27 Ağustos 2021

Bir Osmanlı Polisiyesi: Divina'nın Bileziği


Türkiye Polisiye Yazarları Birliği, 2020 Kristal Kelepçe ödüllerinde Yılın Polisiye Ödülünü Ayfer Kafkas'ın yazdığı Divina'nın Bileziği'ne vermişti. Kitabı, bu seneki Polisiye Challenge çerçevesinde, son bir sene içinde yayınlanmış yerli polisiye kategorisinde okudum. Romanın hem geçtiği dönemin ruhunu yansıtan, hem de gizemli hikaye kurgulayan bir anlatı ortaya koyduğunu düşünüyorum. Gerçi ben tarihçi değilim ve hikaye edilen dönemin "tarihi gerçekliği" ile ne kadar örtüştüğünü bilmiyorum. Bu "gerçeklik" mevzusu (polisiye dışındaki türler de dahil olmak üzere) tarihi anlatılarda her zaman alınan bir risk. Belki dönemi iyi bilmediğimden, belki üzerinde asıl durduğum şey bu olmadığından, belki de kitap işini iyi yaptığından, yazar beni Osmanlı döneminde geçen bir anlatı okuduğuma ikna etti. 

Hikâye, balık tutan çocukların dere kenarında bulduğu bir kadın cesedi ile başlıyor. Cesedin kimliğinin teşhisinin ardından Hafiye Eşrefzade İdris Bey'in hem bu kadının merkezinde bulunduğu büyük gizemi, hem de katilini ortaya çıkarma çabasını izliyoruz. Tanıkları sorguluyor, ipuçlarını değerlendiriyor, yardımcısı zabit Musa Bey ile istişareler ediyor. Bu cinayet kovuşturmasının arka planında ise Osmanlı bürokrasisindeki kişisel ilişkiler, siyasi yozlaşma ve savaşın yarattığı ağır toplumsal koşullar yer alıyor. Yazar, katilin kimliğini son demlere kadar başarıyla koruyor.   

Romana yönelteceğim tek eleştiri, Hafiye İdris Bey karakteri ile ilgili. Kendisi çok ama çok zeki, külyutmaz bir adam. Adeta yerli Sherlock. Yardımcısı Musa Bey ise Watson kadrosundan hikayeye dahil olmuş. Musa ipuçlarını doğru düzgün çözemezken (oysa ki Elementary, Musa!) Hafiye hiçbir zorlukla karşılaşmıyor. Ne herhangi bir çıkmaza giriyor, ne de ipuçlarını yanlış değerlendirip olmadık bir rotaya sapıyor. Her şey tıkır tıkır işliyor. Hatta öyle ki romandaki bir çok yan karakterden önemli ipuçları topluyor. Bu ipuçları ise yan karakterlerin boşboğazlıkları sebebiyle anlattıkları "gereksiz" bilgilerden elde ediliyor. Yani overlok makinası İdris Bey'in ayağına geliyor. Hatta tüm evren Hafiyenin bu cinayeti çözmesi için işbirliği yapıyor. 

Divina'nın Bileziği gizem unsurunu son safhaya kadar korumasını başaran, akıcı bir dile sahip, sürükleyici bir roman. Aynı zamanda, Hafiye Eşrefzade İdris Bey serisinin ikinci romanı. Kızıl Şebeke ismini taşıyan ilk roman, yine İnkılap Kitabevi tarafından 2019'da basılmış. Romanda ilk kitaba ufak tefek göndermeler yapılsa da hikayenin sürprizi hiçbir şekilde açık edilmediğinden bir sıralama yapmadan gönül rahatlığıyla ikinci kitabı okuyabilirsiniz. 

Künye
Ayfer Kafkas (2020)
İnkılap Kitabevi 
208 sayfa

25 Ağustos 2021

Sözde Kızlar


kadrajı yatay düzenlemem gerektiğini akıl edememişim

"Peyami Safa ile Bir Yaz" kapsamında ikinci romanı da bitirmiş bulunuyorum. Konusu kısaca şöyle: Mütareke yıllarında geçen hikayede kahramanımız Mebrure, Manisa'nın Yunanlar tarafından işgal edilmesinin ardından zor zamanlar geçirir. Babası işgal kuvvetlerince tutuklanmıştır ve akıbeti bilinmemektedir. Mebrure babasını aramak amacıyla İstanbul'a gelir ve akrabalarının Şişli'deki evinde kalmaya başlar. Konağın hanımı Nazmiye, kızı Nevin ve oğlu Behiç'tir. Bir de Rum hizmetçileri bulunur. Konaktakilerin düzenli verdiği davetler ile ağırladığı küçük bir arkadaş grubu vardır. Roman, babasının akıbetini araştıran Mebrure'nin konak sakinleri ve arkadaş grubundakilerle kurduğu ilişkileri ele alır. 

