25 Ekim 2009

Bahoz/Fırtına

Orhan (İstanbul manzarasına bakıp): Çok güzel.
Cemal: Çok zor.
Orhan: Nesi zor?
Cemal: Nesi güzel?

Bahoz/Fırtına filmini bu akşam seyrettim. Hala etkisindeyim. Oyuncular, müzikler, senaryo, senaryodaki ince ince dokunmuş detaylar sanırım bir bütün olarak etkiledi beni.

Filmdeki olaylar 1990'ların başında geçiyor. Hikayenin baş kahramanı Cemal Tuncelili. İstanbul Üniversitesi'ni kazanıp İstanbul'a geliyor ve hikayesi böyle başlıyor. Üniversiteye gelince daha önceden varlığını bile duymadığı Kürt hareketinin içinde buluyor kendini. Cemal'in bu hareketle tanışması ve sonrasında yaşananlar anlatılıyor filmde.

Hani alnında yazdığı iddia edilir ya insanın kaderinin. Alakası yok. Türkiye'de doğmuşsanız eğer, doğduğunuz toprak sizin alınyazınız oluyor. Tarih boyunca yaşanmış bütün üzüntü ve kederi, toprak insanının sırtına yükleyiveriyor. Atalarınızdan miras. Bu film bana birkaç sene önce okuduğum bir Umur Talu yazısını hatırlattı. Türkiye'yi bir köprüye benzeten Talu şöyle diyordu:

"Burası öyle bir "köprü" idi işte. Burada doğan nicemiz burada mutlu, umutlu oldu; burada doğan nicemiz işte tam burada düştü de boğuldu!

N.B: Film müzikleri çok güzel. Hele Burak Korucu'nun seslendirdiği Bekle Bizi İstanbul tekrar tekrar tekrar dinletiyor kendini. Bıkana kadar dinleyeceğim şimdi, biliyorum. Siz de dinlemek isterseniz, aşağıdaki fragmana buyrun.

"


23 Ekim 2009

Tecavüzcüyü Sevmek!

Şu aralar aksatmadan izlediğim yegane Türk dizisi Bir Bulut Olsam. Arada bir fragmanı izlemek için kanalın web sayfasına giriyorum. Geçenlerde dikkatimi fragmandan başka birşey çekti. Diziye ayrılan sayfadaki okuyucu yorumları. Başlardaki yorumlara biraz göz atıp şaşırdıktan sonra, sonraki yorumlara da bakayım dedim. Çok uzun süre bakamadım ama genel olarak şöyle bir hava hakim yorumlara. Narin'in Mustafa'yı sevmesini arzu eden, hatta Meral Okay'a çağrıda bulunan bir kesim var. Azımsanacak bir sayıda da değiller. Serdar ve Narin'in birbirine yakışmadıklarından, Mustafa'nın Narin'e nasıl aşık olduğundan dem vurup, senaryoda bir Narin-Mustafa aşkı yaratmalarını istiyorlar.

Diziyi bilmeyenler için kısaca bahsedeyim. Narin ve Mustafa amca çocukları. Mustafa Narin'i neredeyse çocukluğundan beri saplantılı hatta hastalıklı bir şekilde seviyor. Narin ise Mustafa'nın duygularına karşılık vermiyor. İstemiyor Mustafa'yı. Hatta Mustafa'dan kurtulmak için sevmediği birisiyle evleniyor. Evlendikleri gün Mustafa tarafından kaçırılıyor ve Mustafa'nın tecavüzüne uğruyor. Bir de şimdi öğrendik ki o tecavüzden hamile kalmış. Mustafa'nın Narin'e yaptığı tek kötülük bu değil tabi. Ama herhalde en kötüsü bu. (Ah tabi bir de ilk bölüm Narin'i öldürmeye çalışması var, onun unuttum) Sonuçta Mustafa bir tecavüzcü. Narin Mustafa'yı istemediğini sayısız sahnede beyan etmişken, bizim ruh hastası tecavüzcü nasıl oluyor da (rumuzlardan anladığım kadarıyla) kadın izleyicilerin Narin'e uygun gördükleri aşık oluveriyor?

