7 Aralık 2009

Galatasaray Derken...

"Galatasaray benim", "Hayır, Galatasaray benim" diye kavga eden iki küçük erkek kardeş: babam ve amcam. Bu ezeli kavgaya bir son vermek için büyük oğluna "Gel sen benimle beraber Fenerbahçe'yi tut" diyen bir baba: dedem. Yıllarca beslenen bir sevdaydı bizim evde Galatasaray. Ben annemin sesinin "Seninle boşanma sebibimiz Galatasaray olacak" diye çınladığı zamanları hatırlarım. O kadar çok anı, hatıra var ki.. Ne yana baksam birkaçı yolumu kesip beni geçmişin sularına itekliyor. Ve ne zaman oturup Galatasaray maçı izlesem, bütün geçmiş tekmili birden peşime düşüyor. Maçı izlemek ve izlememek arasında sıkışıp kalıyorum. İzlememek bir ihanet, peki ya izlemek?

Galatasaray asla sadece Galatasaray değildi ki bizim için. Beraber izlenen maçlar, kapıyı kapatıp ağlamalar, antreman izlemeler, imzalı forma almalar, babamın yurtdışı maç biletlerinden oluşan koleksiyonu, benim içi gazeteden kesilmiş fotoğraflarla dolu defterim, numaralıda izlediğimiz maçlar, Hagi ve diğer futbolcularla çekilmiş fotoğraflar, stresten salon ve mutfak kapıları arasında geçirdiğim son dakikalar, babamın "pozisyon geçti gel" diye çınlayan sesi, gol olunca salona koşmalar, Erenköy'de oluşumuza aldırmadan balkona asılan bayrak, Ergun Gursoy'un telefonda babamı isteyen sesi, Galatasaray'a kızmak, bir hışım LigTv'yi kapatmak, dayanamayıp maçları radyodan dinlemeye başlamak, Mubo'yu arayıp "Anneanne bu aksam dua et, tamam mı" demeler, kongreden gelen babam, antremandan gelen babam, maçtan gelen babam, yeşil bir tabutun üzerinde sarı kırmızı bayrak, bir kabirin üzerinde açan sarı kırmızı güller.

Ömrüm Galatasaray ile başlar, Galatasaray ile biter.

29 Kasım 2009

Episode I: Mission to Orlando

"Şükran Günü'nde Florida'ya gidiyoruz" dediğimde arkadaşlarım Miami ya da Keys'e gidiyoruz zannettiler önce. Kocaman kocaman açılan gözler, Orlando lafını duyunca bir küçüldü pir küçüldü sormayın. Meğer Florida'nın raconu Orlando değilmiş. Hatta bir tanesi suratını ekşitti, abartmıyorum. Ona n'oluyorsa! Sanki onu da beraberimizde götürüyoruz.

Newark Havaalanı'ndan kalkan Continental Airlines'a ait uçak ile başladı yolculuğumuz. Yazın üç saatlik Indiana-New York yolunu arkada az sayıda insan oturduğu için kalkamayan, hostesin 2-3 kişi arka tarafa geçebilir mi anonsu yaptığı pırpır uçakla gittiğimiz için, kocaman 3'er koltuklu, kişisel televizyonlu, Boeing uçağı bana saray gibi geldi. Pilot "bumpy" havadan dolayı yemek servisini hosteslere hemen yaptıracağını açıklayınca gerilen sinirlerim, bizim çocukla birlikte UP filmini izlemeye başlayınca sakinledi. Filmden sonra How I Met Your Mother'ın ilk sezon ilk bölümünü ekranda görüp izlemeye başlamıştık ki (Haaave you met Ted?) yayınımız gitti, pilotumuzdan iniyoruz anonsu geldi. (Continental'ı sevdim sevgili okur. Dönüşte Delta ile geldik, onun televizyonu yoktu ama wireless interneti vardı. **Life is always about trade-offs**)

Orlando'nun diğer küçük nüfuslu Amerikan şehirlerinden pek bir farkı yok sevgili okur. Havaalanından çıkıp şehir merkezine giderken gördüğüm yerleşim şekli, kocaman outletler, sağda solda drive-in restorantlar bana Indianapolis'i çağrıştırdı. Yine de Orlando'nun şehir merkezi Indianapolis'inkinden kat be kat iyi. En azından şehirde belediye otobüsü sistemi var. "Ben bir şehrim" havası hakim. Indianapolis'in öyle bir iddiası bile yoktu. "Eyalet başkentiyim ama çaktırma ben bildiğin köyüm" verdiği en açık seçik mesajdı. (Tabi yerlisi bu hayat tarzını benimsemiş oluyordu genellikle. Mesela Chicago'ya gitmek istediğimi söylediğim bir Hoosier bana orasının kalabalık ve tam bir keşmekeş olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Arabalar üstüne üstüne geliyormuş! İstanbul'u görse ne yapar acaba?)

Indianapolis'in şehir merkezinde yerleşim pek yoktu, etrafa serpilmiş çok fazla restorant yoktu. Orlando öyle değil. İnsanlar şehir merkezinde de yaşıyor. Çok fazla pizzacı var, bar var, barlarda Magic maçı seyreden mavi formalı insanlar var. Tatil zamanı olmasa daha bir hareketli olurdu dışarısı. En azından bende öyle bir imaj uyandı. Otele eşyaları bırakıp karnımızı doyurmaya çıktık. Açık bir kafe bulup içeri daldık, açık bir alışveriş merkezi görüp içeri daldık. İçeriler dolu, dışarılar boştu. Otelin hemen arkasındaki Lake Eola'nın etrafında gezinelim biraz dedik. Tabi ki bir allahın kulu yok. Köpeğinin tuvalet ihtiyacını gideren amca hariç. Biraz yürüdükten sonra başlayan yağmurun ve üzerimize çöreklenen yol yorgunluğunun da etkisiyle otelimize geri döndük.

Sevgili yarim, pek muhterem Lonely Planet kitabıma gömülüp okumaya-düşünmeye-planlamaya, ertesi gün neler yapacağız sorusuna yanıt aramaya başladım.


Lake Eola'dan Görüntüler



10 Kasım 2009

How Does It Feel To Be A Problem?


Photo: Starbucks at Lexington Ave. & 50th street


"Ötekiler"in hikayelerini daha sık dinlersek önyargılarımızı kırmamız kolaylaşır mı? Birbirimizi hikayelerimizle yakalayabilir, ortak bir paydada buluşabilir miyiz? Bir-iki jenerasyon sonra bambaşka anlayış hüküm sürer mi topraklarımızda? 20-30 yıl insan ömrü için uzun bir zaman dilimi ama bir devletin ömründe nedir ki?

