18 Mart 2010

Vegas Sen Şaka Mısın?

Las Vegas. Sin City. Disneyland for Adults.

Değişik bir şehir Las Vegas. Işıl ışıl. Uçak alçalmaya başladığında gördüğüm, kocaman bir karanlığın ortasından yayılan ışık hüzmesi. Uçaktan havaalanına geçtiğinizde karşınıza ilk slot makineleri çıkıyor. Gelenler için değil de gidenler için. Son bir kez o kolu hevesle çevirme şansı. Dünyanın başka bir havaalanında görebilir misiniz bilmem.

Uzun bir caddesi var. Adı Las Vegas Boulevard (Surprise, surprise!). Ama Strip deniyor. South-Central-North Strip diye üçe ayrılıyor. Bildiğiniz, duyduğunuz ya da bilmediğiniz ve duymadığınız bütün oteller bu caddenin üzerinde: Mandalay Bay, Luxor, Monte Carlos, New York-New York, MGM, Paris, Bellagio, Ceasars Palace, Venetian, Treasure Island, Wynn. Birinden çıkıp diğerine gidiyorsunuz. Zaten kimi otellere içerden geçiş var. Bir Casino'dan diğerine rahat rahat geçebilin diye.

Normalde bir otele girince resepsiyon çıkar ya önünüze. Burada işler biraz değişik. Casino'ya ayak basıyorsunuz ilk. O büyük salonların içinde yolunuzu kaybede kaybede buluyorsunuz otel resepsiyonunu. Otellerin içine girmek tamam da çıkması öyle büyük bir dert ki! Ceasars Palace'tan çıkmaya çalışırken sağa girdik, sola girdik, yok mümkün değil çıkışı bulamıyoruz. Ortalıkta deli tavuklar gibi dolanırken NBC'nin canlı yayınladığı bir poker turnuvasına denk geldik. Neye niyet neye kısmet. Gerçi benim pokerle hiçbir ilgi ve alakam yok ama bizim çocuğun en büyük keyiflerinden biri poker oynamak, izlemek, poker hakkında okumak olduğu ve oyuncuların çoğunu da tanıdığı için takıldık kaldık orda bir müddet. Yok bilmem kim çok ego sorunluymuş, beriki 20 yaşındayken bilmemkaçmilyondolarlık bir turnuvayı kazanmış. Amerika'da filan doğmuş olsaydı profesyonel poker oyuncusu olur, şimdi izlediği turnuvalara kendi katılırdı adım gibi eminim.

New York'ta asla ama asla sokakta içki içemezsiniz. Hemen polis bitiverir yanınızda. Yasak. Ama gelin görün ki Las Vegas'ta sokakta içki içmek serbetmiş. Bir de ortalıkta bombastik şekil ve büyüklüklerde içki bardaklarında alkol satan barlar var. İksir şişesi şeklinde olanını da gördüm, kovboy çizmesi şeklinde olanını da. Bir de plastik gitarların içini dolduruyorlar. Kenarından uzun bir pipet sarkıyor. Gitarı omzunuza asıyor, içe içe geziyorsunuz.

Eğer kumar delisi değilseniz ve saatlerinizi poker veya rulet masalarında ya da slot makinalarında harcamayacaksanız yapacağınız turist aktivitesi kısa şu: otel gezmek. Kulağa son derece saçma gelse de bu aktivite Las Vegas'ın en önemli aktivitesi. Bizim çocuğun tabiri ile "Adamlar insan gelsin diye otel yapmışlar, insanlar 'otel yaptılar' diye Vegas'a geliyor." Otellerin dışında başka hiçbir numarası yok Vegas'ın. Biz Mandalay Bay'den başlayıp Venetian'a kadar sırasıyla bütün otelleri gezdik. Bazılarının barında oturduk, bazılarının Casino'sunda 5-10 dolares kaybettik. Ama uzun uzadıya hiçbirinde kalmadık. Oteller çirkin mi? Kesinlikle değil. Çok ama çok güzeller. Hele Venetian içinin dekorasyonu ile beni benden aldı resmen. Ama nihayetinde otel işte. Doğa harikası filan değil. İnsan-mimari harikası.

Bazı highlight'ları saymak gerekirse:

1. MGM'in Casino'sunda aslanların yaşadığı bir bölme var. Otel, logosunda aslan kükreyen MGM film şirketine ait olduğu için aslan sergilemeyi uygun görmüşler herhalde.
2. New York-New York'un tepesinde bir rollercoaster var. Zevkli gözüküyor ama Cyclone'dan sonra ettiğim yemini bozmadım ve hiiiç niyetlenmedim.
3. Paris otelindeki Eiffel kulesine çıkılabiliyor. Şehri tepeden görmek isteyenler için ideal. Ben gece çıkmak istiyordum ama nalet yağmur yüzünden kapalıydı.
4. Stratosphere otelinin de tepesinde bir rollercoaster varmış. Biz son gün araba kiralamak için girdik bu otele ama neresindeydi o rollercoaster göremedim. Dünyanın en yüksek rollecoaster'ıymış denilene göre.
5. Otellerin hemen hepsinde şovlar var. 7 otelde Cirque du Soleil gösterisi var. Hepsi de birbirinden farklı. Her akşam 7 ayrı gösteri yapıyorlar kısacası. Bunun yanında sihirbazların ya da revü kızlarının gösterileri var. Biz MGM'deki Coperfield gösterisine gittik. Ceasars Palace'da da Seinfeld çıkıyordu mesela (gerçi biz oradayken gösterisi yoktu).
6. Vegas'tan yarım saat uzaklıkta Red Rock Canyon denilen bir yer var. Bizim gibi araba kiralayıp kolaylıkla gidebilirsiniz. Grand Canyon kadar olmasa da epey büyük. Araba ile takip edebileceğiniz bir rota var. Rota üzerinde belirlenmiş kimi noktalarda arabayı park edip hiking yapabiliyorsunuz. Girişte verdikleri haritada o noktadaki hiking süresi, zorluk derecesi vs. gibi bilgiler mevcut. Çok güzel bir yer, kesinlikle tavsiye ederim.

Las Vegas, kumar oynamayacaksanız eğer, tekrar tekrar gidilecek bir yer kesinlikle değil. 3 günlük seyahatler sanırım en ideali. Uzun süreli gitmenin tek faydası birkaç gününüzü ayırıp Vegas'tan 5 saat uzaklıktaki doğa harikası Grand Canyon'u görmek olabilir. Ben çok heveslenmiştim ama bizimkisi kısa süreli bir seyahatti. Grand Canyon başka bahara kaldı.