Şimdi bu sorunun yanıtını düşünüp duruyorum, aklıma gelen muhtemel bir kaç yanıt var: 1) Türkiye'de pek çok kadın kocası tarafından tecavüze uğradığı için, Mustafa'nın bir dönem imam nikahlı karısı olan Narin'e başkasıyla evlendiği gün tecavüz etmesini normal karşılıyor, 2) Mustafa karakterini canlandıran oyuncu eli yüzü düzgün olduğu için seyirciler tarafından beğeniliyor ve Narin'e tecavüz ettiği gerçeği unutuluveriyor. Fiziksel görünüşü geniş bir kadın izleyici tarafından beğenilmeyen başka bir oyuncu Mustafa'yı canlandırsaydı Mustafa karakterine muhtemelen başka gözle bakacaklardı, 3) Türkiye'de pek çok kadın tecavüzcüleri ile evlendirildiği ve namusları böyle temizlendiği için kadınlar, böyle bir olay başlarından geçmemiş bile olsa, olası bir Mustafa-Narin aşkını destekliyorlar ve tecavüz olayını problematize etmiyorlar, 4) Narin'inin tecavüze uğradığı sahnede sadece "yapma Mustafa" demesi ve çok fazla mücadele etmemiş olması, "bu işi Narin de istedi aslında," fikrini uyandırıyor ve izleyiciler bunun aslında tecavüz değil rızaya dayalı cinsel ilişki (consensual sex) olduğunu düşünüyor.

Aklıma gelen ilk muhtemel cevaplar bunlar. Bu konuda çok güzel bir araştırma yapılabilir aslında. Bir adamın "sevdiği" kadına tecavüz etmesi seyircileri tecavüzcü karaktere tapınmaktan vazgeçiremiyorsa (üstelik Mustafa'nın tecavüzden dolayı pişmanlık vs. duyduğunu da görmüş değiliz), Türkiye'de katetmemiz gereken daha çok yol var demektir.

Kitap Listesi

2013

29. Buket Uzuner İki Yeşil Susamuru)
28. Araba Sevdası (Recaizade Mahmut Ekrem)
27. Mavi Vurgun (Clive Cussler)
26. Aile Çay Bahçesi (Yekta Kopan)
25. Kameralı Katil (Thomas Glavinic)
24. Olduğu Kadar Güzeldik (Mahir Ünsal Eriş)
23. The Cuckoo's Calling (Robert Galbraith/J.K. Rowling)
22. The Buddha in the Attic (Julie Otsuka)
21. Dance of Shadows (Yelena Black)
20. Emma vol. 1-2-3-4 (Kaoru Mori)
19. The Face on the Milk Cartoon (Caroline B. Cooney)
18. The Elite (Kiera Cass)
17. Stranger with My Face (Lois Duncan)
16. The Selection (Kiera Cass)
15. Toradora! vol. 1 (Yuyuko Takemiya)
14. Bakuman vol. 1 (Tsugumi Ohba)
13. Coraline (Neil Gaiman)
12. The Great Gatsby (F. Scott Fitzgerald)
11. Pembe Tütülü Amiral (Mehmet Murat Somer)
10. Palomino Molero'yu Kim Öldürdü (Mario Vargas Llosa)
9. Sessiz Kadınlar (Esra Erol)
8. Nemesis (Jo Nesbo)
7. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü (Etgar Keret)
6. Seçilmiş Kişi  (Carol Lynch Williams)
5. Cehennem Çiftliğinden Kaçış (Barış Uygur)
4. Feriköy Mezarlığı'nda Randevu (Barış Uygur)
3. Çıplak Ceset (Celil Oker)
2. Veciz Sözler (Barış Bıçakçı)
1. Steal Like an Artist (Austin Kleon)

3 Ekim 2009

Episode II: Boston Strikes Back


New England güneşinin sizi kandırmasına asla izin vermeyin. Hele hele okyanusa açılmaya kalkışacağınız gün asla! Boston'daki ikinci sabahımızda parıl parıl parlayan güneşi görüp attık kendimizi sokağa. İstikamet Charles nehri! Au Bon Pain'in o mis kokulu dükkanında epey vakit harcayıp, nerdeyse her reyonun önünde durup, çay mı yoksa portakal suyu mu, bagel mı yoksa croissant mı gibi envayi çeşit burjuva dertlenmelerinin ardından nehrin yolunu tuttuk (elimdeki tepside 3 adet kahve taşıdığım için ömrümün en dikkatli yolunu yürüdüm). Nehir kenarında çimenlere serilip kahvaltı eden bir biz vardık. Ne de olsa miskin bir milletin pek kıymetli üyeleriydik, popomuzu ağrıtacak şeyler yapmak bizden fersah fersah uzaktı. O yüzden çimenlere serilip midemizi şenlendirirken etrafımızda bir devinim, bir hareket içinde olan, canlılık belirtisi gösteren insanları süzüp, haklarında atıp tutmakla iştigal etmeyi tercih ettik.

Etrafımızdaki herkes (az ilerimizde güneşlenip kitabını okuyan kız hariç) hareket halindeydi. Bir grup insan nehir kenarında koşuyordu (erkeklerin çoğu üst kısmı çıplak koşuyordu. Şimdi bana ne bundan diyebilirsin sevgili okur ama bana önemli bir ayrıntı gibi geldi), diğer bir grup bebek arabası itekliyor, başka bir grup bisiklete biniyor, diğer bir grup avaz avaz bağıran bir antrenörün direktifleri doğrultusunda nehirde kürek çekiyordu.

