Hollywood yapımı olsun, aksiyonlu olsun ama çok da boş olmasın kontenjanından seçtik kendisini. Film Amerikalı bir ailenin sabah uykularından uyanmasıyla başlıyor. Anne, baba ve iki kız çocuğundan oluşan bir aile bu. Baba Gerry Lane (Brad Pitt) eski bir Birleşmiş Milletler (BM) çalışanı. Yıllar boyu farklı ve zorlu coğrafyalarda görev yaptıktan sonra işinden ayrılmış. Sebebi net olmamakla birlikte bu kararının yaptığı işin tabiatı ile alakalı olduğu aşikar. Artık ailesine zaman ayırıyor hatta kızlarına her sabah pancake yapıyor. Filmin aksiyonsuz tek bölümü bu kısım. Onlar evden çıkıp arabalarıyla Philadelphia sokaklarına girdiklerinde cehennemin kapıları ardına kadar açılıveriyor. Sokaklar insanları zombiye çeviren bir virüsün tehdidi altında. Virüs nasıl oluşmuş bilinmiyor. Eldeki tek veri zombilerin insanları hedef alıp ısırması ve onları zombiye dönüştürmesi. Gerry'nin BM'den tanıdığı eski bir dostu aileye yardım teklif eder. Ama karşılığında Gerry'den bir isteği vardır: Virüsün kökenini tespit edip gerekli aşıyı üretmeye çalışacak bir doktora yoldaşlık etmek. Zaman içinde görevinin niteliği değişen Gerry bu azgın virüse karşı çılgın bir mücadeleye girişir. Aksiyonu ve görsel efekti bol, oyunculuğu iyi, temposu ise hiç düşmeyen World War Z, küreselleşen dünyada sınırların sadece insanlar, mallar ve fikirler için değil hastalıklar için de kalktığını gözler önüne seriyor. Baş gösterecek dirençli bir salgın hastalığı ufak bir bölgeye hapsetmek pek mümkün değil artık. Günde üç kez İstanbul-New York seferi düzenlenirken, havaalanlarına dakikada bilmem kaç uçak inerken hele hiç mümkün değil. Dünya nüfusunun güçlü bir virüsle kırılması hatta yok olma noktasına gelmesi belki çok da uzak bir gelecek değildir? Hem filmde ne deniyordu: ''Toprak ana bir seri katildir.'' Hepimizden intikam almak için gün sayıyor olmasın?
28 Kasım 2013
World War Z (2013)
Hollywood yapımı olsun, aksiyonlu olsun ama çok da boş olmasın kontenjanından seçtik kendisini. Film Amerikalı bir ailenin sabah uykularından uyanmasıyla başlıyor. Anne, baba ve iki kız çocuğundan oluşan bir aile bu. Baba Gerry Lane (Brad Pitt) eski bir Birleşmiş Milletler (BM) çalışanı. Yıllar boyu farklı ve zorlu coğrafyalarda görev yaptıktan sonra işinden ayrılmış. Sebebi net olmamakla birlikte bu kararının yaptığı işin tabiatı ile alakalı olduğu aşikar. Artık ailesine zaman ayırıyor hatta kızlarına her sabah pancake yapıyor. Filmin aksiyonsuz tek bölümü bu kısım. Onlar evden çıkıp arabalarıyla Philadelphia sokaklarına girdiklerinde cehennemin kapıları ardına kadar açılıveriyor. Sokaklar insanları zombiye çeviren bir virüsün tehdidi altında. Virüs nasıl oluşmuş bilinmiyor. Eldeki tek veri zombilerin insanları hedef alıp ısırması ve onları zombiye dönüştürmesi. Gerry'nin BM'den tanıdığı eski bir dostu aileye yardım teklif eder. Ama karşılığında Gerry'den bir isteği vardır: Virüsün kökenini tespit edip gerekli aşıyı üretmeye çalışacak bir doktora yoldaşlık etmek. Zaman içinde görevinin niteliği değişen Gerry bu azgın virüse karşı çılgın bir mücadeleye girişir. Aksiyonu ve görsel efekti bol, oyunculuğu iyi, temposu ise hiç düşmeyen World War Z, küreselleşen dünyada sınırların sadece insanlar, mallar ve fikirler için değil hastalıklar için de kalktığını gözler önüne seriyor. Baş gösterecek dirençli bir salgın hastalığı ufak bir bölgeye hapsetmek pek mümkün değil artık. Günde üç kez İstanbul-New York seferi düzenlenirken, havaalanlarına dakikada bilmem kaç uçak inerken hele hiç mümkün değil. Dünya nüfusunun güçlü bir virüsle kırılması hatta yok olma noktasına gelmesi belki çok da uzak bir gelecek değildir? Hem filmde ne deniyordu: ''Toprak ana bir seri katildir.'' Hepimizden intikam almak için gün sayıyor olmasın?