Sözde Kızlar, akademik eleştirilerde sıkça dile getirildiği üzere mutlak iyi ve mutlak kötü karakterlerin olduğu bir anlatı yapısına sahiptir. Peyami Safa, içki, müzik/dans, cinsellik gibi "Batılı" zevklere sahip İstanbullu kızların karşısına Mebrure'yi yerleştirir. Mebrure, evdekilerin aksine karşı cinse duyduğu bedensel istekleri dizginlemesini bilen bir kadındır. Üstelik Anadolulu olması onu yazarın gözünde değerli kılan bir özelliktir. Ülke siyaseti ile ilgilenir ve Batılı becerilere (piyano çalmak) sahip olmasına rağmen Batılılaşmanın sınırını çizmesini bilir (içki içmemek, bekaretini korumak). Benzer şekilde romandaki erkek karakterler de mutlak iyi ve kötü olarak ikiye ayrılır. Evin genç erkeği Behiç bedensel zevklere olan düşkünlüğü ile Batılılaşmanın dozunu kaçırmış bir düşkündür, anlatıcı için adeta bir utanç kaynağıdır. Onun karşısında ise ülke dertleri ile dertlenen, "Sözde Kızları" asla tasvip etmeyen, göğsü Anadolu aşkı ile dolu faziletli iki genç erkek vardır: Nadir ve Fahri. İnşa ettiği bu zıtlıklarla yetinmeyen Peyami Safa, "Sözde Kızlar"a yaptıkları hatalar sebebiyle bedel ödetmekten geri kalmaz. Safa, romandaki en büyük cezayı anlatılan bir elim olayın kadın failine keserken, erkek faile ise daha insaflı davranır. 

Sözde Kızlar, erken Cumhuriyet döneminde özellikle kadın okurlara verilen öğütleri görmek, dönüşen toplumsal koşullar altında cinsiyet normlarının nasıl muhafaza edilmeye çalışıldığını anlamak açısından iyi bir örnek teşkil ediyor. Öte yandan bugün bulunduğumuz noktadan yıllar öncesine dönüp bakmamızı mümkün kılarak hem toplumsal yapının değişime karşı direncini hem de değişimin kaçınılmazlığını hatırlamamızı kolaylaştırıyor.

1 Ağustos 2021

Davranış ve Alışkanlıklarımızı Nasıl Değiştirebiliriz?


Algoritmamı bu aralar tepetaklak ettiğimden midir bilinmez, Youtube geçtiğimiz günlerde bana bir video önerdi. Başlığı "How to Motivate Yourself to Change Your Behavior? (Davranışlarınızı Değiştirmek için Kendinizi Nasıl Motive Edebilirsiniz?)" olan bir TedEx Cambridge konuşması. Konuşmacı, University College London'da Deneysel Psikoloji alanında çalışmalar yürüten nörobilim uzmanı Dr. Tali Sharot. Doktorasını NYU'dan aldıktan sonra çeşitli kurumlarda çalışmış. Şu sıralar UCL'de Affective Brain laboratuvarın müdürlüğünü yapıyor. Kısacası, özgeçmişi sağlam ve güvenilir. Gerçi bunu TedEx Cambridge davetinden anlamak gerekirdi belki ama sağlama yapmanın zararı olmaz.

Sharot konuşmasına çok temel bir soruyla başlıyor: sizce neden felaketler kapımızı çalana kadar aksiyon almıyoruz? Mesela kişiye "Sigara içmeye devam edersen kanser olacaksın" ya da "İklim değişikliği sebebiyle ileride temiz su sıkıntısı çekeceksin" gibi cümleler kurulması, neden bu kişiyi davranışını değiştirmesi için harekete geçirmiyor? Neden uyarılara karşı bu kadar direnç gösteriyoruz?

Bunu şekilde açıklıyor Sharot: Eğer bir hayvanı korkutursanız ne tepki verir? Ya yerinde donakalır ya da oradan kaçar. Benzer bir durum insanlar için de söz konusu. Bizi korkutan bir mesajla karşılaştığımızda, beynimiz bu mesajı "çarpıtma (distort)" eğilimi gösteriyor. Bir an için korkup kendimizi kötü hissetsek de sonrasında içimizden bir ses diyor ki: "Benim dedem de çok sigara içiyordu ve 91 yaşına kadar yaşadı. Demek ki bizim genlerimiz iyi. Bana da bir şey olmaz." İleride ölümcül bir hastalığa sahip olacağımız fikri o kadar tahammül edilemez ki, beynimiz rasyonalize etme eğilimine giriyor. "Ben o yaşa gelene kadar kanserin tedavisi kesin bulunmuş olur" gibi. Kısacası, duyduğumuz olumsuz mesajları elimizden geldiğince yok sayıyoruz. Ne zamana kadar? Yok saydığımız durum başımıza gelene kadar.