Denemeye değmez mi?

5 Kasım 2009

Mr. Big, New York City and a Subway Ride

Metroda tek başıma gidiyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. New York, okul, İstanbul'dakiler, Aralık bitmeden yetiştirmem gereken onlarca iş... Metronun içine göz gezdiriyorum. Karşı sıramda iki genç kadın ve bir erkek oturuyor. Fotoğraflarını çekiyorlar birbirlerinin. Üzerlerinde Halloween kostümü yok. Metro yavaş yavaş doluyor. Hazır alınmış kostümler, evde hazırlanmış kostümler, yaratıcı kostümler, sık rastlanan kostümler, rengarenk peruklar, kedi kızlar, kafasında baltalı adamlar, vampirler, kontesler, tam bir curcuna. Önce Lexington'da iniyor bir grup insan. 42'ye geldiğimizde metronun içinde ayakta giden nerdeyse kimse kalmamış. Karşımda oturan grup iniyor. Birden çığlıklarını duyuyorum kızların. Ne oluyor diye gözlerimi onlardan yana kaydırıyorum. Az önce oturdukları yere bakıyorlar, yüzlerinde bir gülümseme, gözlerinde şaşkınlık ifadesi. Ben de tam karşıma çeviriyorum bakışlarımı. Neden attılar ki o çığlıkları?

Tam karşımda oturuyor. Sadece bir saniye sürüyor onu tanımam. Elinde Starbucks kahvesi, ayağında kahverengi ayakkabılar, mavi kot pantalonu ve üzerinde gri-mavi karışımı bir sweatshirt var. Uzun saçları şakaklarında hafif kırlaşmış. Yukarı, metro haritasına bakıyor. 34'de yerinden kalkıyor. İnecek diye yüreğim yerinden oynuyor. Kısa bir süre dışarı bakıp eski yerine oturuyor. Dik dik bakmak istemediğim için sağa sola bakınıp tekrar üzerine getiriyorum bakışlarımı. Son derece cool. Kimseye bakmıyor. Gözü hala metro tabelasında. Başka tanıyan var mı diye metronun içine bakıyorum. Tanıyanlar var ama tanımayan, ya da tanısa da umursamayanlar var. Yol bitmesin istiyorum. Treni iki durak arasında her beklettiklerinde sinirlerim ya hani, bu sefer söz sinirlenmicem. Ama sevgili train dispatcher'ın umrunda değiliz bu akşam. Tıngır mıngır gidiyoruz. Her durakta "acaba inecek mi" stresi yaşıyorum. Hızlıca bakıyorum, yok hareketlenmiyor. 14'te yaşlı bir amca biniyor. O da tanıyor hemen. Show'uyla ilgili sorular sormaya başlıyor. Bir de sırtının ağrısını. Gülümseyiveriyor yaşlı adama. İçten bir gülüş. Yanıt veriyor. Yaşlı amca birkaç soru daha soruyor, gülümseyerek. Onları da cevaplıyor. Sonra susuyor. 8'e geliyoruz. İnmek için ayaklanıyorum. O da kalkıyor. Sol tarafımda kalan kapıya yürüyor. Ben inip sola dönüyorum, o inip sağa dönüyor. O 8'deki merdivenleri kullanacak, ben West 4'a gideceğim için az ilerdekileri.

Yıllarca pek kıymetli DVD'lerimde ve Digiturk'teki tekrarlarda seyrettiğim Mr. Big (Chris Noth) ile 42'den 8'e süren metro yolculuğum böylelikle son buluyor. İçimden çığlıklar atarak merdivenleri çıkıyorum. Elim telefona gidiyor. Böyle bir şeyi kiminle paylaşabilirim? Tabi ki en az benim kadar Sex and the City'ci hemşiremle. Telefona bakıyorum. Türkiye'de saat gece yarısını çoktan geçmiş. Saat farkının bu kadar çok olmasına bi küfür salladıktan sonra telefonu çantama koyup, Waverly Place'den sağa dönüyorum. Halloween Parade'ini birlikte izleyeceğim arkadaşlarla buluşmak için West 4'a doğru yürümeye başlıyorum.

Hava yumuşak ve sıcak. Etraf kostümleriyle endam eden New Yorklularla dolu. Bu akşam Halloween varmış, parade olucakmış, eğlenecekmişiz fasa fiso. Benim için tek bir anlamı var 31 Ekim 2009'un: Ben bu akşam Mr. Big'i dünya gözüyle gördüm!!

25 Ekim 2009

Bahoz/Fırtına

Orhan (İstanbul manzarasına bakıp): Çok güzel.
Cemal: Çok zor.
Orhan: Nesi zor?
Cemal: Nesi güzel?

Bahoz/Fırtına filmini bu akşam seyrettim. Hala etkisindeyim. Oyuncular, müzikler, senaryo, senaryodaki ince ince dokunmuş detaylar sanırım bir bütün olarak etkiledi beni.

Filmdeki olaylar 1990'ların başında geçiyor. Hikayenin baş kahramanı Cemal Tuncelili. İstanbul Üniversitesi'ni kazanıp İstanbul'a geliyor ve hikayesi böyle başlıyor. Üniversiteye gelince daha önceden varlığını bile duymadığı Kürt hareketinin içinde buluyor kendini. Cemal'in bu hareketle tanışması ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor filmde.

Hani alnında yazdığı iddia edilir ya insanın kaderinin. Alakası yok. Türkiye'de doğmuşsanız eğer, doğduğunuz toprak sizin alınyazınız oluyor. Tarih boyunca yaşanmış bütün üzüntü ve kederi, toprak insanının sırtına yükleyiveriyor. Atalarınızdan miras. Bu film bana birkaç sene önce okuduğum bir Umur Talu yazısını hatırlattı. Türkiye'yi bir köprüye benzeten Talu şöyle diyordu:

"Burası öyle bir "köprü" idi işte. Burada doğan nicemiz burada mutlu, umutlu oldu; burada doğan nicemiz işte tam burada düştü de boğuldu!

N.B: Film müzikleri çok güzel. Hele Burak Korucu'nun seslendirdiği Bekle Bizi İstanbul tekrar tekrar tekrar dinletiyor kendini. Bıkana kadar dinleyeceğim şimdi, biliyorum. Siz de dinlemek isterseniz, aşağıdaki fragmana buyrun.