26 Kasım 2013
Kitap Şenliğine Katıldım!
3 Kasım 2013 - 3 Mart 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek bir kitap okuma şenliğine katıldım. Şenliği Pinuccia'nın Kitapları (yani sahibesi Pınar) düzenliyor. Aslında düzenlediği kitap şenliklerinin ikincisi bu. İlkini yazın düzenlemişti ama ona katılamamıştım. İkinci şenliğin duyurusunu dün gördüm. Başlayalı neredeyse 1 ay olmuş. Epey zaman kaybetmişim ama olsun (hem sonunu düşünen kahraman olamaz!). Oyunun kurallarını merak edenler için kısaca bahsedeyim. Belirlenmiş birtakım kategoriler var. Siz bu kategorilere uygun bir kitap bulup okuduğunuzda belli puanlar kazanıyorsunuz. Tabii bu puanları biriktirip uçak miline çeviremiyorsunuz ne yazık ki. Ama zaten önemli olan yarışmak değil mi hanımlar ve beyler? Hayır tabii ki de değil. Şaşırtmacalı bir soruydu hepiniz çuvalladınız. Önemli olan kitap okumak (ne de olsa eğitimcilik benim kariyerim). Bir diğer önemli noktaysa okuduğunuz her bir kitabın en az 200 sayfa olması. Bu uyarıyı benim gibi kitapları seçtikten sonra değil öncesinde okumakta fayda var tabii.
Şimdi benim hazırladığım listeye geçmeden önce kendime koyduğum bir kuralı açıklamak istiyorum. Bu etkinlik için kitap satın almayacağım. Hem evde sürüyle okunmamış kitap var, hem de mezun olduğum üniversitenin kütüphanesine kaydolacağım önümüzdeki günlerde. (Burada Queens Library'i de saygı ve derin bir özlemle anıyorum) Bir de ailede kütüphane işlevi gören birtakım bireyler var (kesene bereket dostum!). Her ne kadar bazıları terk-i diyar ettiyseler de kitaplarının büyük kısmı edemedi. Yani kaynak çok, o yüzden şimdilik ''al-al-al-al'' hırsına bir mola.
21 Eylül 2013
Olduğu Kadar Güzeldik - Mahir Ünsal Eriş
Hemşiremin tavsiyesi üzerine okuduğum Mahir Ünsal Eriş (her seferinde Ünsal mıydı Ünal mıydı stresi yaşamasam olmaz!) Barış Bıçakçı'dan sonra hanesine artı bir yazdığım İletişim yazarlarından. Sekiz öyküden oluşan kitabın sadece bir kahramanı kadın, diğerleri erkek. Akraba ilişkilerinden geçmişte açık kalan hesaplara, Biga ve Bandırma tostuna, çocukluğa, dostluğa, yalnızlığa, aşka, ölüme, öldürmeye, hayata küsmeye, yaşlanıp yok olmaya, kısacası yaşama ve insan olmaya dair pek çok anlatı çıkıyor içinden. Dayımın Avrupaya Kaçırılışı'nda kahkahalar atıp, Zehir Miktarda'da hüzünlenip, Stoper'de salya sümük ağladım (Featuring baba karakterinin bunda payı epey büyük ama hikaye de güzel be Yonca.) Yavaş yavaş ısınıp son dörtlükte açılan yarış atı gibi, başlangıçta kitaba/yazara ısındırıp son çeyrekte okurun kalbini kazanıveriyor. Olduğu Kadar Güzeldik, favori öykü kitaplarım arasında yerini aldı bile.