South Strip


Mandalay Bay Casino


Bellagio Casino


Red Rock Canyon


Red Rock Canyon

21 Şubat 2010

Mission to Orlando: From Where We Left Off


Evet, aylar öncesinde kaldığım yerden devam. İnat ettim, Orlando yazısını tamamlayacağım. (Aslında bu ikinci kısım, allah üçüncü ve son kısmı tamamladığım günleri de gösterir bana inşallah!!) "Önceki yazıyı hatırlamıyorum" diye panikleyenler varsa aranızda (çok mütevaziyim) onları sükunete davet ediyorum. Ben de hatırlamıyorum öncesinde neler yazdığımı. Ama söyleyecek yeni sözlerim var. Hem bunlar öncekilerden daha iyi.

Orlando'yu turistik bir şehir kılan belki de tek özelliği Universal Studios, Walt Disney Magic Kingdom, Sea World gibi büyük theme park'lara ev sahipliği yapması. Bu parklar çok büyük olduğu için gezmesi bayağı zaman alıyor. Multiple-day-pass alıp, bir parkı birkaç gün gezen insanlar var. Bizim o kadar çok zamanımız olmadığı için 2 parka birer gün ayırdık.

İlk gün Universal Orlando Resort'a gittik. Naçizane tavsiyem biletlerinizi internetten satın alın. Hem biraz daha ucuz oluyor (3-5 doların lafı olmaz, Karun kadar zenginim diyorsanız, siz kapıdan alın) hem de uzun bilet kuyruğunda beklememiş oluyorsunuz. Biz off-season sayılabilecek bir dönemde gittiğimiz halde içerisi epey kalabalalıktı. Yazın nasıl oluyordur düşünmek bile istemiyorum. Bu tür parkların açılış saatini mutlaka kontrol edin. Genelde sabah 9 gibi açılıyorlar. Erkenden gitmek, parkın en popüler aktivitelerine etraf kalabalıklaşmadan binmek iyi bir fikir. Biz açılış borusuyla birlikte içeri attık kendimizi.

Universal Orlando Resort iki büyük parktan oluşuyor; Universal Studios Orlando ve Islands of Adventure. Biz sadece ilkine gittik. Universal Studios Production Central, New York, Hollywood, San Francisco/Amity, World Expo ve Kidzone isimli altı bölgeden oluşuyor. New York ve Frisco bölgelerinde bu şehirlerdeki birçok binanın, sokağın replikası var. Bir nevi film seti hepsi. Her bölgede yapabileceğiniz birçok aktivite var. Benim tavsiye edeceklerim şunlar:




- Simpsons' Ride: Çok ama çok keyifli. Bilmediğimiz bir nedenden dolayı sırada çok uzun süre bekledik (sıra bir süre hiç ilerlemedi) ama beklediğimiz her dakikaya değdi. Aslında bir simulasyon aracının içine giriyorsunuz ve önünüzdeki ekranda görüntüler akıyor. Yani gerçek bir rollar coaster değil. Ama simulasyon aracı deyip geçmeyin. Benim şimdiye kadar bindiklerim arasında en başarılısı buydu. Çıkışta Simpsons maskotları geziniyor. Biz Homer'a denk geldik.

- Twister: Ufak bir stüdyoda "hortum" ortamı yaratıyorlar. Girişte Twister filminden görüntüler ve oyuncuların filmle ilgili yorumlarını dinliyorsunuz. Ben "allahım nereye gidiyoruz şimdi" diye biraz tırsarak girdim içeri ama korkutucu birşey kesinlikle değil. Gözünüzün önünde ufak bir hortum sahnesi canlandırılıyor sadece. Biraz ıslanabilirsiniz. O da önlerde duruyorsanız.

- Disaster: Çok eğlenceli bir show. Sırası biraz uzun oluyor. Üç farklı odaya alınıyorsunuz. İlk odada esprili bir adam ziyaretçiler arasında bir gönüllü grubu seçiyor. İkinci odada o gruba sözde film çektiriliyor. Üçüncü odada bir araca biniyorsunuz, sağdan soldan efektler geliyor. Ekranda da çekilen film oynuyor. Film epey komik. Eğer kenarda oturuyorsanız sonlara doğru ayaklarınızı havaya kaldırın!

- E.T. Adventure: Havada uçan bisikletvari küçük arabalarla E.T'nin dünyasını gezmek ister misiniz? O zaman bu tura kesinlikle katılın. Hiçbir korku öğesini barındırmıyor, tatlı tatlı havada geziyor, şehirlerin üzerinden uçuyorsunuz. Ben hiç bitmesin istedim. Saatlerce o arabada oturabilirdim.

- Men in Black - Alien Attack: 4 kişi bir araca biniyorsunuz. Önünüzde silahlarınız. O araç kendi etrafında döne döne ilerliyor. Siz de elinizdeki silahlarla hedeflere ateş ediyorsunuz. Ateş etme kısmından ziyade döne döne ilerleme kısmı çok zevkli. Sırası da çabuk ilerliyor. Yalnız çantayla binemiyorsunuz. Hemen yanında ücretsiz locker'lar var. Çantaları oraya kitleyip gitmeniz gerekli.

Bu atraksiyonların dışında bir de küçük tiyatrolarda koltuğunuza oturup izlediğiniz showlar var:

- Shrek 4D: Girişe çok yakın olduğu için biz Shrekle başladık turumuza. Eğlenceli bir show. Mutlaka izleyin derim. Bir de oturduğunuz koltuğun hareket etmeyen koltuklardan olmamasına dikkat edin.

- Terminator 2: 3-D: Gözlüklerinizi takıp izleyeceğiniz bir show daha. Terminator Arnold bir sinema perdesinde, bir sahnede gözlerinizin önünde. Efektler takibi çok başarılı.

Bir de bütün bunların dışında bizim binmediğimiz ama adrenalin sevenlerin kaçırmaması gereken üç adet ride var:


1. Hollywood Rip Ride Rockit: Six Flags'lere taş çıkarır mı bilmem ama ben binmeye cesaret edemedim bu devasa roller coaster'a. Özellikle yaz sonu Coney Island'da bindiğim Cyclone'dan sonra böyle bir kal geldi bana roller coaster'lar konusunda. Bu arada Cyclone'un 1927'den kalma bir roller coaster olduğunun notunu düşeyim. Yolunuz New York'a düşerse mutlaka bu deneyimi yaşayın (!)