Sharot, olumlu mesajlarda bunun tam tersinin yaşandığını, olumlu mesaj veren kişiye inanma eğilimimizin olumsuz fikri getirene kıyasla daha yüksek olduğunu söylüyor. Diğer bir deyişle duymak istediğimiz, hoşumuza giden mesajlara inanma eğilimimiz daha yüksek. Hâl böyle olunca, önümüze "gerçek fotoğraf" diye sunulan korkutucu veriler bizi harekete geçirmiyor. Çünkü beynimiz, onları çarpıtmanın, inanmamanın bir yolunu buluyor.

O zaman kaçınılmaz soru: Eğer insanların - ki buna kendimiz de dahiliz - davranışını değiştirecek şekilde motive etmek istiyorsak, ne yapmamız gerekir? Çünkü belli ki korkutmak işleyen bir strateji değil. Korkutarak değişime sebep olamıyoruz. Beynimizin çalışma şekline göre bir davranış üretsek işe yarar mı?

Sharot, davranış değişikliğini motive etmekte işe yaraması muhtemel üç prensipten bahsediyor: özendirme, hemen ödüllendirme ve gelişimin altını çizme.

Başka insanların nasıl davrandığını önemsiyoruz, o yüzden kişinin yapmasını beklediğimiz davranışı başkalarının - belki çoğunluğun - yaptığını söyleyerek kişide bir özendirme yaratabiliriz. Davranışında değişiklik göstereni hemen ödüllendirme prensibi ödülün hemen verilmesi şartını içeriyor. Bu bir "aferin" sözü, maddi bir hediye ya da bir platformda taltif edilme şeklinde gerçekleşebilir. Yeter ki ödül gecikmesin çünkü kişinin yeni davranışı bir ödülle ilişkilendirildiğinde sürekli hale gelebiliyor ve alışkanlığa dönüşüyor. Üçüncü prensip ise bireyin davranışının geliştiğinin ya da bahsedilen davranışı gerçekleştirirse gelişeceğinin altını çizmeyi içeriyor.

Sonuç olarak korku, hareketsizlik getiriyor ama kişiyi bir şey elde edeceği yönünde heyecanlandırmak onu harekete geçiriyor.

Videonun tamamını izlemek isterseniz linke tıklayabilirsiniz.

25 Temmuz 2021

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Okul kütüphanesinden aldığım kopya ve notlarım arzı endam ederken

Bu yazın ilk Peyami Safa romanını bitirmiş bulunuyorum. Sinema uyarlamasını bulmak umuduyla Youtube'da biraz dolanırken fark ettim ki kitabın ne çok incelemesi çekilmiş! Yüz sayfalık romanı dört dakikada özetleyen bir versiyonu bile var. Amacım bunca özete bir yenisi eklemek değil elbette. O yüzden kitabın konusundan kısaca bahsedip, neler düşündüğüme geçeceğim. 

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, on beş yaşındaki genç bir erkeğin hastalığı sebebiyle yaşadığı içsel yolculuğu anlatıyor. Birinci şahıs tarafından aktarılan hikayede ana karakter, annesiyle yoksul bir mahallede yaşar (muhtemelen Fatih tarafları). Uzak akrabası olan bir paşanın Erenköy'deki köşküne gidip gelir. Aralarındaki yaş farkına rağmen Paşa ile kurduğu bir dostluğu vardır. Paşanın kızı Nüzhet'e aşıktır. Aslında uzun süredir beslediği duyguların ne olduğunu yeni yeni anlamaktadır. Roman boyunca başta Nüzhet olmak üzere köşktekilerle yaşadığı kırılgan ilişkiyi, moral bozukluğunun fiziksel bir rahatsızlığı nasıl körükleyebildiğini ve "sağlam olmama" halinin insan psikolojisine yaptığı etkiyi dinleriz. 