"


23 Ekim 2009

Tecavüzcüyü Sevmek!

Şu aralar aksatmadan izlediğim yegane Türk dizisi Bir Bulut Olsam. Arada bir fragmanı izlemek için kanalın web sayfasına giriyorum. Geçenlerde dikkatimi fragmandan başka birşey çekti. Diziye ayrılan sayfadaki okuyucu yorumları. Başlardaki yorumlara biraz göz atıp şaşırdıktan sonra, sonraki yorumlara da bakayım dedim. Çok uzun süre bakamadım ama genel olarak şöyle bir hava hakim yorumlara. Narin'in Mustafa'yı sevmesini arzu eden, hatta Meral Okay'a çağrıda bulunan bir kesim var. Azımsanacak bir sayıda da değiller. Serdar ve Narin'in birbirine yakışmadıklarından, Mustafa'nın Narin'e nasıl aşık olduğundan dem vurup, senaryoda bir Narin-Mustafa aşkı yaratmalarını istiyorlar.

Diziyi bilmeyenler için kısaca bahsedeyim. Narin ve Mustafa amca çocukları. Mustafa Narin'i neredeyse çocukluğundan beri saplantılı hatta hastalıklı bir şekilde seviyor. Narin ise Mustafa'nın duygularına karşılık vermiyor. İstemiyor Mustafa'yı. Hatta Mustafa'dan kurtulmak için sevmediği birisiyle evleniyor. Evlendikleri gün Mustafa tarafından kaçırılıyor ve Mustafa'nın tecavüzüne uğruyor. Bir de şimdi öğrendik ki o tecavüzden hamile kalmış. Mustafa'nın Narin'e yaptığı tek kötülük bu değil tabi. Ama herhalde en kötüsü bu. (Ah tabi bir de ilk bölüm Narin'i öldürmeye çalışması var, onun unuttum) Sonuçta Mustafa bir tecavüzcü. Narin Mustafa'yı istemediğini sayısız sahnede beyan etmişken, bizim ruh hastası tecavüzcü nasıl oluyor da (rumuzlardan anladığım kadarıyla) kadın izleyicilerin Narin'e uygun gördükleri aşık oluveriyor?

Şimdi bu sorunun yanıtını düşünüp duruyorum, aklıma gelen muhtemel bir kaç yanıt var: 1) Türkiye'de pek çok kadın kocası tarafından tecavüze uğradığı için, Mustafa'nın bir dönem imam nikahlı karısı olan Narin'e başkasıyla evlendiği gün tecavüz etmesini normal karşılıyor, 2) Mustafa karakterini canlandıran oyuncu eli yüzü düzgün olduğu için seyirciler tarafından beğeniliyor ve Narin'e tecavüz ettiği gerçeği unutuluveriyor. Fiziksel görünüşü geniş bir kadın izleyici tarafından beğenilmeyen başka bir oyuncu Mustafa'yı canlandırsaydı Mustafa karakterine muhtemelen başka gözle bakacaklardı, 3) Türkiye'de pek çok kadın tecavüzcüleri ile evlendirildiği ve namusları böyle temizlendiği için kadınlar, böyle bir olay başlarından geçmemiş bile olsa, olası bir Mustafa-Narin aşkını destekliyorlar ve tecavüz olayını problematize etmiyorlar, 4) Narin'inin tecavüze uğradığı sahnede sadece "yapma Mustafa" demesi ve çok fazla mücadele etmemiş olması, "bu işi Narin de istedi aslında," fikrini uyandırıyor ve izleyiciler bunun aslında tecavüz değil rızaya dayalı cinsel ilişki (consensual sex) olduğunu düşünüyor.

Aklıma gelen ilk muhtemel cevaplar bunlar. Bu konuda çok güzel bir araştırma yapılabilir aslında. Bir adamın "sevdiği" kadına tecavüz etmesi seyircileri tecavüzcü karaktere tapınmaktan vazgeçiremiyorsa (üstelik Mustafa'nın tecavüzden dolayı pişmanlık vs. duyduğunu da görmüş değiliz), Türkiye'de katetmemiz gereken daha çok yol var demektir.

Kitap Listesi

2013

29. Buket Uzuner İki Yeşil Susamuru)
28. Araba Sevdası (Recaizade Mahmut Ekrem)
27. Mavi Vurgun (Clive Cussler)
26. Aile Çay Bahçesi (Yekta Kopan)
25. Kameralı Katil (Thomas Glavinic)
24. Olduğu Kadar Güzeldik (Mahir Ünsal Eriş)
23. The Cuckoo's Calling (Robert Galbraith/J.K. Rowling)
22. The Buddha in the Attic (Julie Otsuka)
21. Dance of Shadows (Yelena Black)
20. Emma vol. 1-2-3-4 (Kaoru Mori)
19. The Face on the Milk Cartoon (Caroline B. Cooney)
18. The Elite (Kiera Cass)
17. Stranger with My Face (Lois Duncan)
16. The Selection (Kiera Cass)
15. Toradora! vol. 1 (Yuyuko Takemiya)
14. Bakuman vol. 1 (Tsugumi Ohba)
13. Coraline (Neil Gaiman)
12. The Great Gatsby (F. Scott Fitzgerald)
11. Pembe Tütülü Amiral (Mehmet Murat Somer)
10. Palomino Molero'yu Kim Öldürdü (Mario Vargas Llosa)
9. Sessiz Kadınlar (Esra Erol)
8. Nemesis (Jo Nesbo)
7. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü (Etgar Keret)
6. Seçilmiş Kişi  (Carol Lynch Williams)
5. Cehennem Çiftliğinden Kaçış (Barış Uygur)
4. Feriköy Mezarlığı'nda Randevu (Barış Uygur)
3. Çıplak Ceset (Celil Oker)
2. Veciz Sözler (Barış Bıçakçı)
1. Steal Like an Artist (Austin Kleon)

3 Ekim 2009

Episode II: Boston Strikes Back


New England güneşinin sizi kandırmasına asla izin vermeyin. Hele hele okyanusa açılmaya kalkışacağınız gün asla! Boston'daki ikinci sabahımızda parıl parıl parlayan güneşi görüp attık kendimizi sokağa. İstikamet Charles nehri! Au Bon Pain'in o mis kokulu dükkanında epey vakit harcayıp, nerdeyse her reyonun önünde durup, çay mı yoksa portakal suyu mu, bagel mı yoksa croissant mı gibi envayi çeşit burjuva dertlenmelerinin ardından nehrin yolunu tuttuk (elimdeki tepside 3 adet kahve taşıdığım için ömrümün en dikkatli yolunu yürüdüm). Nehir kenarında çimenlere serilip kahvaltı eden bir biz vardık. Ne de olsa miskin bir milletin pek kıymetli üyeleriydik, popomuzu ağrıtacak şeyler yapmak bizden fersah fersah uzaktı. O yüzden çimenlere serilip midemizi şenlendirirken etrafımızda bir devinim, bir hareket içinde olan, canlılık belirtisi gösteren insanları süzüp, haklarında atıp tutmakla iştigal etmeyi tercih ettik.