2. Revenge of the Mummy: Bu bir indoor roller coaster'ı. Yani karanlıkta gidiyorsunuz. Indoor roller coaster'a bir kere Almanya'daki Europa-Park'ta hemşiremle binmiştim. (Biz o gün amma çok roller coaster'a binmiştik yahu. Daha mı cesurdum o zamanlar acaba?) Bir daha binmem diyip hiç yanaşmadım.

3. Jaws: Bu bir roller coaster değil. Bir teknede ufak bir gölde giderken köpekbalıklarının saldırısına uğruyorsunuz. Olay bu. Aslında buna binecektik ama hava biraz serindi ve görevliler ıslanma riski olduğunu söyleyince vazgeçtik.

Uzun lafın kısası:

1. Biletler çok ucuz değil gerçi dünyanın hiçbir yerinde theme parklara girişler ucuz değil. Ama internetten alırsanız kapıdaki fiyattan biraz daha az ödüyorsunuz.

2. İçeri bir kere girdikten sonra aktiviteler için para ödemiyorsunuz. Ama parkın kalabalıklığına bağlı olarak aktivite bekleme süresi değişiyor. Mutlaka açılış saatinde gidin ve kalabalıklaşmadan en popüler ride'lara binin.

3. Orlando'nun şehrin göbeğinde bir otobüs istasyonu var. Universal Studios, Magic Kingdom ve Sea World'e buradan kalkan belediye otobüsleri çalışıyor. Yarım saatte de gidiyorlar. Şehir merkezinden ya da kaldığınız otelden taksiyle gitmek de bir seçenek ama 20-30 dolar civarı bir ücret ödeyeceksiniz, aklınızda bulunsun.

4. Universal Studios ve Islands of Adventure için kombine biletler satılıyor. Eğer birkaç günüzünü ayırabileceğinizi düşünüyorsanız o biletlerden alın.

Bizim çocuk "E gördük artık, daha da gitmem" diyor ama ben tekrar gitmek istiyorum. Bu sefer Islands of Adventure'a. Çünkü Harry Potter atraksiyonu açıyorlarmış baharda!!

İyi eğlenceler!

9 Şubat 2010

The Insider



"You pay me to go get guys like Wigand, to draw him out. To get him to trust us, to get him to go on television. I do. I deliver him. He sits. He talks. He violates his own fucking confidentiality agreement. And he's only the key witness in the biggest public health reform issue, maybe the biggest, most-expensive corporate-malfeasance case in U.S. history. And Jeffrey Wigand, who's out on a limb, does he go on television and tell the truth? Yes. Is it newsworthy? Yes. Are we gonna air it? Of course not. Why? Because he's not telling the truth? No. Because he is telling the truth. That's why we're not going to air it. And the more truth he tells, the worse it gets! " Lowell Bergman

Başrollerini Al Pacino ve Russel Crowe'un paylaştığı The Insider son zamanlarda seyrettiğim en iyi filmlerden birisi. 1999 yapımı film, gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor. Filmde geçen bütün şahıs isimleri, şirket isimleri, hepsi de gerçekte bu hikayenin parçası olmuş şahıs ve şirketlerin isimleri. Böylesine çarpıcı bir hikayenin gerçekten de yaşanmış olması, filmi daha da güçlü kılıyor.

Filmin konusuna gelince: Lowell Bergman (Pacino), CBS'de yayınlanan meşhur 60 Minutes programının yapımcısı. Program çetrefilli konuları ele alması ile ünlü. Bergman, günün birinde göndereni belli olmayan bir paket alır ve içinden tütün şirketi Phill Morris'e ait bazı dokümanlar çıkar. Dokümanda yazanlardan birşey anlamayan Bergman'ın yolu Jeffrey Wigand (Crowe) ile kesişir. Aslen bio-kimyager olan Wigand, Brown & Williamson tütün şirketinin yüksek rütbeli yöneticilerinden birisiyken işten kovulmuştur. Nedeni, üretilen sigaralarda yüksek derecede bağımlılık yapan bir maddenin kullanılmasına itiraz etmesidir. Şirket, yaptığı işle ilgili herhangi bir açıklama yapmasını engellemek için bir gizlilik anlaşması (confidentiality agreement) imzalatmıştır. Lowell kısa sürede Wigand'in Phill Morris evraklarını yorumlamaktan çok daha fazlasını yapabileceğini fark eder. 1994 senesinde Amerika'daki tütün şirketlerinin CEO'ları, Congress'in karşısına çıkıp nikotinin bağımlılık yapmadığına inandıklarını beyan etmişlerdir. (I believe that nicotine is not addictive. Tam da bu cümleyle.) Lowell'ın, bunun koca bir yalan olduğunu ortaya çıkarabilmesi için Wigand'in tanıklığına ihtiyacı vardır. Wigand ise vicdanı ve ailesi arasında yapması gereken seçimden dolayı kapana kısılmıştır.



Filmin iki baş karakteri, iki hikayesi var. Bir yandan imzaladığı gizlilik anlaşması, ailesinin geleceği ve vicdanının sesi arasında sıkışıp kalmış Wigand'in yaşadıkları ile iş dünyasının kirli çarkları, kamuoyunu bu kadar ilgilendiren bir konunun nasıl da korkutmayla, zorbalıkla, tehditlerle örtbas edilmeye çalışıldığı anlatılıyor. Öte yandan ise Bergman üzerinden para üzerine dönen bu dünyada gazetecilik mesleğinin ne kadar zor icra edildiğinin, ekonomik çıkarlar söz konusu olduğunda gazetecilik ilkelerinin kolaylıkla hiçe sayılabileceğinin, böylesine bir dünyada idealleriyle yaşayan bir gazetecinin vereceği savaşın ne kadar da zor olduğunun altı çiziliyor. İfade özgürlüğü denen şeyin sınırsız olmadığını, para ve güç devreye girince susturulamayacak sesin neredeyse bulunmadığı bir dünyada yaşadığımızı hatırlatıyor insana. Film insana kendini sorgulatıyor. Wigand gibi vicdanının sesinden kaçamayanlardan mıyız, yoksa vicdanının üzerine yatıp uyuyanlardan mı? Bergman gibi idealleri uğruna yılmadan uğraşıp didinenlerden miyiz, yoksa çarkın parçası olmayı seçenlerden mi?