Peyami Safa'ya yöneltilen en büyük eleştirilerden biri romanlarında modernleşme sürecindeki toplumu Doğu-Batı ikiliğine indirgeyerek ele alması, Batı'yı temsil eden karakterleri mutlak kötü ve ahlaksız olarak tasvir ederken, Doğu'yu temsil eden karakterleri mutlak doğru ve erdemli olarak çizmesidir. Bu romanda söz konusu indirgemeciliğe tam anlamıyla rastlamadım ama Safa'nın bu yöndeki düşünce yapısına dair ufak tefek ipuçları görmek mümkündü. Örneğin, Paşa ile arasının açılmasına sebep olan yemek sahnesi buna iyi bir örnek teşkil eder. Yemekte sıkı bir Fransız hayranı olan Paşa (ve Nüzhet'le evlenmek isteyen doktor Ragıp) imparatorluğun savaşa Almanya'nın müttefiki olarak katılmasının ardından sokaktaki Fransızca tabelaların -Almanlara yaranmak amacıyla- siyaha boyanmasını eleştirir. Ana karakter ise Türkçe yerine başka bir dilde tabela yazılmasına karşı çıkar. Buna karşılık Paşa ve doktor Fransızca'nın gündelik dildeki yaygın kullanımını savunur. Doktor, Türkçe'nin yetersizliğinden dolayı reçeteleri bile Fransızca yazmaktadır. Muhataplarının argümanlarını "kozmopolit," "alelade Tanzimat fikri" olarak çerçeveleyen ana karakter, Nüzhet'ten destekler bekler ama o da "Batıcıların" tarafını tutar. Üstelik yemekte Paşa öfkesine hakim olamaz ve ana karaktere hakaret eder. Ana karakterin "düşüşü" tam da bu yemekten sonra başlar.

Söz konusu Doğu-Batı meselesine dair başka vurgular da mevcuttu. Örneğin ana karakterin hastalığının ismi sürekli Fransızca telaffuz edilir ya da hastanedeki doktorlar onun anlamayacağını düşünüp kendi aralarında Fransızca konuşur. Nüzhet, Doğu-Batı ikileminde bir tarafı temsil etmekten ziyade ana karakterin duygusal durumunu etkileyen (en az hastalığı kadar kuvvetli) bir role sahip gibi görünür. Gerçi yaptığı seçimlerle bu ikilemin neresine oturacağını tahmin etmek zor değil ama romanın asıl derdi bu değildir. Peyami Safa, romanın son kısmında, tedavisi yıllarca süren hatta uzuv kaybetme tehlikesi taşıyan bir hastalığa sahip olmanın kişi üzerinde yarattığı psikolojik etkilere daha fazla odaklanır. Modernleşme tartışmalarının kıyısından dolaşan romanın esas meselesi hasta psikolojisini deşifre etmektir.   

Romandan iki alıntı:

 "Büyük bir hastalık geçirmeyenler her şeyi anladıklarını iddia edemezler."

 "Bu sefer demir parmaklıklı kapıdan bahçeye girerken, Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna            doğru, ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürken, camlı kapıların garip beyazlıkla gözlerime vuran ve içimde korku ile karışık yuvarlanan parıltıları arasında o dehlize girerken, yalnız değilim." 

16 Temmuz 2021

Peyami Safa ile bir yaz...


 Herkese merhabalar,

Uzun ve yorucu bir uzaktan eğitim döneminin ardından görece düşük tempolu yaz sezonuna geçmiş bulunuyorum. Önümüzdeki dönem açacağım derslerden birinde öğrencilerle birlikte Peyami Safa'nın birkaç romanını okuyup toplumsal cinsiyet bağlamında tartışalım istiyorum. Dolayısıyla daha önce sadece Fatih-Harbiye romanını okuduğum yazarın eserlerini okumaya niyetliyim. Dedim ki, neden bunu bir "challenge" haline getirmiyorum? Daha önce Peyami Safa okumamış ya da romanlarını tekrar okumak isteyenler varsa, birlikte okuyalım mı? Belki "sezon finalini" ortak bir zoom etkinliğinde romanlar üzerine konuşarak yaparız?

Ben Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile başlayıp, Sözde Kızlar ile devam edeceğim. Okudukça listeyi güncelleme niyetindeyim.    

Yaz bitmeden tüm kitaplarını elbette okuyamam ama aralarından seçim yapacağım "roman havuzunu" aşağıya ekliyorum.

Peyami Safa ismiyle yazdığı romanları

  • Sözde Kızlar (1922)
  • Şimşek (1923)
  • Mahşer (1924)
  • Bir Akşamdı (1924)
  • Süngülerin Gölgesinde (1924)
  • Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925)
  • Canan (1925)
  • Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1925)
  • Fatih-Harbiye (1931)
  • Bir Tereddüdün Romanı (1933)
  • Matmazel Noraliya'nın Koltuğu (1949)
  • Yalnızız (1951)
  • Biz İnsanlar (1959)

Server Bedi ismiyle yazdığı kitapları
  • Zıpçıktılar (1925) 
  • Ah Minel Aşk (1932)
  • Korkuyorum (1937)
  • Kızlar ve Yıldızlar (1952)
  • Son Şarkı (1953)

Server Bedi ismiyle yazdığı polisiyeler
  • Tilki Leman'ın Harikulade Maceraları 
  • Çekirge Zehra'nın Harikaları
  • Kartal İhsan'ın Maceraları
  • Cingöz Recai Serisi