Kahvaltının ardından gündemin ilk maddesine geçildi: Harvard Üniversitesi turu.

Harvard University

Harvard Üniversitesi 1636 yılında kurulmuş. Armasında latince bir kelime olan "VERITAS" yani "Doğruluk" yazıyor. Kocaman bir kampüsü var okulun. Binalar New England mimarisi ile uyumlu. Kırmızı tuğladan. Harvard, Columbia ve Princeton'dan sonra gördüğüm 3. Ivy League okulu. Güzel bir kampüsü, değişik bir havası var. Ama ben bu üçü arasında en çok Princeton'ı beğendim. Onun gotik tarzı binaları daha etkileyici ve daha güzel. Harvard Square'iın orada ücretsiz "Harvard Unofficial Tours" düzenleniyor. Üniversite öğrencileri gün içinde birkaç defa ana kampüsü gezdirip hikayeler, anekdotlar anlatıyorlar. Biz tur saatlerini dikkate almadan gitmiştik. Gidince fark ettik ki yeni tur başlayalı 15 dakika olmuş. Bir sonrakine de yarım saat var. Turu bir yerden yakalarız diye düşünerek kampüsün içine daldık. Gördüğümüz ilk kalabalığa ilerledik. İngilizce konuşmuyorlar! İkinci kalabalık, onlar da konuşmuyor! Üçüncü kalabalık da konuşmuyor derken İngilizce konuşan, "Hahvahd" yazılı tshirtler giyen biri kız diğeri erkek tur rehberlerini bulduk. (Harvard'ı akın akın turist geziyor. İnsanın okuluna hergün fotoğraf makineli turistlerin gelmesi nasıl bir duygu acaba diye düşündüm, sonra aklıma bizim okula akın akın gelip çimenlerde, manzarada vs. fotoğraf çektiren sınava girecek liseli gençlerin görüntüsü geldi. Tamam aynı şey sayılmaz ama yine de bir fikir veriyor insana.)

Ana kampüsteki highlight'lar şunlar: (1) John Harvard heykeli: Rehberler heykeldeki adamın gerçek John Harvard olmadığını söyledi. Bir de ne yaparsanız yapın asla ayak parmağını ellemeyin. Zira öğrenciler fotoğraf çektiren turistlerle dalga geçmek için üzerine işiyorlarmış (!) (2) Harry Elkins Widener Memorial Library: Çok ilginç bir hikayesi var. Harry Elkins Widener bir işadamı ve kitap koleksiyoncusu. Annesi ve babası ile birlikte New York'a doğru yola çıkan Titanik gemisine biniyorlar. Annesi kazadan kurtuluyor ama Harry ve babası gemiyle beraber kayboluyorlar. Harry, Harvard mezunu olduğu için annesi kitaplarını buraya bağışlıyor ve oğlunun adına dünyanın bu en büyük kütüphanesini yaptırıyor (bu -en büyük- iddiası ne kadar doğru bilemiyorum, ben rehberin yalancısıyım). Oğlunun ve kocasının ölümünden sonra anne kafayı biraz üşütüyor ve oğlunun hayaletinin onu ziyaret ettiğini iddia ediyor. Oğlu ve kocasının boğularak ölmeleri meselesini o kadar ileri götürüyor ve kütüphane karşılığı okul yönetiminden bir söz istiyor: o da her öğrencinin "yüzme" dersi alması ve bu dersten başarıyla ile geçmesi. Okul kabul ediyor. (Büyük yatırım gelecek, neden kabul etmesin tabi!) Rehberimizin dediklerini yanlış hatırlamıyorsam 1970'lere kadar uygulanıyor bu düzenleme. Uygulama kalkana dek, yüzme bilmeyen Harvard mezunu olmuyor. İlla herkes öğreniyor yüzmeyi. (3) John F. Kennedy'nin yurt binası: Kampüste yürürken ahan bu da Kennedy'nin yurt odasının olduğu bina dediler. Gerçi odası durmuyormuş yerinde çünkü o bölümü asansör yapmışlar. (4) Primal Scream: Bu en çok hoşuma giden hikayeydi. Finaller başlamadan önceki son gece, Harvard'ın bahçesinde toplanan öğrenciler çırılçıplak bir şekilde koşmaya başlıyorlar. Bahçede bir müddet tur attıktan sonra önce uğultu başlatıp, ses perdesini yavaş yavaş yükseltip, en yüksek perdeden hep beraber bir çığlık atıp geceyi tamamlıyorlar. Bazı gelenekler üzerinden geçen yıllara direnip ayakta kalabiliyorlar işte. Bir kimliğin parçası olması devam ettirilmesini gerektiriyor. Gerçi katılım nasıl, her sene yüksek mi bilemiyorum. Ama şurası da bir gerçek sayısı ne olursa olsun, her final dönemi kampüste çıplak koşan birileri var!