Pacino'yu daha birkaç gece önce Godfather'da gencecik haliyle izlemiştim. Hemen akabinde bu kadar yaşlanmış görmek bir garip oldu. Ama her haliyle kabulumuz tabi ki.. Russel Crowe kelimenin tam anlamıyla döktürüyor filmde. Ağır hareket eden halleri, yavaş yavaş konuşması, konuşurken devamlı yutkunması, bakışları, kısacası yarattığı karakterin herşeyi dört dörtlük. Aksiyon filmi arıyorsanız bu film kesinlikle size göre değil. Ama tercihiniz gerilim öğeleriyle dolu, başarılı bir senaryoya ve oyunculuğa sahip bir filmde yaşadığımız dünyanın gerçekliğine bir parça tanık olmaksa, doğru adrestesiniz.

Not: Jeffrey Wigand ile yapılan asıl 60 Minutes programından bir kesit izlemek isterseniz şu adrese buyrun 60 MINUTES

9 Ocak 2010

Avatar

Avatar'ı izleyeli epey oldu ama bir türlü oturup da aklımdakileri yazamadım. Benim kendi çevremdekiler filmle ilgili olarak üçe ayrılmış durumda: (1) İzleyip beğenenler, (2) İzleyip beğenmeyenler, (3) Filmin çok "trashy" olduğuna inanıp izlemeye değer bulmayanlar.

Filmle ilgili yadsınamayacak bir durum var: Sanat yönetmenleri gerçekten de harikalar yaratmış. Eğer siz de internette dolaşan kamera arkası görüntülere göz attıysanız, filmin nasıl çekildiğini az çok görmüşsünüzdür. Kamerayla elde edilen o görüntülerden böylesine güzel görsel görüntüler yaratabilmek kolay bir iş olmasa gerek. İnsanların bilgisayar yardımıyla yaratıldığını bildikleri halde Pandora'nın o masalsı güzelliğine sanki gerçek bir doğa harikasıymış gibi hayran kalmaları da bu insanların yaptıkları işte ne kadar başarılı olduklarının bir kanıtı değil mi? Oyuncuların yüz mimiklerini kaydeden küçük kameralar kullanılması da Na'vi karakterlerini izleyicinin gözünde daha da gerçekçi bir hale sokmuyor mu? Kısacası filmin görselliğine, inandırıcılığına diyeceğim hiçbir şey yok.

Ama!

Konusuna gelince işler biraz değişiyor. Filmde iki "varlık" grubu var: Birincisi her gittiği yere kötülükten başka birşey götürmeyen, bütün dengeleri bozan, yok eden insanoğlu. İkincisi ise insanoğlunun tersine doğa ile kendi hayatı arasında bir denge kurmuş, tabiatın gücüne inanan, onu koruyan yerli halk Na'viler. Bir tarafta güçlüler, teknolojinin en son halini kullanan modernler/medeniler, (aralarında birkaç iyi kalpli kişi bulunan) kötüler. Diğer tarafta vahşiler, medeniyetin ehlileştiremediği varlıklar, güçsüzler, iyiler. Kötülerin gerekli bilgileri toplamak için Na'vi toplumu arasına soktuğu Avatar'lar var bir de. Jake Sully işte bu noktada oyuna dahil oluyor. Kötürüm kalmış bir asker o. Ölen ikiz erkek kardeşinin Avatar'ını kullanmaya başlıyor. Karşılığında bacaklarını iyileştirecek bir ameliyat vaad ediliyor. Jake'in Na'vi topluluğunun içine sızması kötülerin istedikleri stratejik bilgilere ulaşmalarını sağlıyor. Ama Jake'in Neytiri'ye aşık olması, bu doğa harikası gezegene ve Na'vilerin doğayla uyumlu şekilde sürdürdüğü yaşam tarzına hayran kalması ile işin rengi değişiyor. Jake saf değiştiriyor. Kötüleri karşısına alıyor. Kötülerin içindeki bir avuç iyi niyetli bilim insanıyla (ya da bilimin sadece bilim için yapılacağına inanan saftoriklerle) Na'vilerin kötülere karşı savaşını organize ediyor. Bu arada Na'vilerin lideri de oluveriyor. En nihayetinde kötülerin kaybetmesine neden oluyor. Sonunda da Pandora doğasının gücüyle insan vücudundan Na'vi vücuduna temelli transfer oluyor. Onlar eriyor muradına, biz çıkıyoruz kerevetine.

Beni bu hikayede en çok sıkan şey her zaman ama her zaman "vahşilerin, bizim anladığımız şekilde medenileşmemişlerin, doğa insanlarının" kurtarılmaya ihtiyaç duyması. Ama her zaman. Medeniyetten gelen, ama kötü olmayan insanların bu geri kalmışlara liderlik etmesi, onların kurtarıcısı olması. Jake de tam bu kişi işte. Aşk da burada katalizör görevi görüyor. Jack Neytiri'ye olan aşkı üzerinden Pandora'ya karşı bir hayranlık geliştiriyor. Ameliyat olamamak pahasına kötüleri karşısına alıyor. Ama Pandora doğasının bir hikmeti Na'vi vücuduna tamamen transfer olarak sağlam bacaklara kavuşuyor. Yani sonuçta Jake'in kaybettiği hiçbir şey olmuyor. Oysa Na'viler için durum öyle mi? Ben bu filmin savaşı eleştirdiği fikrine de katılmıyorum. Olsa olsa insanların açgözlülükten, para hırsından doğaya verdikleri zararı eleştiriyordur. Gerçi doğaya zarar vermek için çok önemli madenler arayan mutlak kötü insanlar olmamıza da gerek yok. Hepimiz her gün ürettiğimiz çöplerle, her sokağa çıkışımızda beraberimizde sürüklediğimiz arabalarımızla, geri dönüşüme burun kıvırışımızla, alışveriş torbalarımızla yeteri kadar kirletiyoruz doğayı.

Dediklerimi özetlemek gerekirse: Avatar bilindik klişeleri tekrar tekrar kullanıyor ve güçlü/güçsüz, medeni/vahşi ilişkisini yeniden üretiyor evet. Ama görsel güzelliği tartışılmaz.