3 Ocak 2021

Polisiye Challenge 2021




Açıkçası geçtiğimiz sene hazırladığım challenge listesini tamamlayamadığım için bu sene yeni bir liste oluşturmaya hevesim kalmamıştı. Sonra bir mesajlaşmamızda Seda bu duruma itiraz etti ve dedi ki, "Bu sene sayılmaz." Aslında bu seneki listeyi bitiremememin 2020 ile bir alakası yok. Asıl sebep sürekli yeni çıkan kitapları okumaya heves etmem, listeye aldığım kitapların suratına bakmamam ve okuduklarımın da listedeki kategorilere karşılık gelmemesiydi. Ama Seda'nın söylediğine hemen ikna oldum çünkü neden olmayayım. Bu vesileyle, yeni bir challenge listesi ile huzurlarınızdayım. Ben sadece başlıkları seçtim, katılmak isteyenleri kendi kitap seçimleri ile beklerim.

Hazırsanız konuya hızlı bir giriş yapalım.

Kategoriler, Kategorilerimiz:

1. Nordik/İskandinav polisiyesi: ✔
Snowdrift - Helene Tursten 

2. Son bir sene içinde yayınlanmış yerli polisiye: ✔
Ayfer Kafkas - Divina'nın Bileziği: Bir Osmanlı Polisiyesi

3. 2021'de yayınlanacak bir polisiye: ✔
Tuna Kiremitçi - Mezun Cinayetleri

4. Türkçe ve İngilizce dilleri dışında bir dilde yayınlanmış polisiye: ✔
İmre Kertész - Polisiye Bir Öykü 

5. Kadın yazarın kaleme aldığı bir polisiye: ✔
Janice Hallett - The Appeal

6. Yazarını ilk defa okuyacağınız bir polisiye: 
Onur Ünlü - Hesabım Var

7. İstanbul'da geçen bir polisiye: ✔
Su Tunç - Hatırla!

8. Kahramanı kadın olan bir polisiye:
Esmahan Aykol - Şüpheli Ölüm

9. Polisiye bir serinin ikinci romanı:
Good Girl, Bad Blood

10. Bir Agatha Christie romanı:
Belirsiz.

Başlıklar böyle. Herkes için bereketli bir sene olması dileğiyle!

1 Şubat 2020

Tiyatro: Aşk Geçmişim


Sonbaharda gitmeye niyetlendiğim, internette aldığı düşük notu görünce gitmekten vazgeçtiğim Aşk Geçmişim uzun bir aradan sonra yeniden karşıma çıkınca "to hell with it" deyip bilet aldım. Hiç haberim yoktu ama tam da o dönem aradığım oyunmuş kendisi. İlişkiler gibi asla eskimeyecek bir konuyu, komedi ile işleyen, enerjisi yüksek, izleyeni yormayan ama eğlendiren bir oyundu. İlk olarak müziklerle başlayacağım. Oyunun başlamasını beklerken salonda tekrar tekrar dinlediğimiz üç şarkı - Tell Him, A Man Without Love ve When the Rain Begins to Fall- ile oyuna ısındık, hikayeye mental olarak hazırlandık sanırım. (Bu parçaları seçenlerin eli dert görmesin.) Oyun, otuzlu yaşlardaki Tom (Rıza Kocaoğlu) ve Amy (Şebnem Bozoklu)'nin çalıştıkları ofiste tanışmalarıyla başlayan ilişkilerinin seyrini anlatıyor. Post-modern zamanda ilişki kurmaya çalışan bir kadın ve bir erkeğin hayata bakışları, ilişkiye yükledikleri anlamlar ve karşı tarafı doğru okuyamama üzerine kurulu hamleleri ile şekillenen bir seyir bu. Üstelik ikisinin de unutamadığı gençlik aşkları var. Lise çağında, tam da hayatın "mutlu bir gelecek" vadettiği yaşta yaşanıp bitmiş bu ilişkiler sanki donmuş ve zamansızlaşmış gibi. Ergenliklerinde yaşadıkları ve -geri dönüşlerle anladığımız üzere- bambaşka lenslerle hatırladıkları bu ilişkiler, bugünlerini kıyasladıkları birer ölçeğe dönüşmüş. Oyun tam da burada bir soru soruyor: geçmişte duydukları kuvvetli hislere saplanıp kalmış Tom ve Amy beraberliği için bir ihtimal var mı? Birbirlerine "sırılsıklam" aşık olmamaları buna bir engel mi yoksa yine de denemeye değer mi? Oyunun ikinci perdesi ilkine göre kısa ve düşük tempoluydu. İkilinin başından geçen bir olayın ikisinin de gözünden ayrı ayrı anlatılması ve olaylara getirdikleri farklı yorumları görebilmek -ki bu yorumlar cinsiyetle işaretlenmiş de değildi- oyuna derinlik katmıştı. Geleceğe dair kesin bir yargıya varmaması ama onun yerine bizi umut duygusuyla bırakması oyunun beğendiğim bir yanı oldu. Eşcinselliğe gülünen bir şakanın metinde yer almasını ise garipsediğimi söylemeden geçmemeyim. Uzun lafı kısası, eğer amacınız iyi oyuncuların, dinamik anlatımın olduğu, esprili bir hikaye izlemek ve tiyatro salonundan ayrılırken kendinizi iyi hissetmek ise Aşk Geçmişim sizi eliniz boş göndermeyecektir.  

