemeye baslamistim. Kitap cumartesi oglen elimdeydi. Serinin son halkasini, hem isteyerek hem de "aman bitecek" diye istemeye istemeye okudum. Kitap bittiginde kalbim kirilmisti. Boylesine heyecanla, sayfalarinda kendimi kaybederek okudugum serinin sonuna gelmis olmak uzmustu beni.

Bu hikayeyi neden hatirladim? Gunlerdir televizyonda vizyona girecek Harry Potter filminin fragmanlarini izliyorum. Bugun yine gorunce kendi Harry Potter macerami yaziya dokmek istedim. Bir edebiyat klasigi olamayacak asla ama Harry Potter serisi her zaman benim gozumun nuru olarak duracak kutuphanemin bir kosesinde. Ara ara canim cektiginde kutuphanemden alip sayfalarini acacagim, ya da en sevdigim bolumleri okuyacagim. Harry ve arkadaslari, Lord Voldermort ve Death Eaters, Dumbledore ve diger ogretmenler, Hogwarts School of Witchcraft and Wizardy, Gryffindor, Ravenclaw, Hufflepuff and Slytherin okullari, Potions, Magic, Expecto Patronums, Expelliarmus kisacasi Hogwarts'a ait buyulu ne varsa o sayfalarin arasinda var olmaya devam edecek. O dunyaya geri donmek icin tek yapmam gereken ise sayfalari cevirmek olacak.

**Meraklisina not: Filmini begenmedigim ve giyabinda butun seri icin "asla okumam" dedigim ilk kitabi ise hic almadim ve okumadim.

15 Haziran 2009

If Only Money Grew on Trees


[**Filmi izlemediysen ve izlemeyi dusunuyorsan yaziyi okumamani tavsiye ederim sevgili okur.]

Gecenlerde bizim cocukla yine "benim filmlerimden izleyelim, hayir bu sefer benim filmlerimden izleyelim" kavgasi yaparken televizyonda the Pursuit of Happyness baslayinca ona takildik kaldik.

Film gercek bir hayat hikayesine dayaniyor. Chris Gardner, butun aile yatirimini simdi adini tam da hatirlayamadigim "kemik tarayicisi" aletlerine yatiriyor. Doktor muayenehanelerini geziyor. Bir gun elinde scanner yolda yururken, son model arabasini (Ferrari miydi neydi tam hatirlamiyorum) park edip isine gitmeye calisan bir adamla karsilasiyor. Adama ne is yaptigini soruyor, adam broker oldugunu soyluyor. Chris bir arabaya bir adamin girdigi sirketin kapisina bakiyor ve o an broker olmaya karar veriyor.

Filmin geri kalaninda karisiyla ayrilmasi, oglunun bakimini ustlenmesi, broker olmak isteyenlere staj programi duzenleyen sirketlerden biri olan
Dean Witter Reynolds'a kabul edilmesi, o sirada yasadigi parasizlik/evsizlik vs. gibi bircok sorunu anlatiliyor. Dean Witter Reynolds egitim goren 20 stajyer arasindan sadece bir kisiyi 6 aylik egitim programindaki basarisina bakarak ise alacagini soyluyor. Yani felaket bir rekabet soz konusu.

Film mutlu bir sonla bitiyor tabi ki. Yani kotu sonla biten bir gercek hayat hikayesini neden filme uyarlasinlar zaten degil mi. Evet kahramanimiz Chris ise alinan stajyer oluyor. Film bittikten sonra iki kisa yazi akti onumuzden, Dean Witter sonrasi hayatini ozetlediler. Chris multi-milyoner olmus. Cok para kazanmis. Aradigi mutlulugu bulmus dahasi mutlulugu daim olmus.

Oncelikle belirtmek gerek, Will Smith cok basarili bir is cikarmis. Ben hep komedi tarzi hatta cogu zaman sacma sapan diye tabir edebilecegimiz zirva filmlerde izlemistim kendisini. Ilk defa dramda izledim, gayet basariliydi. Hele filmin sonundaki sevinc sahnesini o kadar buyuk dogallikla ve o kadar duygu yuklu oynamis ki... Will Smith'in oglunu oynayan ve gercek hayatta da oglu olan velet dunya tatlisiydi.