29 Kasım 2009

Episode I: Mission to Orlando

"Şükran Günü'nde Florida'ya gidiyoruz" dediğimde arkadaşlarım Miami ya da Keys'e gidiyoruz zannettiler önce. Kocaman kocaman açılan gözler, Orlando lafını duyunca bir küçüldü pir küçüldü sormayın. Meğer Florida'nın raconu Orlando değilmiş. Hatta bir tanesi suratını ekşitti, abartmıyorum. Ona n'oluyorsa! Sanki onu da beraberimizde götürüyoruz.

Newark Havaalanı'ndan kalkan Continental Airlines'a ait uçak ile başladı yolculuğumuz. Yazın üç saatlik Indiana-New York yolunu arkada az sayıda insan oturduğu için kalkamayan, hostesin 2-3 kişi arka tarafa geçebilir mi anonsu yaptığı pırpır uçakla gittiğimiz için, kocaman 3'er koltuklu, kişisel televizyonlu, Boeing uçağı bana saray gibi geldi. Pilot "bumpy" havadan dolayı yemek servisini hosteslere hemen yaptıracağını açıklayınca gerilen sinirlerim, bizim çocukla birlikte UP filmini izlemeye başlayınca sakinledi. Filmden sonra How I Met Your Mother'ın ilk sezon ilk bölümünü ekranda görüp izlemeye başlamıştık ki (Haaave you met Ted?) yayınımız gitti, pilotumuzdan iniyoruz anonsu geldi. (Continental'ı sevdim sevgili okur. Dönüşte Delta ile geldik, onun televizyonu yoktu ama wireless interneti vardı. **Life is always about trade-offs**)

Orlando'nun diğer küçük nüfuslu Amerikan şehirlerinden pek bir farkı yok sevgili okur. Havaalanından çıkıp şehir merkezine giderken gördüğüm yerleşim şekli, kocaman outletler, sağda solda drive-in restorantlar bana Indianapolis'i çağrıştırdı. Yine de Orlando'nun şehir merkezi Indianapolis'inkinden kat be kat iyi. En azından şehirde belediye otobüsü sistemi var. "Ben bir şehrim" havası hakim. Indianapolis'in öyle bir iddiası bile yoktu. "Eyalet başkentiyim ama çaktırma ben bildiğin köyüm" verdiği en açık seçik mesajdı. (Tabi yerlisi bu hayat tarzını benimsemiş oluyordu genellikle. Mesela Chicago'ya gitmek istediğimi söylediğim bir Hoosier bana orasının kalabalık ve tam bir keşmekeş olduğunu anlatmaya çalışmıştı. Arabalar üstüne üstüne geliyormuş! İstanbul'u görse ne yapar acaba?)

Indianapolis'in şehir merkezinde yerleşim pek yoktu, etrafa serpilmiş çok fazla restorant yoktu. Orlando öyle değil. İnsanlar şehir merkezinde de yaşıyor. Çok fazla pizzacı var, bar var, barlarda Magic maçı seyreden mavi formalı insanlar var. Tatil zamanı olmasa daha bir hareketli olurdu dışarısı. En azından bende öyle bir imaj uyandı. Otele eşyaları bırakıp karnımızı doyurmaya çıktık. Açık bir kafe bulup içeri daldık, açık bir alışveriş merkezi görüp içeri daldık. İçeriler dolu, dışarılar boştu. Otelin hemen arkasındaki Lake Eola'nın etrafında gezinelim biraz dedik. Tabi ki bir allahın kulu yok. Köpeğinin tuvalet ihtiyacını gideren amca hariç. Biraz yürüdükten sonra başlayan yağmurun ve üzerimize çöreklenen yol yorgunluğunun da etkisiyle otelimize geri döndük.

Sevgili yarim, pek muhterem Lonely Planet kitabıma gömülüp okumaya-düşünmeye-planlamaya, ertesi gün neler yapacağız sorusuna yanıt aramaya başladım.


Lake Eola'dan Görüntüler



10 Kasım 2009

How Does It Feel To Be A Problem?


Photo: Starbucks at Lexington Ave. & 50th street


"Ötekiler"in hikayelerini daha sık dinlersek önyargılarımızı kırmamız kolaylaşır mı? Birbirimizi hikayelerimizle yakalayabilir, ortak bir paydada buluşabilir miyiz? Bir-iki jenerasyon sonra bambaşka anlayış hüküm sürer mi topraklarımızda? 20-30 yıl insan ömrü için uzun bir zaman dilimi ama bir devletin ömründe nedir ki?

Denemeye değmez mi?

5 Kasım 2009

Mr. Big, New York City and a Subway Ride

Metroda tek başıma gidiyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. New York, okul, İstanbul'dakiler, Aralık bitmeden yetiştirmem gereken onlarca iş... Metronun içine göz gezdiriyorum. Karşı sıramda iki genç kadın ve bir erkek oturuyor. Fotoğraflarını çekiyorlar birbirlerinin. Üzerlerinde Halloween kostümü yok. Metro yavaş yavaş doluyor. Hazır alınmış kostümler, evde hazırlanmış kostümler, yaratıcı kostümler, sık rastlanan kostümler, rengarenk peruklar, kedi kızlar, kafasında baltalı adamlar, vampirler, kontesler, tam bir curcuna. Önce Lexington'da iniyor bir grup insan. 42'ye geldiğimizde metronun içinde ayakta giden nerdeyse kimse kalmamış. Karşımda oturan grup iniyor. Birden çığlıklarını duyuyorum kızların. Ne oluyor diye gözlerimi onlardan yana kaydırıyorum. Az önce oturdukları yere bakıyorlar, yüzlerinde bir gülümseme, gözlerinde şaşkınlık ifadesi. Ben de tam karşıma çeviriyorum bakışlarımı. Neden attılar ki o çığlıkları?