Etrafımızdaki herkes (az ilerimizde güneşlenip kitabını okuyan kız hariç) hareket halindeydi. Bir grup insan nehir kenarında koşuyordu (erkeklerin çoğu üst kısmı çıplak koşuyordu. Şimdi bana ne bundan diyebilirsin sevgili okur ama bana önemli bir ayrıntı gibi geldi), diğer bir grup bebek arabası itekliyor, başka bir grup bisiklete biniyor, diğer bir grup avaz avaz bağıran bir antrenörün direktifleri doğrultusunda nehirde kürek çekiyordu.

Kahvaltının ardından gündemin ilk maddesine geçildi: Harvard Üniversitesi turu.

Harvard University

Harvard Üniversitesi 1636 yılında kurulmuş. Armasında latince bir kelime olan "VERITAS" yani "Doğruluk" yazıyor. Kocaman bir kampüsü var okulun. Binalar New England mimarisi ile uyumlu. Kırmızı tuğladan. Harvard, Columbia ve Princeton'dan sonra gördüğüm 3. Ivy League okulu. Güzel bir kampüsü, değişik bir havası var. Ama ben bu üçü arasında en çok Princeton'ı beğendim. Onun gotik tarzı binaları daha etkileyici ve daha güzel. Harvard Square'iın orada ücretsiz "Harvard Unofficial Tours" düzenleniyor. Üniversite öğrencileri gün içinde birkaç defa ana kampüsü gezdirip hikayeler, anekdotlar anlatıyorlar. Biz tur saatlerini dikkate almadan gitmiştik. Gidince fark ettik ki yeni tur başlayalı 15 dakika olmuş. Bir sonrakine de yarım saat var. Turu bir yerden yakalarız diye düşünerek kampüsün içine daldık. Gördüğümüz ilk kalabalığa ilerledik. İngilizce konuşmuyorlar! İkinci kalabalık, onlar da konuşmuyor! Üçüncü kalabalık da konuşmuyor derken İngilizce konuşan, "Hahvahd" yazılı tshirtler giyen biri kız diğeri erkek tur rehberlerini bulduk. (Harvard'ı akın akın turist geziyor. İnsanın okuluna hergün fotoğraf makineli turistlerin gelmesi nasıl bir duygu acaba diye düşündüm, sonra aklıma bizim okula akın akın gelip çimenlerde, manzarada vs. fotoğraf çektiren sınava girecek liseli gençlerin görüntüsü geldi. Tamam aynı şey sayılmaz ama yine de bir fikir veriyor insana.)

Ana kampüsteki highlight'lar şunlar: (1) John Harvard heykeli: Rehberler heykeldeki adamın gerçek John Harvard olmadığını söyledi. Bir de ne yaparsanız yapın asla ayak parmağını ellemeyin. Zira öğrenciler fotoğraf çektiren turistlerle dalga geçmek için üzerine işiyorlarmış (!) (2) Harry Elkins Widener Memorial Library: Çok ilginç bir hikayesi var. Harry Elkins Widener bir işadamı ve kitap koleksiyoncusu. Annesi ve babası ile birlikte New York'a doğru yola çıkan Titanik gemisine biniyorlar. Annesi kazadan kurtuluyor ama Harry ve babası gemiyle beraber kayboluyorlar. Harry, Harvard mezunu olduğu için annesi kitaplarını buraya bağışlıyor ve oğlunun adına dünyanın bu en büyük kütüphanesini yaptırıyor (bu -en büyük- iddiası ne kadar doğru bilemiyorum, ben rehberin yalancısıyım). Oğlunun ve kocasının ölümünden sonra anne kafayı biraz üşütüyor ve oğlunun hayaletinin onu ziyaret ettiğini iddia ediyor. Oğlu ve kocasının boğularak ölmeleri meselesini o kadar ileri götürüyor ve kütüphane karşılığı okul yönetiminden bir söz istiyor: o da her öğrencinin "yüzme" dersi alması ve bu dersten başarıyla ile geçmesi. Okul kabul ediyor. (Büyük yatırım gelecek, neden kabul etmesin tabi!) Rehberimizin dediklerini yanlış hatırlamıyorsam 1970'lere kadar uygulanıyor bu düzenleme. Uygulama kalkana dek, yüzme bilmeyen Harvard mezunu olmuyor. İlla herkes öğreniyor yüzmeyi. (3) John F. Kennedy'nin yurt binası: Kampüste yürürken ahan bu da Kennedy'nin yurt odasının olduğu bina dediler. Gerçi odası durmuyormuş yerinde çünkü o bölümü asansör yapmışlar. (4) Primal Scream: Bu en çok hoşuma giden hikayeydi. Finaller başlamadan önceki son gece, Harvard'ın bahçesinde toplanan öğrenciler çırılçıplak bir şekilde koşmaya başlıyorlar. Bahçede bir müddet tur attıktan sonra önce uğultu başlatıp, ses perdesini yavaş yavaş yükseltip, en yüksek perdeden hep beraber bir çığlık atıp geceyi tamamlıyorlar. Bazı gelenekler üzerinden geçen yıllara direnip ayakta kalabiliyorlar işte. Bir kimliğin parçası olması devam ettirilmesini gerektiriyor. Gerçi katılım nasıl, her sene yüksek mi bilemiyorum. Ama şurası da bir gerçek sayısı ne olursa olsun, her final dönemi kampüste çıplak koşan birileri var!