"Hayat, kendini öyle bir gelip senin karşına koyuyor ki, hayallerini, umutlarını, çocukluğundan, gençliğinden beri kurduklarını yutturuveriyor sana. Sınavlar geliyor, zoraki takılmış kravatlar, en son akraba düğününde giyilmiş biçimsiz takım elbiselerle iş görüşmeleri geliyor, askerlik geliyor, kredi kartı geliyor, ay sonu geliyor, ihtiyarların bir bir ölmesi, gençlerin bir bir ihtiyarlaması geliyor. Durduğu yerde ağırlaşmaya başlıyor hayat. Yapış yapış bir şey gibi. Kanatlarına bulaşıyor, ökseye tutulmuş gibi kalıyor insan. Hani zaten uçacağından değil de, yine de zoruna gidiyor. Daha büyük yarınların hayalini kurmak, yarın sabah kalkıp işe ya da iş aramaya gideceğin gerçeğinin arkasında kalıyor. Unutturuyor kendini, sanki bütün gençliğini ışıklar içinde geçirten o değilmiş gibi. İnsan utanıyor sonra o sarılı kırmızılı dergileri, bozuk megafonundan sokaktakileri umuda tavlamaya çalışan çatık kaşlı gençleri, duvarlara intizamsız bir aceleyle yazılmış o orak şekilli Ş harflerini gördükçe. Sanki önceden söylediği bir yalanı herkes öğrenmiş gibi utanıyor. Göz göze gelmemeye çalışarak uzaklaşıyor yanlarından, hayat da öyle geçip gitmiyor mu, biz güzel şeyler yapmaya çalışırken, tam da en güzel şeyler oluverecekmiş gibiyken. Öyleyse yaşamak, hayata karşılık hayallerimizden vazgeçtiğimiz bir kaybetme biçimidir."Mahir Ünsal Eriş, Olduğu Kadar Güzeldik
Labels:
kitap
16 Eylül 2013
Downton Abbey - Sezon III
(Okumaya devam etmeden önce: Tanıtım yazısı yazmadım. Üçüncü sezonla ilgili düşüncelerimi yazdım. Her ne kadar hayati önem taşıyan gelişmelere değinmemeye çalıştıysam da 3. sezonu izlemediyseniz ve izlemeyi düşünüyorsanız devam etmek alacağınız bir risk. Ben uyarımı yapayım, siz nasıl istiyorsanız öyle hareket edin pek tabi. Hürmetler.)
Labels:
dizi
28 Ağustos 2013
Tavan Arasındaki Buda - Julie Otsuka
Anlatımın birinci çoğul olması karakterlerden ziyade olayları ön plana çıkartmış. Kitap boyunca sıralanmış isimlerin kimler olduğu hiç önemli değil. Asıl ehemmiyet teşkil eden başlarından neler geçtiği. İsimler sadece bir seçki, bir çeşitlilik sunmak için mevcut. Yoksa belli karakterlerin zaman içinde gelişen hikayesi değil takip ettiğimiz. Göçmen Japon gelinlerin başından geçenlere tanıklık ediyoruz. Eşleriyle yaşadıkları sorunlar, Amerikan toplumuna kaybetmekten korktukları çocuklarıyla yaşadıkları didişmeler ve pek tabi Amerikalı komşuları-işverenleri-arkadaşları ile yaşadıkları olaylar asıl meselemiz. Irkçılığın, yabancı düşmanlığının, savaş çığırtkanlığının ortasında umursanmayan, ancak ortadan kaybolunca farklarına varılan, yine de yokluklarına kolay alışılan Japonların hayat deneyimleri günümüzde pek çok grubun tecrübesiyle örtüşecek cinsten. Bize insanlığın zaaflarını hatırlatan Otsuka'nın kalemi göçmenliği ile övünen bir coğrafyada ''istenmeyen'' göçmen hayatlar üzerine önemli detaylar aktarıyor.
Not: Ben kitabın İngilizce'sini okudum ama Domingo Yayınevi 2012'de Türkçe'sini basmış.
26 Ağustos 2013
I, Anna (2012)
New York'a gitmeden önce epey bir DVD toparlamıştım ama izleyememiştik. Şimdi yaz durgunluğunu fırsat bilip bu filmleri izleme zamanı zira sonbahar gelince yine hangi filmlerin peşinde koşucaz Allah bilir. I, Anna muhtemelen arka kapakta yazan konusuna tav olup aldığım bir film (yoksa bir yerlerden duymuşluğum yok). Cinayet, polisiye gibi kelimeler bir kitabı okumak ya da bir filmi izlemek için karar vermeme kafi zaten. Elsa Lewin'in aynı isimli kitabından uyarlama film, boşanmanın eşiğinde olan orta yaşlı polis dedektifi Bernie Reid ile bir sabah cinayet mahalinde karşılaştığı esrarengiz Anna Welles'in hikayesini anlatıyor. Özel hayatıyla profesyonel hayatı arasına sınır çekemeyen Bernie ile bir dükkanda satış elemanı olarak çalışan ve bilmediğimiz bir sebepten tanıştığı erkeklere kendini farklı isimle tanıtan Anna'nın ilişkisi geçmişin kör kuyularına doğru ikisini de çekmeye başlıyor. Benim gibi ''cinayetli film'' izlemek amacındaysanız doğru adreste değilsiniz zira film ''katil kim?'' sorusundan ziyade karakter psikolojisine odaklanıyor. Oyunculuklar iyi lakin başlangıçta beni epey heyecanlandıran anlatım ortalara doğru oldukça yavaşlıyor ve baştaki temposunu kaybediyor. Güçlü hikaye örgüsü bulunmasa da hikaye gizemini koruduğu için, ''acaba ne olacak?'' sorusuyla film kendini izletmeyi başarıyor. Olaylardan çok karakterlere yoğunlaşmış polisiye soslu bu filmi izlemeyi düşünenlere tavsiyem: beklentilerinizi yükseltmeyin!