Tam karşımda oturuyor. Sadece bir saniye sürüyor onu tanımam. Elinde Starbucks kahvesi, ayağında kahverengi ayakkabılar, mavi kot pantalonu ve üzerinde gri-mavi karışımı bir sweatshirt var. Uzun saçları şakaklarında hafif kırlaşmış. Yukarı, metro haritasına bakıyor. 34'de yerinden kalkıyor. İnecek diye yüreğim yerinden oynuyor. Kısa bir süre dışarı bakıp eski yerine oturuyor. Dik dik bakmak istemediğim için sağa sola bakınıp tekrar üzerine getiriyorum bakışlarımı. Son derece cool. Kimseye bakmıyor. Gözü hala metro tabelasında. Başka tanıyan var mı diye metronun içine bakıyorum. Tanıyanlar var ama tanımayan, ya da tanısa da umursamayanlar var. Yol bitmesin istiyorum. Treni iki durak arasında her beklettiklerinde sinirlerim ya hani, bu sefer söz sinirlenmicem. Ama sevgili train dispatcher'ın umrunda değiliz bu akşam. Tıngır mıngır gidiyoruz. Her durakta "acaba inecek mi" stresi yaşıyorum. Hızlıca bakıyorum, yok hareketlenmiyor. 14'te yaşlı bir amca biniyor. O da tanıyor hemen. Show'uyla ilgili sorular sormaya başlıyor. Bir de sırtının ağrısını. Gülümseyiveriyor yaşlı adama. İçten bir gülüş. Yanıt veriyor. Yaşlı amca birkaç soru daha soruyor, gülümseyerek. Onları da cevaplıyor. Sonra susuyor. 8'e geliyoruz. İnmek için ayaklanıyorum. O da kalkıyor. Sol tarafımda kalan kapıya yürüyor. Ben inip sola dönüyorum, o inip sağa dönüyor. O 8'deki merdivenleri kullanacak, ben West 4'a gideceğim için az ilerdekileri.

Yıllarca pek kıymetli DVD'lerimde ve Digiturk'teki tekrarlarda seyrettiğim Mr. Big (Chris Noth) ile 42'den 8'e süren metro yolculuğum böylelikle son buluyor. İçimden çığlıklar atarak merdivenleri çıkıyorum. Elim telefona gidiyor. Böyle bir şeyi kiminle paylaşabilirim? Tabi ki en az benim kadar Sex and the City'ci hemşiremle. Telefona bakıyorum. Türkiye'de saat gece yarısını çoktan geçmiş. Saat farkının bu kadar çok olmasına bi küfür salladıktan sonra telefonu çantama koyup, Waverly Place'den sağa dönüyorum. Halloween Parade'ini birlikte izleyeceğim arkadaşlarla buluşmak için West 4'a doğru yürümeye başlıyorum.

Hava yumuşak ve sıcak. Etraf kostümleriyle endam eden New Yorklularla dolu. Bu akşam Halloween varmış, parade olucakmış, eğlenecekmişiz fasa fiso. Benim için tek bir anlamı var 31 Ekim 2009'un: Ben bu akşam Mr. Big'i dünya gözüyle gördüm!!

23 Ekim 2009

Tecavüzcüyü Sevmek!

Şu aralar aksatmadan izlediğim yegane Türk dizisi Bir Bulut Olsam. Arada bir fragmanı izlemek için kanalın web sayfasına giriyorum. Geçenlerde dikkatimi fragmandan başka birşey çekti. Diziye ayrılan sayfadaki okuyucu yorumları. Başlardaki yorumlara biraz göz atıp şaşırdıktan sonra, sonraki yorumlara da bakayım dedim. Çok uzun süre bakamadım ama genel olarak şöyle bir hava hakim yorumlara. Narin'in Mustafa'yı sevmesini arzu eden, hatta Meral Okay'a çağrıda bulunan bir kesim var. Azımsanacak bir sayıda da değiller. Serdar ve Narin'in birbirine yakışmadıklarından, Mustafa'nın Narin'e nasıl aşık olduğundan dem vurup, senaryoda bir Narin-Mustafa aşkı yaratmalarını istiyorlar.

Diziyi bilmeyenler için kısaca bahsedeyim. Narin ve Mustafa amca çocukları. Mustafa Narin'i neredeyse çocukluğundan beri saplantılı hatta hastalıklı bir şekilde seviyor. Narin ise Mustafa'nın duygularına karşılık vermiyor. İstemiyor Mustafa'yı. Hatta Mustafa'dan kurtulmak için sevmediği birisiyle evleniyor. Evlendikleri gün Mustafa tarafından kaçırılıyor ve Mustafa'nın tecavüzüne uğruyor. Bir de şimdi öğrendik ki o tecavüzden hamile kalmış. Mustafa'nın Narin'e yaptığı tek kötülük bu değil tabi. Ama herhalde en kötüsü bu. (Ah tabi bir de ilk bölüm Narin'i öldürmeye çalışması var, onun unuttum) Sonuçta Mustafa bir tecavüzcü. Narin Mustafa'yı istemediğini sayısız sahnede beyan etmişken, bizim ruh hastası tecavüzcü nasıl oluyor da (rumuzlardan anladığım kadarıyla) kadın izleyicilerin Narin'e uygun gördükleri aşık oluveriyor?

Şimdi bu sorunun yanıtını düşünüp duruyorum, aklıma gelen muhtemel bir kaç yanıt var: 1) Türkiye'de pek çok kadın kocası tarafından tecavüze uğradığı için, Mustafa'nın bir dönem imam nikahlı karısı olan Narin'e başkasıyla evlendiği gün tecavüz etmesini normal karşılıyor, 2) Mustafa karakterini canlandıran oyuncu eli yüzü düzgün olduğu için seyirciler tarafından beğeniliyor ve Narin'e tecavüz ettiği gerçeği unutuluveriyor. Fiziksel görünüşü geniş bir kadın izleyici tarafından beğenilmeyen başka bir oyuncu Mustafa'yı canlandırsaydı Mustafa karakterine muhtemelen başka gözle bakacaklardı, 3) Türkiye'de pek çok kadın tecavüzcüleri ile evlendirildiği ve namusları böyle temizlendiği için kadınlar, böyle bir olay başlarından geçmemiş bile olsa, olası bir Mustafa-Narin aşkını destekliyorlar ve tecavüz olayını problematize etmiyorlar, 4) Narin'inin tecavüze uğradığı sahnede sadece "yapma Mustafa" demesi ve çok fazla mücadele etmemiş olması, "bu işi Narin de istedi aslında," fikrini uyandırıyor ve izleyiciler bunun aslında tecavüz değil rızaya dayalı cinsel ilişki (consensual sex) olduğunu düşünüyor.

Aklıma gelen ilk muhtemel cevaplar bunlar. Bu konuda çok güzel bir araştırma yapılabilir aslında. Bir adamın "sevdiği" kadına tecavüz etmesi seyircileri tecavüzcü karaktere tapınmaktan vazgeçiremiyorsa (üstelik Mustafa'nın tecavüzden dolayı pişmanlık vs. duyduğunu da görmüş değiliz), Türkiye'de katetmemiz gereken daha çok yol var demektir.