Whale Watching

Harvard turunun ardından balina turu için Boston'a doğru (Harvard, Cambridge şehrinde ama buradaki şehirler İstanbul'daki ilçeler gibi malum) yola çıktık. 20-25 dakika sonra upuzun bir kuyruğun en arkasında, "acaba balina gelecek mi, gelse bile biz görebilecek miyiz" soruları arasında, tekneye binmeyi bekliyorduk. O kadar insan o tekneye nasıl sığdık bilmiyorum. Tur yaklaşık 3 saat sürecekti onu biliyordum da bu kadar uzun bir yol gideceğimizi tahmin etmemiştim. Git babam git, git babam git. Bir de bi rüzgar, bi rüzgar. Saçlarım oldu papaz. Sol yanağım rüzgardan hafif hafif uyuşmaya başladı. Balina göreceğiz diye felç olmanın bir anlamı olmadığına karar verip, teknenin kenarında konuşlandığımız yerimizi bırakıp, kuytulara sığındık. İyi ki de öyle yapmışız. Git babam git, git babam git. Yol bitmiyor! 1-1.5 saatlik tekne yolculuğunun ardından önce yavaşladık, sonra durduk. Tabi yerimiz kapıldığı için kaldık biz ortada dımdızlak. Elimde fotoğraf makinesi hazır. Hangi yöne gitsem bilmeden bekliyorum. Bütün teknede derin bir sessizlik. İlk balinayı kim görecek stresi yaşanıyor! Ben alık alık bir sağa bir sola bir teknenin arkasına bakınırken, sol cenahta bir boşluk görüp hemen oraya yanaştım. Bir beş dakikalık beklemenin ardından o da ne! balinacık bize kuyruğunu gösterdi!! Teknede bir çığlık bir çığlık... Herkes yanaştı mı sol tarafa.. O sırada balina kayboldu. Bu sefer sağ taraftan bir çığlık geldi. Haydaaa bütün tekne sağ tarafa koşmaya başladı. Şimdi bütün süreci yazmaya kalksam yaz yaz bitmez, en iyisi özetini vereyim sevgili okur: iki tane koccaman balina teknenin dibine kadar gelmekle kalmadı, bize bir de gösteri sundular. Süzgeçlerini kaldırıp pat pat suya vurmalar, kuyruğunu sallamalar, artık hangi numaraları öğrenmişlerse hepsini yaptılar. İçim acıdı. Bu hayvanlar sanki doğal habitatlarının içinde yaşıyorlarmışcasına pazarlanıyor bu turlar, oysa gerçek öyle değil. Ben balinaları yüzerken görmeye razıydım. Aslında sadece yüzerlerken göreceğiz zannediyordum. Böyle oyun yaptıklarını görmek açıkçası hoşuma gitmedi. İnsan elinin değdiği herşey berbat olmak zorunda mı? Bu hayvanlar doğal habitatlarında mı şimdi? Yazın havalar güzelken onlarca tekne her gün habitatlarının yakınına gelip onlara bakmaya çalışmıyor mu? Beslenerek eğitilen balinalar yaşadıkları bu açık denizde özgür mü sahiden? Hem deli gibi üşüdüğüm için, hem de bu düşünceler başıma üşüştüğü için sessiz sessiz oturdum dönüş yolunda.

Fire and Ice
Harvard Square'de gittğimiz bu restoran Amerika'da çok yaygın bir yemek kültürünün parçasıymış meğer. Ben o kültürle ilk kez tanıştım. Sistem (çooook enteresan olmamakla birlikte) şöyle: Tabağınızı alıyorsunuz, açık büfenin önüne gidiyorsunuz. Envai çeşit et (biftek, tavuk, domuz, deniz ürünleri), envai çeşit sebze, envai çeşit sos... Tabağınıza hangi etten hangi sebzeden isterseniz dolduruyorsunuz. Ortada kocaman yuvarlak bir ızgara masası var. 4-5 kişi çalışıyor başında. Tabağınızı veriyorsunuz, ateşe atıp, üstüne istediğiniz sosu döküp pişiriyorlar. Midenizin genişliğine göre kaç sefer yapacığınız size kalmış. Açık büfe yemek mantığının değişik bir versiyonu.

Boston'daki ikinci günümüz bir öncekine göre yorucu geçti. 3 saat okyanus rüzgarı ve havası sersem etti. Ama uyuyup enerji depolamak gerekliydi çünkü ertesi gün dört gözle beklediğim Cape Cod gezisi gerçekleşecekti.

27 Eylül 2009

Kabak Tadı

İçim kıyıldı. Vallahi. Yine aynı şeyleri yazmak istemiyorum. Yazmayacağım da. Ama şu kadarını söylemek istiyorum sevgili okur:

Ahlaktan sorumlu devlet polisi Aliye Kavaf biz sevenlerini düşünüp yeni açıklamalar yapmış. (Nahide ile ilgili yaptığı ağzından bal damlayan açıklamaları hepimiz unutmuştuk ne de olsa) Ağzına, diline, yorulmadan usanmadan biz sade vatandaşlara hizmet götürmek için yanıp tutuşan "yüreciğine" sağlık. Millet olarak ahlaki erozyona uğramamızdan mütevelit, dizilerdeki sevişme sahneleri gündemdeki sarsılmaz yerini korumayı sürdürüyor malumunuz. Oysa bizler ne güzel ahlaklı, ne namuslu insanlardık zamanında. Tecavüz nedir bilmez, taciz nedir bilmez, ensest ilişki nedir bilmez, baba-koca-ağabey dayağı nedir bilmez insanlardık. Kadınlarımız sokak ortasında hiç ölmezdi mesela. Mahkemelerimiz dayak yiyen kadınları, tecavüze uğrayan kadınları hep korurdu, kollardı. "Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin" diyerek karısını döven bir erkeği beraat ettirmemişti hiçbir hakimimiz. Polisin, askerin, hapishane gardiyanlarının tecavüzüne uğrayan ama korkusundan sesini çıkaramayan Türk, Kürt, çingene kadınlarımız da olmadı bizim. Alnımız her zaman ak, başımız her zaman dik oldu.

Ama ne zamanki televizyonlar da "sevişmeli diziler" (Milliyet'in kullandığı başlık bu. İğrençlik derecesini tespit etmeyi sana bırakıyorum sevgili okur) başladı, dünya başımıza yıkıldı. O da nesiydi? Kadınlar sevişiyordu!!! Hem de sırf çocuk yapmak için değil. Kadınlar sevişiyordu hem de sadece evli olanlar değil!! Oh-la-la! Ar damarımız çatır çatır çatlamaya başlamıştı. Neden? Çünkü kadınlar sevişiyordu!! Al sana birinci dereceden ahlak çözülmesi!