I, Anna
Yönetmen: Barnaby Southcombe
İngiltere - 2012
Yıldız Karnesi: ***
I, Anna
Yönetmen: Barnaby Southcombe
İngiltere - 2012
Yıldız Karnesi: ***
16 Ağustos 2013
Yapı Kredi Vitrininde bir Orhan Pamuk!

Orhan Pamuk'un İletişim'den Yapı Kredi'ye transferini sağır sultan duydu ama Yapı Kredi'nin İstiklal caddesi'ndeki vitrin düzenlemesini belki herkes görememiştir. Vitrinde dev bir Orhan Pamuk posterinin yanında yayınevinin tekrar bastığı Orhan Pamuk kitapları dizili. Şimdilik ''Benim Adım Kırmızı'', ''Kar'' ve ''Öteki Renkler'' yeniden basılmış. ''İstanbul''un 2003'teki ilk baskısı zaten Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılmıştı, o pek transfer sayılmaz. Yazarların yayınevi değiştirmesi bibliyofilleri nasıl etkiliyordur diye düşünmedim değil. Sen onca yıl didin, kitaplardan kendine bir seri yarat, hop başka bir yayınevi yeniden bassın. Üstelik yazarın gelecek kitapları da artık o yeni yayınevinin dizayn tarzında basılacak. Ya yeni baskılardan da alacaksın, ya da eski kitaplarla muhtemel yenileri arasındaki farka katlanacaksın. Bu iş çok cep yakar Yonca!
5 Ağustos 2013
Okuma Listesi - Ağustos 2013
Evet, yeni bir listeleme arzusuyla sizlerleyim. Bu çabayı bir kere daha, Mart ayında göstermiştim. Orada listelediğim üç kitabın ikisini okudum. O ay için seçtiğim üçüncü kitap olan Kötü Yol'u da okumaya başlamıştım ama New York'a gidince elimden fırlatıp Queens Library'nin yolunu tutunca yarım kaldı. Kitabı da sanırım New York'ta bıraktım. Artık bir daha ne zaman kısmet olursa.
Ağustos 2013 okuma listeme yine üç kitap ekleyeceğim, temkinli olmakta fayda var:

1. En son Mart ayında katıldığım Yazar Ayları etkinliğine bu ay da katılıyorum. Bu seferki konuk Neil Gaiman. Etkinlik için New York'ta Ece'nin hediye ettiği Stardust isimli kitabı seçtim (Yaşasın kitap hediye eden arkadaşlar!). Zaten Coraline'i ve hemşiremin alışveriş turunu bitirmesini beklerken Guggenheim Müzesi'nin Bookstore'unda okuyup bitirdiğim, kitap haline getirilmiş bir mezuniyet konuşmasını saymazsak (çok çok güzel bir konuşma, dinlemediyseniz pamuk eller Youtube'a!) pek Gaiman okumuşluğum yok. O yüzden heyecan dorukta.
2. J.K. Rowling'in Robert Galbraith mahlasıyla bir polisiye roman yazdığını geçen ay öğrendim ve kitap The Cuckoo's Calling okuma listemin olmazsa olmazı oldu. Aslında, New York'ta edindiğim ve okumak için can attığım epey bir polisiye roman birikmişti elimde. Ama Rowling'in bu sürpriz çıkışı listelerde bir numaraya oturmasına yetti de arttı.

3. Listeme bir de yerli bir yazar ekleyeyim istedim ve Barış Bıçakçı kitaplarımın arasına elimi daldırdım. Sonuç: Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra.
Güzel bir Ağustos olsun.
31 Temmuz 2013
Coraline
"We … could be friends, you know," said Coraline.
"We COULD be rare specimens of an exotic breed of African dancing elephants," said the cat. "But we’re not. At least," it added cattily, after darting a brief look at Coraline, "I’m not." Coraline, Neil Gaiman
17 Haziran 2013
The Selection Serisi - Kiera Cass

New York'a geldim ve Queens Library'i tepe tepe kullanma planımı yürürlüğe koydum. Şu an odamda, ödünç aldığım kitapları üstüste koyarak oluşturduğum bir tepem bile mevcut. Okul yüzünden çok yoğun çalıştığım dönemde hafif bir şeyler okuyup zihnimi dağıtmak amaçlı başladığım young adult ve manga yolculuğumsa aynı hızla devam ediyor. Bu young adult mevzusunda aklımı kurcalayan bir soru var: Tek kitaplık romanlar yazılamıyor mu da elimi ne yöne savursam üç kitaplık serilere çarpıyorum? Çok sıkıldım ben bu seri işinden. Zaten ilk kitabı 2013'te yayınlanmış bir üçlemeye de başladım hiç aklımda yokken. 2015'e kadar ''Acaba bu hikaye nasıl bitecek?'' diyerek beklenir mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