Kitap Listesi

2013

29. Buket Uzuner İki Yeşil Susamuru)
28. Araba Sevdası (Recaizade Mahmut Ekrem)
27. Mavi Vurgun (Clive Cussler)
26. Aile Çay Bahçesi (Yekta Kopan)
25. Kameralı Katil (Thomas Glavinic)
24. Olduğu Kadar Güzeldik (Mahir Ünsal Eriş)
23. The Cuckoo's Calling (Robert Galbraith/J.K. Rowling)
22. The Buddha in the Attic (Julie Otsuka)
21. Dance of Shadows (Yelena Black)
20. Emma vol. 1-2-3-4 (Kaoru Mori)
19. The Face on the Milk Cartoon (Caroline B. Cooney)
18. The Elite (Kiera Cass)
17. Stranger with My Face (Lois Duncan)
16. The Selection (Kiera Cass)
15. Toradora! vol. 1 (Yuyuko Takemiya)
14. Bakuman vol. 1 (Tsugumi Ohba)
13. Coraline (Neil Gaiman)
12. The Great Gatsby (F. Scott Fitzgerald)
11. Pembe Tütülü Amiral (Mehmet Murat Somer)
10. Palomino Molero'yu Kim Öldürdü (Mario Vargas Llosa)
9. Sessiz Kadınlar (Esra Erol)
8. Nemesis (Jo Nesbo)
7. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü (Etgar Keret)
6. Seçilmiş Kişi  (Carol Lynch Williams)
5. Cehennem Çiftliğinden Kaçış (Barış Uygur)
4. Feriköy Mezarlığı'nda Randevu (Barış Uygur)
3. Çıplak Ceset (Celil Oker)
2. Veciz Sözler (Barış Bıçakçı)
1. Steal Like an Artist (Austin Kleon)

3 Ekim 2009

Episode II: Boston Strikes Back


New England güneşinin sizi kandırmasına asla izin vermeyin. Hele hele okyanusa açılmaya kalkışacağınız gün asla! Boston'daki ikinci sabahımızda parıl parıl parlayan güneşi görüp attık kendimizi sokağa. İstikamet Charles nehri! Au Bon Pain'in o mis kokulu dükkanında epey vakit harcayıp, nerdeyse her reyonun önünde durup, çay mı yoksa portakal suyu mu, bagel mı yoksa croissant mı gibi envayi çeşit burjuva dertlenmelerinin ardından nehrin yolunu tuttuk (elimdeki tepside 3 adet kahve taşıdığım için ömrümün en dikkatli yolunu yürüdüm). Nehir kenarında çimenlere serilip kahvaltı eden bir biz vardık. Ne de olsa miskin bir milletin pek kıymetli üyeleriydik, popomuzu ağrıtacak şeyler yapmak bizden fersah fersah uzaktı. O yüzden çimenlere serilip midemizi şenlendirirken etrafımızda bir devinim, bir hareket içinde olan, canlılık belirtisi gösteren insanları süzüp, haklarında atıp tutmakla iştigal etmeyi tercih ettik.

Etrafımızdaki herkes (az ilerimizde güneşlenip kitabını okuyan kız hariç) hareket halindeydi. Bir grup insan nehir kenarında koşuyordu (erkeklerin çoğu üst kısmı çıplak koşuyordu. Şimdi bana ne bundan diyebilirsin sevgili okur ama bana önemli bir ayrıntı gibi geldi), diğer bir grup bebek arabası itekliyor, başka bir grup bisiklete biniyor, diğer bir grup avaz avaz bağıran bir antrenörün direktifleri doğrultusunda nehirde kürek çekiyordu.

Kahvaltının ardından gündemin ilk maddesine geçildi: Harvard Üniversitesi turu.

Harvard University

Harvard Üniversitesi 1636 yılında kurulmuş. Armasında latince bir kelime olan "VERITAS" yani "Doğruluk" yazıyor. Kocaman bir kampüsü var okulun. Binalar New England mimarisi ile uyumlu. Kırmızı tuğladan. Harvard, Columbia ve Princeton'dan sonra gördüğüm 3. Ivy League okulu. Güzel bir kampüsü, değişik bir havası var. Ama ben bu üçü arasında en çok Princeton'ı beğendim. Onun gotik tarzı binaları daha etkileyici ve daha güzel. Harvard Square'iın orada ücretsiz "Harvard Unofficial Tours" düzenleniyor. Üniversite öğrencileri gün içinde birkaç defa ana kampüsü gezdirip hikayeler, anekdotlar anlatıyorlar. Biz tur saatlerini dikkate almadan gitmiştik. Gidince fark ettik ki yeni tur başlayalı 15 dakika olmuş. Bir sonrakine de yarım saat var. Turu bir yerden yakalarız diye düşünerek kampüsün içine daldık. Gördüğümüz ilk kalabalığa ilerledik. İngilizce konuşmuyorlar! İkinci kalabalık, onlar da konuşmuyor! Üçüncü kalabalık da konuşmuyor derken İngilizce konuşan, "Hahvahd" yazılı tshirtler giyen biri kız diğeri erkek tur rehberlerini bulduk. (Harvard'ı akın akın turist geziyor. İnsanın okuluna hergün fotoğraf makineli turistlerin gelmesi nasıl bir duygu acaba diye düşündüm, sonra aklıma bizim okula akın akın gelip çimenlerde, manzarada vs. fotoğraf çektiren sınava girecek liseli gençlerin görüntüsü geldi. Tamam aynı şey sayılmaz ama yine de bir fikir veriyor insana.)