Kadınların sevişmesinin ataerkil düzene nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlamak için alim olmaya gerek yok. Sittin senedir el bebek gül bebek koruyup kolladığımız ikiyüzlü ahlak sistemimiz elimizin ayağamızın altından gitmesin diye yapmayacağımız şey yok. Hem zaten biz ülke olarak bastırılmış cinselliğimizi hortlata hortlata büyütmekten, sapkınlıklarla kendimizi tatmin etmekten son derece mennun ve mutluyuz. Kadınları içine hapsettiğimiz ahlak ve namus kıskacını daha da çok sıkalım, bir de unutmadan şu "sevişmeli" dizileri yasaklayalım ki çatlamış ar damarımızdan kanlarımız oluk oluk akmasın!! E mi sevgili okur!

N.B: Bizler (?) dizilerin "çok sevişmeli" dizi, "sevişmeli" dizi, "az sevişmeli" dizi, "sevişmesiz" dizi diye RTÜK tarafından kategorilere ayrılması taraftarıyız. Dışarıya "sevişmesiz dizileri" izler görünüp, gizli gizli "çok sevişmeli-sevişmeli-az sevişmeli" dizileri seyredip, sonra da sağda solda "ahlaksızlık-namussuzluk-hayasızlık" diye bağrınmayı düşünüyoruz. Türkiye'den büyük bir kalabalığın da bize eşlik edeceğini hissediyoruz. Desteklerinizi bekliyoruz.

N.B.2: Türkiye'de kadınlar sevişmez bu arada! Aklınızı mı kaçırdınız siz? Türkiye'de kadınlar sadece "anne" olurlar.

19 Eylül 2009

Yeter Artık!!

Yeter artık ya, yeter! Sıkıldım!

Medyanın devamlı dizilerdeki cinsel içerikli sahnelerin altını çizmesini, "Bu sahneler çok konuşulacak" diye manşet atıp, aman da bakın Aşk-ı Memnu'da nasıl sevişme sahneleri var bu hafta diye insanları gazlamalarını seyretmekten sı-kıl-dım.

Yeter ya! Şevişme sahnesi varsa var, milleti ne gazlıyorsun!

Neden gazlıyorsun söyliyeyim. Çünkü biliyorsun o akşam reyting rekorları kırılacak. Sırf o sahne için bile diziyi seyreden insanlar olacak biliyorsun.

Ne de olsa bu ülke televizyondaki cinselliği izleyip, gerçek hayatta ahlak polisi kesilen nice nice insanla dolu.

"Aşk-ı Memnu çok ahlaksız bir dizi. Türk aile yapısına da hiç uygun değil" Peki ne uygun o çok iyi bildiğiniz "Türk aile" yapısına? Açığa çıkarılamayan ensest ilişkiler mi uygun? Kocaları tarafından tecavüze uğrayan kadınlar mı uygun? Aile erkekleri tarafından eve kapatılan gencecik kadınlar, istemediği erkeklerin zorla koynuna sokulan kadınlar mı uygun Türk aile yapısına? Söz dinlemedi diye kadını dövmek mi uygun? Evden çıktı diye aile meclisi ile sokak ortasında katletmek mi uygun? Kuzeni tarafından tecavüze uğrayıp hamile kalan bir genç kadını sokak ortasında katletmeye çalışmak, başarılı olamayınca hastanede işi bitirmek mi uygun?

Nahide'yi yazmıştım ya aylar önce. Devamlı koca şiddeti görüp de devletten yardım istemeye çalışan, devletin elinin tersi ile ittiği Nahide. Annesi kocasının açtığı ateş sonucu ölen, İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye'yi mahkum ettiren Nahide. TC Cumhuriyeti Başbakanının utanmadan kararı eleştirdiğini söylemiştim.

Sonra ne oldu? Kimlerden ses çıktı bu ülkede? Kim korudu Nahide'nin hakkını? Hani nerede o "Cumhuriyetçi" insanlar? Eş dost sohbetlerinde "Kadınlara bu ülkede seçme hakkını Atatürk verdi azizim" demekle olmuyor işte bu işler.

Bu ülkede "Cumhuriyetçiler"in de en az muhafazakarlar kadar tutucu olduğunu, dayak yiyen kadın için "aman aile meselesi" deyip karışmadıklarını, namus-ahlak bekçisini olduklarını çok iyi biliyorum. Üstüne üstlük "medya", aman bir olay çıksa da AKP'ye saldırsak diye bekleyen medya utanmadan insanları kışkırtmaya, ahlak bekçiliği yapmaya devam ediyor. Neymiş "Bu sahneler çok konuşulacakmış". Her dizide aynı şey. Geçen sene Asi dizisinde de "aşk" sahneleri varken olay olmuştu. Yine Doğan gazeteleri "bakın bu hafta sevişme sahneleri var" diye yayınlar yapmıştı.

Midem bulanıyor artık. Ahlak bekçilerinden, bile bile insanları kışkırtmaya çalışan medyadan, herşeyden...

Münevver de zaten edebiyle otursaydı değil mi? Bir erkekle başbaşa bir eve gidip de ordan ölün çıkarsa, hatta ölünün çıkmasına bile gerek yok, tecavüze-tacize uğramış çık, bak bakalım bu toplum, bu medya sana haddini bildiriyor mu bildirmiyor mu? Kadınları en güzel sindirme yollarından biri zaten bu korku psikozunu yaymak ve kurbana kendini suçlu hissettirmek. "Ben sebep oldum bu olaya" düşüncesi kadını yesin bitirsin ki, bedenine kast eden erkek "masum" ilan edilsin. Uçkuruna sahip çıkamayan erkek "mazlum" ilan edilsin, "kışkırtılmış" densin.

Ama sen neden uçkuruna sahip çıkamadın denmesin erkeğe. Haşa o sorulmasın!

Gamze Özçelik'in tecavüze uğramasını ağzından salyalar akarak izledi bu insanlar. "Ya zaten manken-artiz bunlar, hak etmiştir" yaftasını kaç kişi yapıştırmadı bu ülkede? Kaç kadın yapıştırmadı? Kaç kadın Gamze Özçelik'i suçsuz buldu? Cumhuriyetçi anneler, teyzeler oğullarına alırlar mıydı onun gibi bir gelini? Ben söyliyeyim: Almazlardı.

Tecavüze uğramış, "kirlenmiş" sıradan bir kızı alırlar mı gelin? Yine ben söyliyeyim: Almazlar. Çünkü Türkiye'de "temiz gelin" almak gerekir. Temiz, kullanılmamış, son model - araba gibi, eşya gibi. En temizi, en kalitelisidir. Sonra da gelsin "modernlik, cumhuriyet, ülke elden gidiyor" bağrışlar, çağrışlar.