Whale Watching

Harvard turunun ardından balina turu için Boston'a doğru (Harvard, Cambridge şehrinde ama buradaki şehirler İstanbul'daki ilçeler gibi malum) yola çıktık. 20-25 dakika sonra upuzun bir kuyruğun en arkasında, "acaba balina gelecek mi, gelse bile biz görebilecek miyiz" soruları arasında, tekneye binmeyi bekliyorduk. O kadar insan o tekneye nasıl sığdık bilmiyorum. Tur yaklaşık 3 saat sürecekti onu biliyordum da bu kadar uzun bir yol gideceğimizi tahmin etmemiştim. Git babam git, git babam git. Bir de bi rüzgar, bi rüzgar. Saçlarım oldu papaz. Sol yanağım rüzgardan hafif hafif uyuşmaya başladı. Balina göreceğiz diye felç olmanın bir anlamı olmadığına karar verip, teknenin kenarında konuşlandığımız yerimizi bırakıp, kuytulara sığındık. İyi ki de öyle yapmışız. Git babam git, git babam git. Yol bitmiyor! 1-1.5 saatlik tekne yolculuğunun ardından önce yavaşladık, sonra durduk. Tabi yerimiz kapıldığı için kaldık biz ortada dımdızlak. Elimde fotoğraf makinesi hazır. Hangi yöne gitsem bilmeden bekliyorum. Bütün teknede derin bir sessizlik. İlk balinayı kim görecek stresi yaşanıyor! Ben alık alık bir sağa bir sola bir teknenin arkasına bakınırken, sol cenahta bir boşluk görüp hemen oraya yanaştım. Bir beş dakikalık beklemenin ardından o da ne! balinacık bize kuyruğunu gösterdi!! Teknede bir çığlık bir çığlık... Herkes yanaştı mı sol tarafa.. O sırada balina kayboldu. Bu sefer sağ taraftan bir çığlık geldi. Haydaaa bütün tekne sağ tarafa koşmaya başladı. Şimdi bütün süreci yazmaya kalksam yaz yaz bitmez, en iyisi özetini vereyim sevgili okur: iki tane koccaman balina teknenin dibine kadar gelmekle kalmadı, bize bir de gösteri sundular. Süzgeçlerini kaldırıp pat pat suya vurmalar, kuyruğunu sallamalar, artık hangi numaraları öğrenmişlerse hepsini yaptılar. İçim acıdı. Bu hayvanlar sanki doğal habitatlarının içinde yaşıyorlarmışcasına pazarlanıyor bu turlar, oysa gerçek öyle değil. Ben balinaları yüzerken görmeye razıydım. Aslında sadece yüzerlerken göreceğiz zannediyordum. Böyle oyun yaptıklarını görmek açıkçası hoşuma gitmedi. İnsan elinin değdiği herşey berbat olmak zorunda mı? Bu hayvanlar doğal habitatlarında mı şimdi? Yazın havalar güzelken onlarca tekne her gün habitatlarının yakınına gelip onlara bakmaya çalışmıyor mu? Beslenerek eğitilen balinalar yaşadıkları bu açık denizde özgür mü sahiden? Hem deli gibi üşüdüğüm için, hem de bu düşünceler başıma üşüştüğü için sessiz sessiz oturdum dönüş yolunda.

Fire and Ice
Harvard Square'de gittğimiz bu restoran Amerika'da çok yaygın bir yemek kültürünün parçasıymış meğer. Ben o kültürle ilk kez tanıştım. Sistem (çooook enteresan olmamakla birlikte) şöyle: Tabağınızı alıyorsunuz, açık büfenin önüne gidiyorsunuz. Envai çeşit et (biftek, tavuk, domuz, deniz ürünleri), envai çeşit sebze, envai çeşit sos... Tabağınıza hangi etten hangi sebzeden isterseniz dolduruyorsunuz. Ortada kocaman yuvarlak bir ızgara masası var. 4-5 kişi çalışıyor başında. Tabağınızı veriyorsunuz, ateşe atıp, üstüne istediğiniz sosu döküp pişiriyorlar. Midenizin genişliğine göre kaç sefer yapacığınız size kalmış. Açık büfe yemek mantığının değişik bir versiyonu.

Boston'daki ikinci günümüz bir öncekine göre yorucu geçti. 3 saat okyanus rüzgarı ve havası sersem etti. Ama uyuyup enerji depolamak gerekliydi çünkü ertesi gün dört gözle beklediğim Cape Cod gezisi gerçekleşecekti.