Aşk Geçmişim
Yazar: DC Jackson
Oyuncular: Şebnem Bozoklu, Melisa Doğu, Rıza Kocaoğlu
Yönetmen: Tuğrul Tülek

25 Ocak 2020

Fatma Aliye - Hayattan Sahneler


Osmanlı'nın toplumsal yapısına dair Tanzimat fermanı ile başlayan tartışmaların önemli bir bölümünü "kadın hakları" meselesi oluşturur. Toplumsal hayattan soyutlanmış olmaları, giyim-kuşamları, evlilikte kadın-erkek ilişkileri gibi konular, özellikle zengin ailelerin iyi eğitim almış kızları tarafından tartışılmaya başlanır. Dolayısıyla, bu konular üzerine kalem oynatan Fatma Aliye'nin, Osmanlı devlet adamlarından Ahmet Cevdet Paşa'nın kızı olması hiç şaşırtıcı olmasa gerek. (Küçük bir not: Ahmet Cevdet Paşa'nın bir diğer kızı Reya, Şerif Mardin'in annesidir) Fatma Aliye'nin, 1898-1900 yılları arasında Hanımlara Mahsus Gazete'de tefrika edilen eseri Levâyih-i Hayat bildiğimiz anlamda bir roman değil. İsimleri Fehame (ululuk), Mehabe (heybet, hürmet), Sabahat (güzellik, letafet), İtimat (güvenme) ve Nebahat (şeref) olan ve birbirlerine akrabalık bağıyla bağlı beş kadının yazdığı mektuplardan oluşan romanın bir hikaye bütünlüğü yok. Birtakım ortak temalar üzerinden dertleşme, fikir alışverişinde bulunma gibi gayeler ağır basmış. Böylesine kısa bir kitaptan beklenemeyeceği üzere, karakterlerin derinlikleri de yok. Ama hepsinin o döneme ait evlilik ve eşler arasındaki ilişkilerin seyrine dair ortalama görüşlerden farklı düşündüğünü anlıyoruz. Bu beş kadından üçü evli, ikisi ise bekâr. Evli olanlardan biri son derece mutlu, diğer ikisi ise bir o kadar mutsuz. Mutsuz olanların evliliklerinin akıbetine dair öngörüleri ise birbirinden farklı. Evli olmayanlar ise evlenince başlarına gelecek olanın, hayalini kurduklarının aksine, tanık oldukları ilişkilere benzeyeceğini düşünüyor. Burada yine toplumsal sınıf ve kadının ekonomik gücü devreye giriyor ve zengin olanın evlenmeme ihtimali üzerinde durulurken, geçim gücüne sahip olmayanın ise başka çaresi olmadığının altı çiziliyor. Bir diğer göze çarpan mesele ise eğitim. Belki de bugünün bile ilerisinde bir görüşle, erkeklerin eğitimli olmasının evliliklerinde sorumluluk alcakları ve eşlerine "kötü" davranmayacakları anlamına gelmediğini ima ediyor. O dönemin evlilikleri ile kadın-erkek ilişkisine eleştiriler yönelten, kadın deneyimlerini farklılaştıran sosyal sınıfa dikkat çeken (ve ilginç bir şekilde kesişimselliğe değinen) Hayattan Sahneler, modern düşünceyi Cumhuriyet ile başlatan ana akım (ezber) anlatılara inat, Osmanlı kadınları arasında yayılan feminist düşünce ve tartışmalara ışık tutuyor.   

Fatma Aliye - Hayattan Sahneler (Levâyih-i Hayat)
Beyaz Balina Yayınları, 2019
Günümüz Türkçesi: Tülay Gençtürk Demircioğlu 

3 Ocak 2020

2020 Polisiye Challenge: Kategoriler


Geçtiğimiz seneki Polisiye Challenge'tan alnımın akıyla çıkınca, 2020 için yeni bir liste oluşturmaya karar verdim. Yarışmaya belirlediğim on kategori ile katılıyorum. Bazı kategoriler geçen yıldan, bazılarını ise yeni uydurdum. Henüz tüm kitapları seçmedim ama okumayı düşündüğüm üç kitabı ekledim. Yeni kitaplar seçtikçe elbette listeyi güncelleyeceğim. 