Ana kampüsteki highlight'lar şunlar: (1) John Harvard heykeli: Rehberler heykeldeki adamın gerçek John Harvard olmadığını söyledi. Bir de ne yaparsanız yapın asla ayak parmağını ellemeyin. Zira öğrenciler fotoğraf çektiren turistlerle dalga geçmek için üzerine işiyorlarmış (!) (2) Harry Elkins Widener Memorial Library: Çok ilginç bir hikayesi var. Harry Elkins Widener bir işadamı ve kitap koleksiyoncusu. Annesi ve babası ile birlikte New York'a doğru yola çıkan Titanik gemisine biniyorlar. Annesi kazadan kurtuluyor ama Harry ve babası gemiyle beraber kayboluyorlar. Harry, Harvard mezunu olduğu için annesi kitaplarını buraya bağışlıyor ve oğlunun adına dünyanın bu en büyük kütüphanesini yaptırıyor (bu -en büyük- iddiası ne kadar doğru bilemiyorum, ben rehberin yalancısıyım). Oğlunun ve kocasının ölümünden sonra anne kafayı biraz üşütüyor ve oğlunun hayaletinin onu ziyaret ettiğini iddia ediyor. Oğlu ve kocasının boğularak ölmeleri meselesini o kadar ileri götürüyor ve kütüphane karşılığı okul yönetiminden bir söz istiyor: o da her öğrencinin "yüzme" dersi alması ve bu dersten başarıyla ile geçmesi. Okul kabul ediyor. (Büyük yatırım gelecek, neden kabul etmesin tabi!) Rehberimizin dediklerini yanlış hatırlamıyorsam 1970'lere kadar uygulanıyor bu düzenleme. Uygulama kalkana dek, yüzme bilmeyen Harvard mezunu olmuyor. İlla herkes öğreniyor yüzmeyi. (3) John F. Kennedy'nin yurt binası: Kampüste yürürken ahan bu da Kennedy'nin yurt odasının olduğu bina dediler. Gerçi odası durmuyormuş yerinde çünkü o bölümü asansör yapmışlar. (4) Primal Scream: Bu en çok hoşuma giden hikayeydi. Finaller başlamadan önceki son gece, Harvard'ın bahçesinde toplanan öğrenciler çırılçıplak bir şekilde koşmaya başlıyorlar. Bahçede bir müddet tur attıktan sonra önce uğultu başlatıp, ses perdesini yavaş yavaş yükseltip, en yüksek perdeden hep beraber bir çığlık atıp geceyi tamamlıyorlar. Bazı gelenekler üzerinden geçen yıllara direnip ayakta kalabiliyorlar işte. Bir kimliğin parçası olması devam ettirilmesini gerektiriyor. Gerçi katılım nasıl, her sene yüksek mi bilemiyorum. Ama şurası da bir gerçek sayısı ne olursa olsun, her final dönemi kampüste çıplak koşan birileri var!

Whale Watching

Harvard turunun ardından balina turu için Boston'a doğru (Harvard, Cambridge şehrinde ama buradaki şehirler İstanbul'daki ilçeler gibi malum) yola çıktık. 20-25 dakika sonra upuzun bir kuyruğun en arkasında, "acaba balina gelecek mi, gelse bile biz görebilecek miyiz" soruları arasında, tekneye binmeyi bekliyorduk. O kadar insan o tekneye nasıl sığdık bilmiyorum. Tur yaklaşık 3 saat sürecekti onu biliyordum da bu kadar uzun bir yol gideceğimizi tahmin etmemiştim. Git babam git, git babam git. Bir de bi rüzgar, bi rüzgar. Saçlarım oldu papaz. Sol yanağım rüzgardan hafif hafif uyuşmaya başladı. Balina göreceğiz diye felç olmanın bir anlamı olmadığına karar verip, teknenin kenarında konuşlandığımız yerimizi bırakıp, kuytulara sığındık. İyi ki de öyle yapmışız. Git babam git, git babam git. Yol bitmiyor! 1-1.5 saatlik tekne yolculuğunun ardından önce yavaşladık, sonra durduk. Tabi yerimiz kapıldığı için kaldık biz ortada dımdızlak. Elimde fotoğraf makinesi hazır. Hangi yöne gitsem bilmeden bekliyorum. Bütün teknede derin bir sessizlik. İlk balinayı kim görecek stresi yaşanıyor! Ben alık alık bir sağa bir sola bir teknenin arkasına bakınırken, sol cenahta bir boşluk görüp hemen oraya yanaştım. Bir beş dakikalık beklemenin ardından o da ne! balinacık bize kuyruğunu gösterdi!! Teknede bir çığlık bir çığlık... Herkes yanaştı mı sol tarafa.. O sırada balina kayboldu. Bu sefer sağ taraftan bir çığlık geldi. Haydaaa bütün tekne sağ tarafa koşmaya başladı. Şimdi bütün süreci yazmaya kalksam yaz yaz bitmez, en iyisi özetini vereyim sevgili okur: iki tane koccaman balina teknenin dibine kadar gelmekle kalmadı, bize bir de gösteri sundular. Süzgeçlerini kaldırıp pat pat suya vurmalar, kuyruğunu sallamalar, artık hangi numaraları öğrenmişlerse hepsini yaptılar. İçim acıdı. Bu hayvanlar sanki doğal habitatlarının içinde yaşıyorlarmışcasına pazarlanıyor bu turlar, oysa gerçek öyle değil. Ben balinaları yüzerken görmeye razıydım. Aslında sadece yüzerlerken göreceğiz zannediyordum. Böyle oyun yaptıklarını görmek açıkçası hoşuma gitmedi. İnsan elinin değdiği herşey berbat olmak zorunda mı? Bu hayvanlar doğal habitatlarında mı şimdi? Yazın havalar güzelken onlarca tekne her gün habitatlarının yakınına gelip onlara bakmaya çalışmıyor mu? Beslenerek eğitilen balinalar yaşadıkları bu açık denizde özgür mü sahiden? Hem deli gibi üşüdüğüm için, hem de bu düşünceler başıma üşüştüğü için sessiz sessiz oturdum dönüş yolunda.

Fire and Ice
Harvard Square'de gittğimiz bu restoran Amerika'da çok yaygın bir yemek kültürünün parçasıymış meğer. Ben o kültürle ilk kez tanıştım. Sistem (çooook enteresan olmamakla birlikte) şöyle: Tabağınızı alıyorsunuz, açık büfenin önüne gidiyorsunuz. Envai çeşit et (biftek, tavuk, domuz, deniz ürünleri), envai çeşit sebze, envai çeşit sos... Tabağınıza hangi etten hangi sebzeden isterseniz dolduruyorsunuz. Ortada kocaman yuvarlak bir ızgara masası var. 4-5 kişi çalışıyor başında. Tabağınızı veriyorsunuz, ateşe atıp, üstüne istediğiniz sosu döküp pişiriyorlar. Midenizin genişliğine göre kaç sefer yapacığınız size kalmış. Açık büfe yemek mantığının değişik bir versiyonu.

Boston'daki ikinci günümüz bir öncekine göre yorucu geçti. 3 saat okyanus rüzgarı ve havası sersem etti. Ama uyuyup enerji depolamak gerekliydi çünkü ertesi gün dört gözle beklediğim Cape Cod gezisi gerçekleşecekti.