Bu ülkede "tutucu değilim ben" diyenlerin içinde büyük bir kesim, en az "tutucu"lar kadar tutucu.

Kimse kimseyi kandırmasın. Yoksa bu kadar "kadın kanı" akmazdı bu ülkede.

11 Eylül 2009

Boston'da Uzun Bir Haftasonu

Amerika'nın en sevdiğim özelliklerinden biri tatillerin 23 Nisan, 30 Ağustos gibi belirli günler olmaması. Onun yerine Eylül'ün ilk pazartesisi, Ekim'in ikinci pazartesisi gibi günler seçmişler. Dolayısıyla her sene birkaç defa "long weekend" oluyor. (Fırsat bulsalar mezarda adam çalıştıracak Amerikalılar'a pek yakıştıramadım. Yani bu sene Labor Day haftasonuna geldi, tatil yok gibi bi sendromu nasıl olur da yaşatmazlar Amerikan halkına. Gerçi bizdeki Şeker ve Kurban bayramı gibi uzun tatiller de Amerika'da yok. Oysa Türkiye'de öyle mi? Her sene denk gelmiyor tamam ama bi denk geldi mi de köşeyiz valla!)

Bu seneki ilk long weekend'imiz geçtiğimiz haftasonuydu. Pazartesi tatildi (Labor Day), cuma günü dersim yoktu, biz de düştük yollara Perşembe gecesinden, Boston'a gittik. Mega Bus'ın daha önce de bindiğimiz, çok çok çok ama çok erkenden alırsan biletlerini 1 (yazıyla bir) dolarese sattıgı otobüsüne bindik. Biz 1 dolar vermedik tabi, biz alana kadar bilet fiyatları artmıştı ama yine de cüzi birşey verdik. Ucuz otobüs diye kelle koltukta gidilen Metro vb. otobüs şirketlerinden sanılmasın. Kurallara riayet eden, hız sınırını aşmayan bir şirket kendisi. Amerika'da bir kaza yapmanın bedeli (ödenecek tazminatların yüksekliğinden) son derece ağır olduğu için kelle koltukta götürmeye cesaret edemiyorlar sizi. Bu sefer bindiğimiz otobüste ne problem vardı bilmiyorum ama zıplaya zıplaya gittik yolu. O zıplamalar esnasında hafif bir panik yaptım ama neyseki o gün okulum vardı ve yorulmuşum ve benden beklenilmeyecek bir performans gösterip bir taşıma aracında uyumuşum. Gecenin bir körü Boston'a vardık. Bizi bekleyen arkadaşlarımızı da uykusuz bıraktık. Herkesin uykusu vardı ama gecenin bi saatine kadar çeneler susmadı. Sonra hadi uyuyalım dendi, artık ne kadar yorulmuşsam, başımı yastığa koyduğum anı hatırlamıyorum.

Next Issue: Boston'da ilk gün neler yaptık? Nereyi gezdik? Hangi tura katıldık? New England'da ilk cadı nerede asılmış? Cheers dizisinin çekildiği bar nerede?

8 Eylül 2009

Biten Bir Tezin Ardından

Tezi yazmakla işin bitmeyeceğini, bir sürü bürokratik işlemle mücadele etmem gerekeceğini pek tahmin edememişim. İstanbul'da geçirdiğim 5 haftalık süreçte neredeyse haftada en az 3 kez okula uğradım. Mezuniyet yazımı çıkartmak için konuşmadığım insan, okulda uğramadığım kurum kalmadı. Kayıt işlerinde yazıyı ellerime alacağım ana saniyeler kala görevli memur nüfus kağıdımı isteyip "aaaa, sizin soyadınız değişmiş" diye haykırınca (o ana kadar sakladım değiştiğini evet) nerdeyse ruhumu teslim ediyordum. Neyseki yeni soyadımı sadece diplomaya eklemeleri gerekiyormuş. Derin bir "oh" çekerek mezuniyet belgemi ellerime aldım (sonra yurtiçi kargoda unuttum; tam bir gece orada bekledi yavrucak).

Bütün koşturmaca arasında beni en çok mutlu eden sözü, bütün tezlerin formatına bakıp kontrol eden Edit Office'deki görevli söyledi. Tezin başına yazdığım "Teşekkür" yazımı çok profesyonelce bulduğunu, insanların neredeyse evdeki köpeklerine bile teşekkür ettiğini, tezin aslında profesyonel bir iş olduğunu ve ona uygun yazılması gerektiğini belirttikten sonra, bir sonraki koca bomboş sayfanın tam ortasına kondurduğum kısa iki satırlık ithafımı çok beğendiğini söyledi.

"To my father,
The most talented and amusing narrator I have ever met…"

"Teşekkür" yazımın son paragrafı ise şöyle oldu.

"I should express my deepest gratefulness to my family; my mother, my father and my sister, who have never let me walk alone. It’s not only their care, support, encouragement and belief in me, but also their own existence, the fact that they’re my family and that they’re always with me, no matter how far away our physical existences are, always gave me the strength to carry on. Last but not least, I should express my extreme indebtedness to my husband, whose presence I undeniably cherish and who never lets me fall into the dark waters of idleness and desperation in any possible way. To him, I owe a lot."

Teşekkür ve ithaf bölümleri, koca tezde yazdığım en zor kısımlardı. Gerçi kime ithaf edeceğimi yazma sürecinde biliyordum ama hangi kelimelerle, işte onu seçmek zor oldu. Teşekkür kısmında profesyonel olmak, aşırı duygusallığa bağlamadan duygusal birşeyler de yazabilmekti bütün meselem. Başardığımı düşünüyorum, o yüzden mutluyum.

31 Ağustos 2009

Eve Dönüş

Bir gece vakti, karanlıklar içinde ayrıldım İstanbul'dan. Uçak gökyüzüne havalanırken, var gücüyle bastıran uykumla savaşıp zar zor açık tutabildiğim göz kapaklarımın arasından baktım aşağıda ışıldayan şehre. Doğduğum şehre. Büyüdüğüm şehre. İlk gençliğimden beri kaçıp uzaklaşmak istediğim şehre. Sevdiğim insanları barındıran şehre. Gece bize sunduğu durgun ve vakur suretinin ardında ne zorluklar, yalnızlıklar sakladığını bilerek hem de. İstanbul bir kez daha küçüldü, küçüldü ve kayboldu. Bir kez daha izledim yavaş yavaş silinişini gözlerimin önünden. Geride bıraktıklarımı düşündüm, ağladım, ağladım ve sustum.