Evet, buyrunuz 2020 polisiye kategorilerine!


1. Doğduğunuz yıl ya da sonraki on yıl içinde yayımlanmış bir polisiye:
A Great Deliverance - Elizabeth George

2. Kuzey Avrupa (Nordik) polisiyesinden bir roman (olmazsa olmaz):
 

3. 2020'de yayımlanacak bir polisiye:
One of Us is Next - Karen McManus

4. Kadın bir yazarın kaleme aldığı "yerli" bir polisiye:
Farahnaz'ın Çiçeği - Yaprak Öz

5. Amerika, Batı Avrupa ya da Türkiye menşeili olmayan bir polisiye:

6. Bir polisiye serisinin ikinci kitabı:
Good Girl, Bad Blood - Holly Jackson 

7. Sinemaya uyarlanmış bir polisiye:


8. Yazarı 20. yüzyılın ilk yarısında doğmuş bir polisiye:
Cover Her Face - P. D. James

9. Yazarını ilk defa okuyacağınız bir polisiye:
The Girl in the Ice - Robert Bryndza

10. Sevdiğiniz/önceden okuduğunuz polisiye yazarının okumadığınız bir kitabı:
Ateş Etme İstanbul - Celil Oker 

30 Aralık 2019

Polisiye Challenge 2019 - Neler Okudum? (II)


Mola bitti. Bir önceki postta kaldığım yerden devam ediyorum. 

Polisiye challenge için okuduğum altıncı kitap Alman yazar Jakob Arjouini'nin ilk basımı 1985'te yapılan Happy Birthday, Turk! isimli romanı oldu. Bu kitabı "Türkçe ve İngilizce dilleri dışında bir dilde yazılmış çeviri kitap" kategorisi için seçtim. Kayankaya ismiyle de bilinen serinin ilk romanı, özel dedektif Kemal Kayankaya ile tanıştırıyor bizi. Türkiye'de doğmuş, Almanya'da büyümüş bir göçmen olan Kayankaya, Alman polisinin kovuşturmaktan vazgeçtiği bir cinayetin peşine düşüyor. Kendisi gibi göçmen olan genç bir kadın, öldürülen kocasının katilini bulması için Kayankaya'yı tutuyor. Göçmenlerin maruz kaldığı ırkçı tavırlardan Alman polisinin yozlaşması ve kural tanımazlığına kadar pek çok meseleye değinen kitap, gedikli polisiye okurunun seveceği türden, ipuçlarının peşinde koşan, kurgusu sağlam bir roman. Bu kitap nezdinde bahsetmek istediğim iki mevzu var. Birincisi, Arjouini'nin 48 yaşında hayatını kaybetmesi ve -gayet bencilce olacak ama- yazdığı serinin yarım kalması. İkincisi ise baş karakteri Türkiyeli göçmen olan bir polisiye serisinin çevirisinin bugün Türkçe olarak bulunmaması. Doğrusunu söylemek gerekirse Can yayınları Arjouini'nin üç kitabını yayımlamış ama şu an satın alabileceğimiz baskısı yok. Bu durumda ya orijinal dil olan Almanca versiyonunu ya da benim gibi İngilizce çevirisini okumanız gerekiyor. 

Gelelim okuduğum yedinci kitaba. İlgili kategori "Sinema ya da televizyona uyarlanmış bir polisiye" idi. Seçtiğim kitap tam olarak televizyona ya da sinemaya uyarlanmış bir hikaye değil. Ama Veronica Mars aslen bir TV dizisi olduğu için, yaratıcısı Rob Thomas'ın kaleme aldığı ikinci Veronica Mars romanı Mr. Kiss and Tell'i listeye ekledim. İyi ki de yapmışım çünkü Veronica Mars'ın dünyasını ne kadar özlediğimi fark ettim. (Bu sene gösterime giren dördüncü sezonu henüz izlemedim. Umarım yakın zamanda o açığı kapatacağım) Veronica'nın Logan ile olan ilişkisi, Logan'ın alaycı ve esprili dili, Veronica ve babasının arkadaşlığı, Mac'in teknolojik alet söz konusu oldu mu şaşırtmayan yetkinliği, vs. her şey o kadar tanıdıktı ki. Veronica bu sefer cinsel saldırı sonrası ölsün diye yol kenarına atılan ama hayatta kalan genç bir kadının tecavüzcüsünün peşine düşüyor. Veronica'nın iz sürerken fark ettiği ipuçları, saptığı çıkmaz sokaklar, tam vazgeçerken yeni bir umudun belirmesi vb. detayların işaret ettiği gibi klasik bir VM anlatısıyla karşı karşıyayız. Hem gizem seviyesi ve sürükleyiciliği, hem de özlediğim(iz) karakterleri sebebiyle tüm VM severlere tavsiye edeceğim bir romandı.