Filmin konusuna-icerigine gelince. Ben American Dream vari filmlerden hazetmiyorum sevgili okur. "Calisirsan bir gun sen de basarili olursun, eger basarisizsan bu senin tembelliginden, salak oldugundan vs." gibi Amerika'da ve hatta dunyada gittikce kabul edilen anlayis sinirimi bozuyor. Adidas'in "Impossible is nothing" reklamlari da keza ayni fikri pompaliyor topluma: Calisan kazanir. Bunun dogru olmadigini, insanlarin firsat esitligine sahip olmadigini, calistigi halde basarili ol(a)mayan milyonlarca insanin yasadigini, bunun da kisinin "gerizekali, tembel vs. oldugu" icin degil, sistemin onlari en bastan yarisin disana itmesinden kaynaklandigini fark etmeyi zorlastiriyor bu tur filmler. Insanlari uyutuyor. "Calismadigim icin fakirim-egitimsizim-meteliksizim" diye dusunuyor ya da karsisindaki onunla ilgili bu sekilde dusunuyor. Kimse firsat esitsizliginin toplumu nasil boldugunun farkinda degil. Basarisizsan sorumlusu sensin. Nokta.

Filmde sevmedigim bir diger nokta kahramanimiz Chris'in mutlulugu gordugu son model bir araba ile aramaya karar vermesi ve onu elde etmek icin de broker olmaya calismasi. Bu mudur yani. Su devirde "parasiz saadet zor" diyebilirsin sevgili okur ama zenginligin, son model araba kullanmanin "mutluluk"un kod adi oldugunun filmlerde boylesine pazarlanmasi beni rahatsiz ediyor. Para ile mutlu olmak icin devamli aliyor olmaniz lazim. Devamli tuketmeniz. Oyle bir zamandayiz ki aramizda sadece alisveris yaparak mutlu olabilen insanlar yasiyor. Bu insanlarin sayisi da hic az degil. Zaten sistem de bizden bunu istiyor. Harcayarak mutlu olmamizi. Daha cok daha cok harcamamizi. Oysa harcayarak mutlu olmak sadece bir iluzyon. Ama insanlar yalniz hayatlarinda o iluzyona bile razilar bu zamanda. Uzattim farkindayim ama bu mudur, mutlulugu kovalayan bir adamin hikayesinin cikis noktasi gordugu Ferrari'ye sahip olmak istemesi midir.

Filmde ayrica Chris'in onca eksikligine, egitimsizligine ragmen nasil oluyor da ise kabul ediliyor noktasi karanlik kaliyor. Ne yapiyor bu adam da egitimli ve en az kendisi kadar hirsli diger stayjerler arasindan siyriliyor? Belirsiz.

Filmle ilgili diyebileceklerim bunlar. Will Smith ve veletin performansi basarili. Vermeye calistigi mesaja ise karsiyim. Bir daha izler miyim? Sanmiyorum.

13 Haziran 2009

Sahra Çölünü Koşarak Geçmek



Guzel bir belgesel izledim bu sabah: Running the Sahara. Sahra çölünü kosarak gecen 3 kosucunun hikayesini anlatiyor. Yapimci Matt Damon. Bir Amerikali, bir Kanadali ve bir Taiwanli'dan olusan kosucularin hikayesi Senegal'den basliyor. Hedef Kizildeniz. Sirasiyla Senegal, Moritanya, Mali, Nijer, Libya ve Misir'dan geciyorlar. Toplam 6000 kusur kilometre kosuyorlar ve 111 gun suruyor Kizildeniz'e ulasmalari. Zorlu bir macera oluyor. Kum firtinalari, uykusuzluk, yorgunluk, kilo kaybi, sakatlanmalar, motivasyon dusmesi, ekip icinde tatsizlik vb. bircok sorunla ugrasiyorlar ama sonunda basariyorlar. Neden kosmus bu adamlar deli mi bunlar diye sorabilirsin sevgili okur. Amac Afrika'daki su sorununa dikkat cekmek. Herkesin dunyadaki sorunlara dikkat cekmek icin farkli yontemi var. Sanirim onemli olan duyarli olabilmek.