Şimdi Mayıs ayında bıraktığım yerden yola devam etme zamanı.
Uzun, yorucu ve beklentilerle dolu bir sene başlamak üzere.
Yine, yeniden New York'tayım.

15 Ağustos 2009

Çığlık

Kaç defa dinledim hatırlamıyorum. 5, 10, 20? Çok da abartmayayım ama 10-15 kere dinlemişimdir herhalde. Son albümündeki en sevdiğim şarkısı olduğunu bile iddia ettim. Sonra hemşirem "Uzun süredir şarkı sözü yazamıyormuş, sonra bu şarkıyı yapmış ve ardından diğer şarkılar da gelmiş" dedi. Daha da kıymetlendi gözümde. Peki ben, 10-15 defa dinlediğim şarkının sadece ilk yarısının sözlerine dikkat etmemi nasıl açıklayabilirim? Şarkının ikinci yarısına gizlenmiş bir detayı nasıl 15. kez dinlerken fark edebilirim? Teoman'ın Fahişe şarkısına gizlediği Çığlık tablosundan bahsediyorum. Bilinç kapılarım açık ikinci yarıyı dinlerken Edward Munch'ün tablosu ile karşılaşınca yaşadığım şaşkınlığı ve aynı zamanda saçma sevinci anlatamam. Gizli bir gurur duydum Teoman'la. İtiraf ediyorum.

22 Temmuz 2009

Yollar Bize Memleket

Önünüze gitmek mi yoksa kalmak mı diye iki seçenek sunsalar hangisini seçerdiniz? Ben tereddüt bile etmeden gitmeyi seçerdim. Çünkü gitmek kolaydır, güzeldir ve heyecanlıdır. Gittiğin yerde geçireceğin süre ne olursa olsun geride kalmaktan iyidir. Çünkü yeniliktir gitmek, değişikliktir. Cazibelidir. Gizemlidir. Sıradanlığın ensesine indirilen şaplak gibidir. Herşeyi olduğu gibi bırakırken geride ve asla bıraktığın gibi bulamayacağını bilerek ama yine de öyle bulmayı hayal ederek yürümektir. Gitmek özgürlüktür. Uzun, çıplak kolları ile bedenine sarılmış hayatı saçlarından tutup savurmaktır. Aynı zamanda bencilliktir gitmek. Kalanı merak etmek, özleyeceğini bilmek ama yine de yürümektir.

Havaalanlarını, tren garlarını, otobüs terminallerini seversin. Hepsi de gitmeyi hatırlatır. Hepsi de yolculuğun başladığı noktalardır. Öncesi zordur belki, ayrılmak düşündüğünden ağırdır. Belki de sevmezsin, düzenin bozulsun istemezsin. Ama bir kere adımını attın mı havaalanına, gidiyorsun demektir, bilirsin. Geri dönüşün yoktur artık. Uçağın tekerlerini yerden kestiği anları seversin. Camdan ardında kalana bakarsın. Eski bir fotoğrafa bakar gibi. Çünkü bilirsin geldiğinde bulsan da yerli yerinde, sen onlarsız onlar da sensiz yaşayacaksınız bir müddet. Beraber yaşanmamış bir zaman dilimi duracak aranızda. Kabullenirsin.

Cesaret işidir gitmek. Herkes gidemez, fark edersin. Ellerin, ayakların dur dediği halde içinden yükselen sesin seline kapılmaktır gitmek. Nedenini bilmesen de gitmen gerektiğini bilirsin. Bir seziştir o, bir hissediş. Nerden gelip nereye gittiğini bilemediğin bir çağrıdır. Sinyali kim gönderir, o arzuyu oraya kim yerleştirir öğrenemezsin. Susadığını, acıktığını fark etmek gibidir. Üşüdüğünü hissetmek gibidir. Sana söylenmeden sen keşfedersin. Zamanı gelince bir tek sen bilirsin.

Yalnızlıktır gitmek. Kendinle başbaşa kalmaktır. Bir uçak koltuğunda ya da bir tren camında kendine bakmaktır. Düşünmektir. İnsan en iyi salına salına sürüp giden bir yolculukta düşünebilir.

Gitmeyi sevdiğin kadar dönüşleri de seversin. Bilinmezliğin cazibesi ile çıkılan yollar özlenenin hasreti ile dönüşüne eşlik eder. Uzun bir yolculuğun son saatleri bir türlü geçmek bilmez. Uzun, çok uzun bir aradan sonra göreceğin yüzleri, o yüzlerde tek tek okuyacağın duyguları düşünürsün. Ne zaman ki görürsün sevincin, özlemin, bekleyişin, sabrın birbirine ilmiklendiği o çehreleri, bütün renkleri birer birer sayarsın. Sonra konuşursun. Sanki biri seni yıllarca susturmuş ve sen bütün kelimeleri avuçlarının içinde biriktirmişsin gibi açıverirsin ellerini. O kadar çok konuşursun. Avuçlarındaki kelimeler tükenene kadar konuşursun. Uzun yolların yolcuları bilirler; pasaport kontrolünü geçtiğinde ya da otobüsten indiğinde heyecanla seni bekleyen birileri varsa, bir kişi bile varsa eğer, o yollardan geri dönülmeye değer.

27 Haziran 2009

Do you speak English?

Super bir reklam izledim bu aksam:

A: Help, help, we’re sinking!

B: Umm, this is the German coast guard. What are you thinking about? (Telaffuz: Vat ar yu sinking abot?)

C: LEARN ENGLISH (Blah blah English Course)

Sahi nolucak "th" sesini "sh" olarak cikaran Almanlarin hali? Fransizlar da "th" yerine "zh" gibi bir ses cikariyorlar. Bir de omur billah "h" sesini cikarmadiklari icin onlarin durumu daha vahim. Bizim milletimizin yine dili donuyor Ingilizce'ye. Aksanli maksanli konusuyoruz ama anlasiliyoruz. Hic konusamayanlari da var. Misal Uzak dogulularin Ingilizcesini kesinlikle anlamiyorum. 88 defa tekrarlatiyorum karsimdakine. Bi yerden sonra pes ediyorum ve "haha, yeah you're right" diyorum ve aptal aptal siritiyorum. Artik ne diyorsa o sirada, gunahi boynuna..!

Bu kadar lafin uzerine Indianapolis'teki kankalarimizin bir "Chinese gang" oldugunu da soylemeden gecmeyeyim. BBQ partileri, poker turnuvalari, aksam yemekleri, ayarlarsak sehir disina gezmeye filan da gidicez yani o derece!