Challenge'ın sekizinci kitabı için 1936'ya döndüm ve "20. yüzyılın ilk yarısında yazılmış bir polisiye" kategorisi için Halide Edip Adıvar'ın kaleme aldığı Yolpalas Cinayeti'ni okudum. Öncelikle belirtmekte fayda var, bu kitap bir polisiye değil. Hikayenin merkezinde işlenen bir cinayet var ama kitap "kim öldürdü?" sorusunun peşinden gitmeyi seçmiyor. Roman katil olmakla suçlanan genç bir kadının mahkeme sahnesiyle açılıyor. Daha sonra geri dönüşlerle hikayenin arka planı aktarılıyor. Halide Edip'in yerli (Nişantaşılı) burjuvaziye yönelttiği eleştiriler keskin, ama romanın asıl ağır basan meselesi "adalet" duygusu. Kuru bir adalet anlayışından ziyade sebepleri anlama ve bağışlama (ıslah etme) temelli bir adaletin önemine ve bu duyguyu yitirmenin toplumsal hafıza ve vicdanda açacağı tehlikelere değiniyor.

Dokuzuncu kitap, İsveçli meşhur yazar Camilla Lackberg'in ilk romanı The Ice Princess oldu. Açıkçası bu kitabı "baş kahramanı kadın olan bir polisiye" kategorisine seçmemin sebebi özette geçen Erica Falck karakteriydi. Anne-babasının ölümünün ardından çocukluğunun geçtiği kasabaya dönen Erica, çocukken yakın arkadaşı olan ama günün birinde hiçbir açıklama yapmadan ondan uzaklaşan Alex'in öldürülmesi ile sarsılır. Kendi çabaları ile katilin peşine düşen Erica'nın yolu, eskiden arkadaşı olan polis dedektifi Patrick Hedström ile kesişir. Açıkçası ana hikayeyi beğendim, gayet katmanlı ve iyi örülmüştü. Ama sıra yan hikayelere gelince işin rengi değişti. Romanı uzatmak için konulmuş hissi yaratan ve hikayeyi zenginleştirdiğini hiç düşünmediğim Erica'nın aşk hayatı, kardeşinin kocası ile yaşadığı problemler, vs. gibi kısımları atlayarak ilerledim. Son olarak, hikayenin baş karakteri Erica iken, romanın ikinci yarısında erkek bir karakterin dizginleri ele geçirmesi ise can sıkıcıydı.

Okuduğum son kitap ise polisiye türünün en klasik ismi Agatha Christie ile oldu. "İsminde cinayet geçen sözcüğü geçen bir roman" kategorisi için Nil Nehrinde Cinayet kitabını seçtim. Aslında bu romanın orijinal isminde "cinayet" kelimesi geçmiyor ("Nil Nehrinde Ölüm"). Ama benim okuduğum 1970li yıllarda basılmış Altın Kitap versiyonu, romanı bu şekilde çevirmiş. Agatha Christie'nin ipuçlarını sere sere ilerlediği, son sahneye kadar katili açıklamadığı, onca ipucuna rağmen beni ters köşe yaptığı bir romandı. Açıkçası seneyi bir klasikle bitirmek iyi geldi. Bir de önümüzdeki sene için listeye bir Agatha Christie romanı eklemem gerektiğini hatırlattı.

Bu bir senelik deneyim üzerine ne söyleyebilirim? Okuyacağım kitaplar üzerine kafa yormak, blog sayfalarını-instagram hesaplarını kurcalamak, goodreads yorumlarına bakmak işin en heyecanlı kısımlarından biriydi. Kitaplar konusunda çok katı olmamak, açık kapı bırakmak, bazı durumlarda kervanı yolda düzmek ve listeyi güncelleyebilmek de bana iyi geldi. Kitap sayısı benim için idealdi. Sene içinde hem edebi hem akademik sürüyle metin-kitap okuduğum için polisiye challenge'ı on kitapla sınırlamak gerçekçi bir hedef çıktı. Sonuçta herkesin okuma hızı ve hayattaki öncelikleri farklı. Dolayısıyla bazı okuma gruplarının büyük hedeflerine yetişemiyorsak, kendi küçük hedeflerimizle de pek âlâ idare edebiliriz. 

Yeni yılın ilk postunda 2020 Polisiye Challenge kategorilerimi ve bazı kategoriler için seçtiğim kitapları yazacağım.

Yolumuzun edebiyattan geçtiği güzel bir sene diliyorum herkese!