Gunlerdir televizyonda Wii isimli oyun konsolunun reklamlarini izleyip duruyorum. Reklamda Wii ile spor yapabilecegimiz, kendimize gunluk programlar hazirlayip cok rahat fit olabilecegimiz propagandasi yapiliyor. Gecen gun bizim cocuk isten cikarken iki kizin eve gidip Wii'de hula hoop cevireceklerini duymus. Tam bir work out oluyormus. Neredeyse butun spor aktivitelerini bile evde ekran karsisinda yapmaya basladigimiz bir donemde 3 kosucunun Afrika'yi kosarak gecmesi beni cezbetti.



Ayrica Afrika kitasinin harika goruntuleri, çölün nefes kesen guzelligi, kosucular ve Afrikalilarin iliskisi, her ne kadar sonu basarili bitse de yasanan gerilimler, boylesi bir organizasyonun gerceklesmesi sirasinda karsilasilan guclukler, insan iliskileri gercekten izlenmeye deger.

10 Haziran 2009

Almancı - Karşı Resimler

Her ne kadar Istanbul'u ozlemesem de, gittigimin haftasina bayacagimi ve kacmak isteyecegimi bilsem de Istanbul'da olmak istedigim zamanlar/anlar olmuyor degil. Sabah hemsirem Istanbul Modern'le ilgili bir link gonderince icim gitti diyebilirim. Gorunen o ki Istanbul Modern "Almanci" baslikli bir haftalik sinema ve soylesi programi hazirlamis. Toplam 19 filmin gosterilecegi programda, Almanya'daki goc ve gocmen halleri sinema araciligi ile inceleniyor. Her gosterimden sonra Fatih Akin, Birol Unel gibi isimlerin de aralarinda bulundugu sinemacilar/oyuncularla soylesiler yapiliyor. 12-20 Haziran tarihleri arasinda gerceklesecek etkinlik ile ilgili detayli bilgi ve programa buradan ulasilabilir.

5 Haziran 2009

Aldatilan Kadin

Bu aldatma hikayelerinin 2 turlu kurgusu var. Birincisi, daha once de bahsettigim Bir Bulut Olsam dizisinde sahit oldugumuz "Yuva yikan seytan kadin" soylemi. Ikincisi ise aldatilan kadinin aldatmaya canak tuttugu yonundeki beyanati. Yani bu aldatma meselesinde nasil olur da her zaman iki kadindan biri "suclu" olur anlamiyorum. Ikinci soylemin televizyondaki mumessili Hulya Avsar son aciklamasinda Kaya Bey'in (!) onu Feraye Hanim'la aldatmasini anlayisla karsiladigini, cunku "erkegi itenin kadin" oldugunu soylemis. Kaya Bey de oldu mu basimiza itilmis mazlum erkek. Miranda da kocasi ile sevismedigi icin kocasini baska kadina itmisti Sex and the City'nin vasat filminde. Herkes onu suclamis, Steve'i hakli gormuslerdi. Nedir bu erkegini(!) mazlumlastirma, yaptiginda bir haklilik gorme ayinleri. Toplumun ikiyuzlulugu meselesine zaten deginmiyorum.

Sevgili Hulya Avsar, kafaniza erkegi iten kadin kadar tas dussun efendim. Saygilar.

2 Haziran 2009

Film Listesi

2013

70. Nebraska (2013) - Alexander Payne
69. A Thousand Times Good Night (2013) - Erik Poppe
68. The Croods (2013) - Chris Sanders & Kirk De Micco
67. The Truman Show (1998) - Peter Weir
66. Yozgat Blues (2013) - Mahmut Fazıl Coşkun
65. Hayatboyu (2013) - Aslı Özgen
64. Küf (2012) - Ali Aydın
63. Prisoners (2013) - Dennis Villeneuve
62. Ginger and Rosa (2012) - Sally Potter
61. Lovelace (2013) - Rob Epstein & Jeffrey Freidman
60. The Bling Ring (2013) - Sofia Coppola
59. Karnaval (2013) - Can Kılcıoğlu
58. Lorna's Silence (2008) - Dardenne Brothers
57. The Informant! (2009) - Steven Soderbergh
56. Side Effects (2013) - Steven Soderbergh
55. World War Z (2013) - Marc Foster
54. Olympus Has Fallen (2013) - Antoine Fuqua
53. Now You See Me (2013) - Louis Leterrier
52. The Best Offer (2013) - Giuseppe Tornatore
51. Locke (2013) - Steven Knight
50. Inside Llewyn Davis (2013) - Coen Brothers
49. Le Passe (2013) - Asghar Farhadi
48. Ain't Them Bodies Saints (2013) - David Bowery
47. The Necessary Death of Charlie Countryman (2013) - Fredrik Bond
46. Admission (2013) - Paul Weitz
45. Rush (2013) - Ron Howard
44. A Royal Affair (2012) - Nikolaj Arcel
43. I, Anna (2012) - Barnaby Southcombe
42. Sunshine Cleaning (2008) - Christine Jeffs
41. Safe Haven (2013) - Lasse Halstrom
40. The Great Gatsby (2013) - Baz Luhrmann
39. The Great Gastby (1974) - Jack Clayton
38. C.R.A.Z.Y (2005) - Jean Marc Vallee
37. Before Sunset (2004) - Richard Linklater
36. Barefoot in the Park (1967) - Gene Saks
35. Take This Waltz (2011) - Sarah Polley
34. Gangster Squad (2013) - Ruben Fleischer
33. Four Months, Three Weeks, Two Days (2007) - Cristian Mingiu
32. Wreck-It Ralph (2012) - Rich Moore
31. Les Miserables (2012) - Tom Hooper
30. London to Brighton (2006) - Paul Andrew Williams
29. Rhino Season (2012) - Bahman Ghobadi
28. Hold Back (2012) - Rachid Djaidani
27. Tabu (2012) - Miguel Gomes
26. Towshead (2013) - Shannon Plumb
25. Black Pond (2011) - Tom Kingsley, Will Sharpe
24. Charade (1963) - Stanley Donen
23. Holy Motors (2012) - Leos Carax
22. Kauwboy (2012) - Boudewijn Koole
21. The Net (1995) - Irvin Winkler
20. Django Unchained (2012) - Quentin Tarantino
19. Beyond the Hills (Dupa Dealuri) (2012) - Cristian Mungiu
18. Lincoln (2012) - Stephen Spielberg
17. Safety Not Guaranteed (2012) - Colin Trevorrow
16. Seven Psychopaths (2012) - Martin McDonagh
15. Band's Visit (Bikur Ha-Tizmoret) (2007) - Eran Kolirin
14. Ruby Sparks (2012) - J. Dayton & V. Faris
13. Uzun Hikaye (2012) - Osman Sinav
12. Sleepwalk with Me (2012) - Mike Birbiglia
11. Eldjfall (Volcano) (2011) - Runar Runarsson
10. Samsara (2011) - Ron Fricke
9. Argo (2012) - Ben Affleck
8. Brave (2012) - Mark Andrews, Brenda Chapman, Steve Purcell
7. La Nouvelle Guerre Des Boutons (2011) - Christophe Barratier
6. Lore (2012) - Cate Shortland
5. Silver Linings Playbook (2012) - David O. Russell
4. Life of Pi (2012) - Ang Lee
3. The Perks of Being a Wallflower (2012) - Stephen Chobosky
2. Looper (2012) - Rian Johnson
1. Pazarları Hiç Sevmem (2012) - Rezzan Tanyeli